Geleceğimizi patronun ve sendikal bürokrasinin insafına bırakmayalım
Eskişehir’de işçilerin ana gündemi düşük ücret artışları, işten çıkarmalar ve sendikal bürokrasinin patronlarla iş birliği. Bu gündemler fabrikalarda sitem, söylenti ve öfke biriktiriyor.

Fotoğraf: Sakarya TÜRASAŞ işçileri
İLGİLİ BAŞLIKLAR

ETİ’de işçiye sorulmadan taviz: "Sendikacılar geri adım atmasın, harekete geçelim"
Ceren Kökoğlu
Evrensel’i yakından takip edenler fark edecektir ki Eskişehir’de işçiler uzun zamandır; işten atmalar, sözleşme süreçleri, sendika değişikliği, sendikalaşma girişimleri gibi gelişme ve tartışmalar etrafında hareketli günlerden geçiyor. Yaklaşık 5 bin 600 işçinin çalıştığı ETİ Gıda’da TİS süreci henüz sona erdi. İmzalanan sözleşme işçilerin beklentisinin altında kaldı. 600 bin kamu işçisini ilgilendiren KÇP’den hâlâ ses seda yok. Eskişehir’de TÜRASAŞ, Hava İkmal, DSİ, ETİ Maden işçileri hükümetten gelecek teklifi duymak istiyor. Duymadığı takdirde ise sendikaların harekete geçmesini ve bir eylem planı/takvimi oluşturmalarını talep ediyor. Ayrıca Eskişehir’in iki büyük metal fabrikası olan BEKO ve Ford işletmelerinde çeşitli bahanelerle işten atmalar yaşandı. Türk Metal’in örgütlü olduğu bu fabrikalarda sendikacılar süreci sadece izlemekle yetindi. Yine Odunpazarı ve Eskişehir Büyükşehir Belediyesi işçileri arasında örgütlü olan Belediye-İş’in kongresi gerçekleşti, mevcut başkan ve yönetim seçimi kazandı fakat iradelerinin sandığa yansıtamadıkları görüşünde olan belediye işçileri kongreden memnun ayrılmadı. Eskişehir OSB’de bulunan irili ufaklı yüzlerce fabrikada süren mobbing, baskı, açığa çıkmasa da alttan alta yayılan, biriken bir öfke var. Bu genel tabloyu Eskişehir’deki işçilerin yaşadığı sorunları anlamak ve bunun karşısında yapabileceklerini tartışmak adına çizdik. Eskişehirli işçiler huzursuz, tedirgin, geçinemiyor. Peki, ne yapmalı, nasıl bir mücadele hattı izlemeli?
Sendikal bürokrasi işçileri pasifleştiriyor
Eskişehir’de sendikalı olan iş yeri ve fabrikalarda sendikal bürokrasinin ağırlığı son derece hissediliyor. Sendikal bürokrasi çeşitli yöntemler kullanarak işçiler üzerinde tahakküm kuruyor ve işçiyi kıpırdayamaz hale getiriyor. Kendisine yönelecek herhangi bir eylemi bertaraf edebilmek için patronla iş birliğine gitmekten de geri durmuyor. Biraz sivrilen, konuşan, itiraz eden işçiler mimleniyor, mobbinge maruz bırakılıyor, çalışma alanları değiştiriliyor... Patron ve sendikal bürokrasi dikensiz gül bahçesi istiyor ve bunu yaratmak için gayrı nizami tüm yöntemlere başvurmaktan çekinmiyor. Sendikal bürokrasi satış sözleşmeleri imzalıyor; birkaç sitem, küfür, söylenmeden sonra süreç bir biçimde geçiştiriliyor. Patron işçi çıkartıyor sendikacılar ortalarda gözükmüyor. Daha da vahimi işçiler çoğunlukla sendikacı-patron iş birliği ile çıkarıldıklarını düşünüyor.
Bu kadar olumsuzluğun yanı sıra belli bir noktadan sonra sendikal bürokrasiye olan öfkenin eyleme dönüştüğü anlar da oluyor. Son iki yıl içerisinde TÜRASAŞ işçilerinin Demiryol-İş yöneticilerini protesto etmek için şehir merkezine gerçekleştirdikleri yürüyüş ve belediye işçilerinin TİS sürecinde belediyenin sefalet dayatmasına sessiz kalan Belediye-İş yöneticilerini protesto etmesi ilk akla gelen eylemler. Bu eylemler işçilere önemli deneyimler de kazandırdı. Başka sektörlerde çalışan ve benzer sorunlar yaşayan işçiler için olumlu örnekler oldu.
Bu noktada gözlemleyebildiğimiz kadarıyla işçiler açısından en çok kafa karıştıran durum kendi haklarını korumak için kurulan sendikaların işlevsizliği. Yalnızca işlevsizlik de değil, en zor anlarda patronun yanında olmaları da işçilerin sendikalara, sendikacılara olan güvenini azaltıyor. Sendikal bürokrasi uğursuz rolünü burada da oynuyor. Bu rol ise işçiler arasında 1 Mayıs da dahil olmak üzere -her ne kadar geri de olsa- sendikanın çağrısı ile yapılan miting ve eylemlere katılmama tutumunu ortaya çıkarıyor. İşçiler “Burada güçlü görüntü verirsek sendika veya sendikacılara yarar, o nedenle katılmayalım rezil olsunlar” anlayışıyla eylemlere katılmıyor.
Meydanı bürokrat sendikacılara bırakmamak
Sendikalar en kısa tarifle işçi örgütleridir. Sendikaların sahibi işçilerdir. İşçilerin olmadığı koşullarda ne sendika olur ne sendikacı olur. İşçilerin önce bu tespiti yapmaları ve sendikanın asıl sahipleri olduklarını yeniden kavramaları önemli. Taleplerini sendikalara dayatmanın, talepleri karşısında sessiz kalınması durumunda ise sendikanın gerçek sahiplerini göstermenin yollarını bulmaları gerekiyor. Bu da bürokrat sendikacılığa karşı kendi içlerinde sendikal örgütlenmeyi de aşan bir tutum içine girmeleri ile ancak mümkün olabilir. İşçiler sendikayı kendi dışlarında ama kendileri için ‘bir şeyler yapması’ şeklinde tarif etmenin ötesine taşımalılar. Aksi takdirde en iyi sendikacının bile yapacağı ancak -o da olabilirse - ücretlerde üç-beş kuruş iyileştirme olabilir. Diğer taraftan işçinin söz sahibi olmadığı tablonun sonucu sömürünün katmerleşmesi ve sorunların büyümesi olur. Bugün binlerce işçinin çalıştığı iş yeri ve fabrikalardaki tüm sorunların esası işçi sınıfının örgütsüzlüğüdür. Örgütsüzlüğün sonucunu da bugün tüm memnuniyetsizliğine rağmen harekete geçmeyen ve her geçen gün koşulların daha da kötüye gitmesini izleyen işçilerin halinde görmek mümkün.
Örgütlülük ama nasıl?
Geçtiğimiz gün ETİ’de imzalanan TİS’e ve sözleşme sürecine bakalım. TİS’in aylarca sürüncemede bırakıldığını ve sonunda da ETİ’nin zaten işçi giderleri için ayırdığı bütçeye denk gelen bir sözleşme imzalandığını işçiler bizzat kendileri aktarıyor. Ancak hem sendikacılara hem patrona karşı ses çıkarmak yerine oldukları yerde sadece şikayet etmekle yetinen işçiler bunun sebebini de işsiz kalma korkusu olarak açıklıyor.
Yine kısa bir süre önce onlarca işçinin işten çıkarılması sürecinde, BEKO işçileri bunun büyük bir haksızlık olduğunu, işten çıkarmaların devam edeceğini, Türk Metal’in sessizliğinin ise zaten bizzat bu suçun ortağı olmalarının sonucu olduğunu söylüyor. Peki ne yapılacak sorusunun cevabı yine “Ben tek başıma ne yapabilirim” oluyor.
Son olarak kamu işçileri örneğine bakalım. Sendikalarının sessizliğini eleştiren ve sendikacılara rağmen şehir merkezine yürüyüşler de dahil olmak üzere bir dizi eylem yapan TÜRASAŞ işçilerinin son tahlilde kısıtlı dahi olsa bir kazanım elde edemeden durması yine işçilerin örgütsüzlüğünden ve özgüvensizliğindendi.
İşte işçilerde çaresizlik ve bir şey yapmaya gücünün yetmeyeceği hislerini oluşturan bu tablo karşısında çözüm olarak örgütlülüğe dayanan bir mücadele hattı örmek yegane yol. İş yerlerinde bant bant, birim birim kurulacak komiteler aracılığıyla işçilerin tek yumruk olacağı bir örgütlülük bahsettiğimiz. Yani yapılan ücret zammını beğenmediğimizde itiraz edersek işten atılmaktan korkmayacağımız, çünkü patronun işçilerin birliğinden korkacağı için bu tip adımlar atamayacağından emin olacağımız bir örgütlülük. Tüm komite üyelerinin seçimle belirlendiği, işçilerin gerçek iradesini yansıtan bir örgütlülük. Komite üyesinin bekleneni gösteremezse yine işçi arkadaşları tarafından görevinden geri çağrılacağını bileceği bir örgütlülük. Ve tabi en nihayetinde sınıfın partisiyle buluşan bir işçi sınıfı. İşte tüm zorluklarına rağmen tek ve en gerçekçi çözüm de bu. Emek Partisi olarak tüm işçi ve emekçileri kendi birliklerini kurmaya, güçlenmeye ve sınıfın partisinde örgütlenmeye davet ediyoruz.
Evrensel'i Takip Et