Demokrasi mücadelesinde ‘HANIM KUVVETLERİ’

Demokrasi mücadelesinde ‘HANIM KUVVETLERİ’

Demokrasinin ertelenemez bir insanlık talebi olduğu aslında kendisini en çok ‘ekmek kavgasında’ ve ‘barış özleminde’ ortaya koyuyor. Yaşadığımız topraklarda demokrasi mücadelesinin birçok bileşeni olduğunu görüyoruz ancak kadınların hayatın her alanında olduğu gibi burada da görünür kılınması süre

Ayşen Güven

Kadınların ülkemizde emek sürecine ve demokrasi mücadelesine katılımı belki de tahmin edilenden çok daha eski. Resmi tarihin pek az kayda geçtiği bu sürece Anadolu kadının katkılarıyla başlarsak?

Ben kadınımızın emek sürecini araştırırken  birden, özellikle Ege’de yabancı sermayenin ağırlıkta olduğu halı tezgahlarıyla karşılaştım. Ve bu tezgahlarda neredeyse 18. yüzyıl sonundan başlayarak Anadolu kadının çok zor koşullarda kız çocukları ile beraber çalıştıklarını saptadım. Ancak bu bilgiye ne yazık ki kendi kaynaklarımızdan değil, Fransa’da Ticaret Odası’nda yaşanan bir tartışma sayesinde ulaşabildik. Bugün yine Uşak’ta bir benzeri olan hatta galiba aynı adla çalışan Orient Carpet (Doğu Halı) şirketinin haksız rekabet yaptığına dair bir tartışma gündeme geliyor. Diyorlar ki: Anadolu’daki kadını çalıştırıyorlar. Orada kadınlar sabahın şu saatinden akşamın şu saatine kadar çömelerek yanlarında kız çocuklarıyla çalıştırılıyor. Ve işte şu kadar ilmiğe şu kadar para alıyorlar.  

Emeklerinin herhangi bir istihdam tanımlaması dahi olmayan kadınlarımız o yıllarda hak mücadelesine girişiyorlar mı? Mesela direnişler, grevler var mı?  

1909’lara baktığımızda Bursa’da bir ipek üretimi görüyoruz. Bu ipek üretimi kozadan ipek sağılması ve buharlı makinelerle yapıldığı için fazla kol gücü gerektiriyor. Bursa’nın köylerinden önce Rum sonra Bulgar, Ermeni ve daha sonra Müslüman kızlar getiriliyor. Müslüman kızlarda bu işte kesin çalışıyorlar. Bu konuda çalışan Hollandalı bir araştırmacı bunun mevsimlik iş sayılmayacağını çünkü, asıl ürün toplama mevsiminde yapıldığını, yani ek iş olmadığını ayrı bir iş olduğunu söylüyor. Üç ay boyunca ipek sağmaları için köylerden getirilen bu kızlara barınaklar yapılıyor. Fakat çok sık ölümler var. Bu ölümlerin beslenme bozukluğundan olduğu söyleniyor. O dönemdeki İştirak gazetesinde Ermeni kızlarının ‘biz ipekçi kızlar’ diye çalışma koşullarının zorluğunu anlattıkları mektupları var. Ve Bursa vilayetinden o zaman başkent olan İstanbul’a gidiyor bu mektuplar ama ne ücretler arttırılıyor ne de çalışma saatleri azaltılıyor. Bunun sonunda 1910’da Bulgar Sosyalist Demokrasi ‘Hınçak’ partisinin öncülük ettiği bir grev patlak veriyor. Bu grev başarıya ulaşmıyor. Nedeniyse, İttihat ve Terakki yabancı sermaye fabrikalarında grevi Türk işçilerine yasaklamış durumda. Yabancı sermaye kaçmasın diye. Ona rağmen üç bini aşkın işçi katılıyor fakat para desteği olmadığı için grev son noktada çatlıyor. Ama o bahsettiğimiz Hollandalı hanım bu grevi ‘Türklerin 8 Mart’ı sayar.

1910’da yaşanan bu grevin ardından kadınların öncülük ettiği ya da desteklediği başka  örneklerimiz var mı?

Üst üste birkaç tane var aslında. O yıllar Osmanlı’nın Balkanlardaki topraklarını da kaybettiği yıllar. Ve bu yıllara baktığımızda kadınımızın tarihini ne kadar bilmediğimizi de görüyoruz. Buna bir örnekte Balkanlar’dan başlayarak sanayiye nitelikli işçi yetiştirmek üzere açılan yetim okullarının teknik bölümlerinde kızlar için açılmış bölümler olması. Demek ki kadın işçiler var. Bu kızlar dikiş-nakış öğreniyorlar ve sanayinin bir parçası olarak yetişiyorlar. Ve biliyoruz ki eve verilen işlerde sanayinin bir parçası. Eve makine veriliyor ve sizden belli bir sayıda belli bir iş istiyor. Tabi bu patronun işçiye yemek ve yol parası vermemesini de kolaylaştırıyor. Bu tamda ilkel kapitalizm. 1900’lerde bu çalışma çok yaygın. Çorap üretiminde gene Adana civarında var. Sivas’ta yine çorap olması lazım. Kadınlar yaptıkları çoraplardan kazandıklarıyla belli sayıda yufka ekmeği ve 1 haftalık giderlerini karşılamayınca sonunda fırınları ve un depolarını basıyorlar. Evde çorap yaptıkları için ekmek yapacak zamanları olmuyor, hazır alıyorlar. Ekmek fiyatları sürekli artıyor. Bu çok önemli. Çünkü ondan evvelki bütün grevlerde sayılar söyleniyor tıpkı Bursa’daki gibi. İşte üçte biri Bulgardır, Ermenidir gibi. Ama Sivas’taki ayaklanmada ‘hepsi Müslümandır’ notu var. Mesela bizim Feshane’de bir yürüyüş var. Orada da kadınlar defterdar fabrikasından ücretlerini alamadıkları için yürüyor. Yine ‘Rum ve Ermeni kadın işçiler öncülük etti’ notu vardır. İstanbul’da yayınlanan yabancı bir gazetede şöyle üç satırlık bir haber çıkıyor: Dün bir grup kadın ücretlerini alamadıkları için defterdarlığa geldi. Alıştıkları ‘para yok’ lafını duyunca gürültü çıkardılar ve güvenlik güçlerince hırpalandılar. Bir süre sonra bildiğiniz ‘büyük tersane grevi’ patlak veriyor. Bu grevde paralarını alamayan ve greve gitmeye karar veren işçiler geldikleri zaman vilayete yanlarında eşleri, kız kardeşleri ve kızları var. Bu büyük kadın topluluğu 3-4 yıl boyunca eşlerinin yanındalar. ‘Giden gitsin greve işten atıyoruz’ dendiği zaman grev kırıcılara saldıranlar arasında kadınlar var. Gazeteler ‘hanım kuvvetleri’ diye dalga geçiyor. O dönemde daha çok ulusalcı bir kimlikte taşıyan yabancılara karşı grevlerde de yine tramvaycı eşlerinin raylara yattıklarını görüyoruz. Türkiye işçi sınıfının bence şansızlığı ulusal sermayeden önce yabancı sermayeyle karşılaşması.

Şöyle ki; iki sermaye var. Bir devlet kapitalizmi tersanede olduğu gibi bir de yabancı şirketler var, trenlerde, tramvaylarda karşılaştığımız gibi. Devlet kapitalizminin yaptıkları ile ya da onunla çelişkiye düştüğü zaman başına gelenleri insanımız çok fazla önemsemiyor. Zaten devlet kızarda, döverde, severde... Yabancıdan geleni ise, sermaye-emek çelişkisi gibi görmüyor. Kaba deyimle gavur eziyeti olarak görüyor. Bu yüzden de yapılan grevlerde çabuk yandaş buluyor.  Mesela yabancı şirketler kendi keyiflerince adam çalıştırıyorlar. Buna karşıda kadınlar sokağa çıkmıştır. Kadın örgütlerinden birinin telefoncu kızlar fotoğrafından hatırlayacaksınız. O zaferin öyküsü de şöyle; telefon şirketi Rumca ya da Fransızca bilme şartı koymuştur. Halbuki o meslekle ilgisi yoktur bunun  ve Nezihe Muhittin’in dergisi ‘biz sömürgemiyiz patırtısını’ çıkartır. O kızlardan bir tanesi sonradan tiyatrocu olan ünlü Bedia Muvahit’tir.

Kurtuluş savaşı yıllarında erkekler asker oluyor peki bu durum kadınların çalışma hayatına katılımında bir değişikle sebep oluyor mu?  

İmalat-ı Harbiye denilen yani savaş imalatında kadınlar zaten çalışıyorlar. Cumhuriyet gazetesinde kadın müreddip bile var. Yani erkek eksiği yüzünden kadınların çalışma hayatına katılımı birden artıyor. Savaştan önce kurulan ve biz de tarihi bir türlü tam yazılamayan ‘kadın amele taburu’ yani kadın işçi taburu var bir de. Bu içinde Naciye Sultan’dan başka kadın üye olmayan Kadınları Çalıştırma Cemiyeti İslamiyesi Derneği’nin bir girişimi. Zaten bir süre sonra da zorunlu çalıştırma başlıyor. Artık kadınlar 13-14 yaşından itibaren mükellef. Yani bir erkek kadar buğday teslim etmek zorundalar. Şehirdeki kadınlar dikiş bilenleri evden askerle alınıp kimse sataşmasın diye dikimevlerine götürülüyorlar. Bu aynı zamanda kadınların doğrudan ellerine verilen parayla ilk karşılaşmaları. Çünkü dikim evinden çıktıklarında ellerine yevmiyeleri veriliyor. O güne kadar yaptıkları bu iş için para alacakları akıllarında yok. Hatta oğlu askerde olanlar için eve ek bir gelir. Tabi kaynanalar baskı yapıp alırlarmış o parayı ayrı. Temizlikten, aşçılığa, sekreterlikten santral memurluğuna kadar. Kucak çocuğu olmayacak, semtinde namuslu tanınacak koşulları var. Bu kadınlar arasında çöpçülük yapanlar var. tabi onlara giyimde verilecek; kaputlar, pabuçlar... Para yanında giyimde verilmesi çok önemli o gün için.

Kurtuluş savaşının ardından 1. İktisat Kongresine kadınlar taleplerini taşıyabiliyorlar. Kadın işçilerinde katıldığı konferansta gündeme gelen talepler nelerdi? Daha sonrasında karşılandı mı?

Kongre yeni kurulacak Türkiye devletinin ne yapmak istediğini anlaşma masasındaki adamlara da anlattığı bir olay. Bu kongredeki işçi kadınlar için resmi bir yol gösterici yok. Ama Amele Perver Cemiyeti işçi dostu diye çevirebileceğimiz daha sosyalist kimlikli bir yapılanma. O zaman sendikalar yok derneklerde örgütlenebiliniyor. Çünkü size garip gelecek ama 1. Dünya savaşı öncesinden başlayarak 1908’in sosyalist etkilerini görüyoruz. Yanılmıyorsam 5 ya da 6 işçi kadın temsilcisi katılıyor. Bir de işveren temsilcisi kadın var. 1-2’de çiftçi kadın temsilcisi var. Kadınlara yapılan çağrı sebebiyle beklenen üzerinde 500 kadar kadın konferansa katılıyor. İşçi kadınların talepleriyse bugün bile geçerli. Bu talepler; emzirme odaları, ayın belli günlerinde ağır işlerde kadınlara izin gibi hala geçerli olan temel istekler. Tabi bu taleplerin hepsinin kayda geçmesine rağmen hayata geçmediğini tahmin edebilirsiniz. Mesela kadınların ustabaşlarına izinliyim demesi zorunluluğundan dolayı ayın belli günleri izinli olması durumu uygulanamıyor. Çünkü ustabaşlarının hepsi erkek. Buradan sonra Türkiye’de işçilerin sınıf esasına göre dernek ya da sendikalarda örgütlenememesi durumu genel demokrasiye de dur denmesiyle elbette bütün işçi sınıfıyla beraber kadınları da susturuyor.


Cumhuriyet’te de kadının yeri evi

Evet biraz da kadınların siyasetteki ilk adımlarından bahsedersek...

İlk parti Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan önce Kadınlar Halk Fırkası kuruluyor. Fakat kadınların siyasi hakkı yok. Başkanı daha önce Kadın Hakkını Savunma Derneği Başkanı olan Nezihe Muhittin, sekreteri de Şukufe Nihal bir şair. ‘Sizin siyasal haklarınız yok bu nasıl siyasi parti?’ Dendiği zaman. ‘Biz bu siyasal hakları almak için kurulduk’ diyorlar. Sonra bu adla başka bir parti kurulacak bahanesiyle galiba Türkiye Kadınlar Birliğine çevriliyor ama hemen söyleyelim ki Nezihe Muhittin’e bu dik başlılığı ağır ödetiliyor. Uzunca bir süre sonra dernekten ihracı sağlanıyor. Haklarını tekrar aldıktan sonra da Cumhuriyet Halk Partisine üye yapılmıyor.Yani siyasi hayatı bitiriliyor.

Cumhuriyetle kadının siyasete katılımının bize anlatıldığı gibi önün açıldığını görmüyoruz.  Emekçi kadınlar için daha demokratik çalışma koşullarından ya da kadın istihdamının arttığından söz etmek mümkün mü?    

Genel olarak kadının yaptığı işler dediğimiz zaman eğitimi az ya da eğitim alamayan halk kadını için baştan itibaren açılan fabrikalardan bir tanesi tütün. Eski adıyla ‘reji’. Yoksulluğun çok ağır olduğu yıllardan söz ediyoruz. İstanbul’da iki tütün fabrikası var. Bir tanesi Üsküdar’da bir tanesi Cibali’de. Çalışma hayatında kadınlar için o yıllarda düzelen şeyler de var. Mesela rejilerde çocuk emzirme odaları, kreş benzeri yerler var. Ve hiç olmazsa bir kap sıcak yemek yeme olanakları var. Fakat çalışma koşullarının ağırlaşması da söz konusu.  Kadının istihdama özendirilmesi gibi bir olay yok. Cumhuriyet’ten sonra da nüfus azlığını bahanesiyle, çocuk başına para verme olayıyla kadın evlendikten sonra yine ‘yeri evidir’ anlayışıyla karşılaşıyor.

www.evrensel.net