Dört mevsim göç, bir iklim sömürü

Dört mevsim göç, bir iklim sömürü

  • Tarihte pek çok medeniyetin beşiği olmuş Mezopotamya, içinde bulunduğumuz yüz yılın dönüşümünde de yeni bir medeniyete sancılık yapıyor desek pek abartı sayılmaz. Savaşlara, yıkımlara, istilalara sahne olmuş bu coğrafya artık emeğin aydınlık geleceği ile yeni medeniyete kapı aralıyor. Siyasetin farklı biçimde sürdü

    Ercan Geçgin*

    Mezopotamya, sadece bereketli ve verimli toprağından yeşerttiği tarım devrimi öncülüğündeki medeniyetlerin beşiği ile değil, aynı zamanda tahıl ambarı ünüyle de biliniyor. Ancak feodalizmden kapitalizme doğru evrimini hem iç hem dış emperyalizmin sömürücü düzeni altında geçiren bu coğrafya aynı zamanda ucuz iş gücünün de ambarı olagelmiştir. Özellikle kol emeğinde yoğunluk kazanan bu iş gücü, tarım işçiliğinden inşaat işçiliğine, işportacılıktan kâğıt toplayışlığına kadar kayıt dışı ve güvencesiz alanın emek ambarını oluşturuyor. Zamana ve mekâna göre farklılaşan sektörlerin mevsimsel ihtiyacına cevap veren emeğin büyük bölümü bu topraklardan çıkıyor.

    Hepsi olmasa bile çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu mevsimlik tarım işçileri narenciyeden kayısıya, soğandan pamuğa, üzümden fındığa kadar yoğun kol emeği gerektiren her üretimin mutlaka bir ayağında yer alıyor. Bu yüzdendir ki, sadece Türkiye sınırları içinde değil Ortadoğu’nun da dâhil olduğu pek çok yerin mutfağına giren ürünlerin çoğunda bir şekilde mevsimlik Kürt işçisinin alın teri bulunuyor. Bu bariz görüntüde bile sınıfsal sömürü ile etnik/ulusal sömürünün çakıştığı hissedilebiliyor. Lakin durum bundan da ibaret kalmıyor. Kürtler, bu düzeninin sömürgeciliğinde mutfağındaki üründeki emeği ile değil hizmetçiliğiyle veya aşçılığıyla da konumlandırılıyor. Ancak ne evin ne binanın ne de mahallenin yönetiminde “Kürt gibi” hakkını aramasına izin verilmiyor. Şimdi bu makûs talih, yılların mücadele birikiminin de sağladığı kazanım ve birikimle değişime uğruyor. Bu süreçte Kürtlerin sadece bu mutfağın yönetimine mi razı olacaklarını yoksa evin yönetiminde de söz sahibi olacaklarını kuşkusuz sivil ve siyasal mücadelenin belirleyeceğini de belirtelim.

    Bu bütünsel gerçeklikler ışığında 6-7 Nisan tarihlerinde Viranşehir’de yapılan ‘Mezopotamya Mevsimlik Tarım İşçileri Kurultayı’ sembolik de olsa bir kırılma dönemini işaret ediyor. Kurultay’ın sonuç bildirisinde de görüleceği üzere tarım işçileri için sendikalaşma ana hedef olmakla birlikte, sendikalaşmanın daha sağlıklı yürütülmesi için dernekleşme de kısa vadeli toparlayıcı bir organizasyon olarak kabul ediliyor. Bununla birlikte Kurultayın en önemli sonuçlarından birinin sadece sınıfsal bilince değil belirleyici ölçüde siyasal bilince de vurgu yapmış olmasıdır. Zira mevsimlik tarım işçiliği salt sınıfsal değil aynı zamanda hem etnik sömürü hem cinsiyetçi hem de eğitsel bir sömürü ve dışlanma sorunudur. Gerek mülkiyet ilişkilerinin gerekse neoliberal tarım politikalarının bir sonucu olarak hem tarımsal üretim daha çok uluslararası sömürüye açık hale gelmiş ve buna dayalı emek ihtiyacı artmış ve farklılaşmış hem de gıda güvenliği ve sağlığı açısından daha riskli bir noktaya gelinmiş bulunuyor. Eş zamanlı olarak zorunlu göçe tabi tutulan Kürtlerin topraksızlaşmasından, mülkiyetsizleştirilmesinden ve evsizleştirilmesinden kaynaklı ucuz iş gücü arzının bu süreçte önemli işlevler olduğu da biliniyor. Sadece tarım işçiliğinin değil, tüm mevsimsel işlerin ve genel olarak enformel alanın Kürtleşmesi söz konusu. Yalnızca Kürtlerle sınırlandırmak da doğru olmayabilir ama mesele Kürt Sorunu çerçevesinde ele alındığında, Kürtlere yönelik ötekileştirme kodlarının, dışlanma mekanizmalarının aynı zamanda söz konusu emek alanlarına da transfer edildiğini de düşünmemizi gerekli kılıyor. Dolayısıyla birden fazla sömürü dairesinin iç içe girdiğini söylemeliyiz.   Her sene değişmekle birlikte ortalama 2 milyon mevsimlik tarım işçisinin bulunduğu bu çoklu dairesel sömürü sisteminde “hane emeği”nin odak noktayı teşkil ettiğini belirtmeliyiz. Çeşitli bölgelerde yapılan saha araştırmalarında (ve benim de 2007-2008’de Ankara Polatlı’da soğan toplama işçiliğinde yaptığım çalışmada da) sınıfsal, etnik ve toplumsal cinsiyet gibi birden fazla eksende çok katmanlı sömürü ilişkilerinin söz konusu olduğunu görmekteyiz. Hane bu sömürü dizgesi içerisinde adeta “ocak” vazifesi görmektedir. Sömürü sadece hane emeğinin dâhil olduğu artı-değer üreten sistemde değil, hane içinde de söz konusu olabilmektedir. Sadece çocuk işçiliğinde ve çalışma alanında değil, kalınan çadır kümesindeki temizlik, yemek gibi işlerden de sorumlu tutulan kadının emeğinde bunu rahatlıkla fark etmek mümkün. Bu minvalde, Kurultay’da Kürt kadın işçilerinin hem işverenlere hem Kürt toprak sahiplerine hem de erkek egemen sisteme karşı haykırışlarının değerli ve son derece anlamlı olduğunu da not etmek gerekiyor.  Ancak hane emeğinin sömürülmesinde tüccardan sonra en kazançlı birimin aracı/dayı başı/elçi/çavuş ağının olduğunu da belirtelim. Kadın ve çocuk emeği nasıl hane reisinin patronaj ağı altında sömürülüyorsa, genel haneden hanelerin kaldığı çadır kümleri de dayı başı biriminin aktör olduğu patronaj sisteminde sömürülüyor. İşçilerin ücretlerinin belirlenmesinden işçilerden yüzde 10 komisyon alımına dek elçilik birimi patronaj ilişkisini (nitekim çoğu işçisi de akrabası) muazzam kazanca dönüştürebiliyor. Dolayısıyla ilk elden bu birimin ortadan kaldırılması lazım geliyor.

    Ayrıca sömürü ne kadar çok katmanlıysa sorunun ortaya çıkış nedenleri de o kadar kapsamlı ve çok boyutlu. Küçük köylülüğün giderek tasfiyeye uğratılmaya çalışıldığı neoliberal tarım politikalarının “köylülüğü şirketleştirme”ye yönelik hamlesinden tutalım da ürünlerin hangi piyasa sistemi içerisinde değerlerinin belirlendiğine kadar bir dizi boyut meselenin çerçevesini oluşturuyor. Bundan dolayı tarım işçilerinin örgütlenmesi salt ekonomik ve sosyal bir nitelik arz etmiyor, son derece siyasal bir boyut da içeriyor. Bu gerçeklikten hareketle, DTK’nın rolü belirleyici düzeyde önem kazanıyor. Buna mukabil yukarıdan aşağıya olduğu kadar aşağıdan yukarıya doğru da bir gelişimin dikkate alınması gerekiyor.

    * Arş. Gör., Ankara Üniversitesi [email protected]

    www.evrensel.net