Tolstoy, Dostoyevski ve Vatikan İlluminatisi

Tolstoy, Dostoyevski ve Vatikan İlluminatisi

  • Bu devirde, toplumların en üst tabakasını oluşturan sınıfların çoğunluğu,papalar ve ruhban sınıfları da dâhil, aslında hiçbir şeye iman etmezler.TolstoyVatikan ve Roma Katolik Kilisesinin şimdiye kadar, yaşanmış olayların etkisiz bir tanığı, sosyal gelişmenin, modernitenin ve muhtelif komplo teorilerinin mağduru olduğu düş&u

    Nicolas Bonnal

    papalar ve ruhban sınıfları da dâhil, aslında hiçbir şeye iman etmezler.

    Tolstoy

    Vatikan ve Roma Katolik Kilisesinin şimdiye kadar, yaşanmış olayların etkisiz bir tanığı, sosyal gelişmenin, modernitenin ve muhtelif komplo teorilerinin mağduru olduğu düşünülmüştür. Dan Brown,  çok satan kitaplarında, Vatikan’da geçen entrikalı olayları ustalıkla işleyerek, Kilisenin mağduriyetine yol açan bu tarz komplo teorilerinin  ve bu teorilerin konusu olaylar zincirinin yapılandırılmasına katkıda bulunduğu kabul edilmektedir. Ancak, okurları nezdinde önemli bir sosyal profile sahip bazı yazarlar bu görüşe katılmamaktadır.

    Dostoyevski ve Tolstoy, Roma yönetimi ve Vatikan’ın Rönesans döneminde toplumsal altüst olma olaylarının, modern paganizmin kaynağı olduğu ve hatta Martin Luther döneminde ruhban sınıfının aşırılığa varan davranışlarına başkaldırı olarak gelişen sosyalizme karşı olduğu şeklinde radikal bir görüşe sahip yazarlara örnek figürlerdir.

    Tolstoy, “Sanat Nedir” adlı deneme kitabında modern toplumsal başkaldırıların meydana gelmesinde Katolik Kilisenin rolü olduğuna vurgu yapmaktadır. Savaş ve Barış romanının yazarı Tolstoy, Rönesans dönemi Papalarından ve laik ruhbanlar sınıfından olan Borgia’nın Kiliseye olan inancını kaybettiğini ve Batı âleminde olduğu gibi, diğer coğrafyalarda da manevi çöküntüye yol açan paganizm politikasını uygulamaya başladığını düşünmektedir. Bu düşünce aynı zamanda Friedrich Nietzsche’nin de düşüncesidir  (“süpermen” filozof Nietzsche, Hristiyanlık bünyesinde yıkımlar yaratan, Rönesans dönemi Pagan Papası Borgia’nın hayranıdır).

    “Varlık sahibi yönetici sınıfına mensup papalar, krallar, dükler ve yeryüzünün bütün muktedir adamları, sosyal yaşantılarının seyri açısında faydalı ve gerekli gördükleri için destekledikleri, öteden beri kullanageldikleri aryacılıkların meşrulaştırılmasını sağlayan öğretiyi gizleyen dinsel dış formlar ile birlikte tabi oldukları bir dinden uzak kalmışlardır.”

    Tolstoy, Avrupa kıtasında çok acı çekilmesine ve sosyal kargaşanın meydana gelmesine neden olan bu çetrefilli dönemde rahiplerin sergiledikleri skandal davranışları ima bile etmemiştir. Ancak, Sistine Şapel’inde pagan düşüncesi ve seksi motifler restorasyon döneminden beri komik görünmüştür. Tolstoy şunu da ilave etmiştir: “Sanat çalışmalarının şaheserleri, Rönesans döneminde ve bu dönemden sonra da, iktidar sahibi papalar, krallar ve düklerin övgüsüne bağlı olduğu zamanlardan beri bu durum böyle olmuştur…. Daha sonra, seksüel arzuların ana unsurları olan konular gittikçe daha fazla artan oranda sanat çalışması temaları arasında yer almıştır (çok istisnaları dışında, roman ve drama alanında ise neredeyse istisna eserler dışında). Şimdilerde ise, seksüel arzuları konu alan eserler, varlıklı sınıfa mensup olanların rağbet ettiği her bir sanat eserinin temel özellikleri haline gelmiştir.”

    Sanat eserlerinden bir örnek alınıp incelenmesi bu bakış açısını anlamak için yeterli olacaktır: Çünkü Batıda yüzyıllardan beri devam eden Hıristiyanlık dünyası, Rönesans dönemi eserlerini, yeni moda dalgasına yenik düşen sanat çalışmalarını, sanat çevrelerinde baş gösteren sanatsal akım ve grupları çoktan terk etmiştir. Toplumsal kültürün ana faktörünü, Kilisenin Ortaçağ öğretisi tema olarak seçilmesi yerine, gündelik yaşamdan haz alma, iktidar olgusu ve seksi cazibeyi konu alan sanatsal zevkler teşkil etmektedir.

    Sosyal ve siyasal alanlarda eserler vermiş olan Dostoyevski ise, Roma Katolik Kilisesine ayrıcalık tanımamıştır. Büyük yazarın sorumluluğu, Karamazov Kardeşler romanında olduğu gibi, büyük engizisyonun artık herkesçe bilinen ünlü tiradında kendini göstermektedir. Bu eserde esas olarak mercek altına alınan yalnızca Barok Kilisesi değil, aynı zamanda, gündelik yaşamda konforu sağlayan ve buna bağlı olarak manevi özgürlüğün ortadan kaldırılmasına yol açan modernitedir: İnsanoğlu, küresel sosyal gelişmenin satranç tahtası üzerinde sadece bir piyon haline gelmiştir. Uluslar yalnızca tüketimde bulunan karınca sürüleri haline dönüşmüştür.

    Yazarın Budala adlı romanında (kısım 4, bölüm 7), fazla bilinmeyen bir pasajından bir alıntı yapalım. Romanın bu pasajında Prens Muishkin, aceleci yorumcularca artık yanlış anlaşılmayan Budala, özgürce ve ateşli bir konuşma yapmakta,  kendisine anlayış gösteren arkadaş çevresini şoke etmektedir. Muishkin konuşmasında, kendine has, inanılmaz derecede tartışmalı bir mesaj vermektedir:

    “Herkesi içeri alacakmış havasında, ışıl ışıl parlayan gözleriyle konuşmasına devam ederek, Roma Katolisizminin, sıradan bir din olduğu, tabiri caiz ise, aslında Hristiyanlık olmadığı gibi sunmaktadır.  “Her şeyden önce bu Hristiyanlık değildir”  diyerek, daha sonra da, etkili bir ajitasyonla devam edip, uygun gördüğü bir zamanda konuşmasına son vermektedir. “İkincisi, bana göre Roma Katolisizmi ateizmden daha da berbat bir inanç sistemidir. Evet, böyle düşünüyorum.  Ateizm yalnızca bir reddiye önermektedir. Oysa Romanizm daha da ileri giderek; sakat ve çarpık bir Mesih’i vaaz etmekte, sahte bir İsa’yı telkin etmektedir. Sizi temin ederim, yemin ederim böyledir.”

    Prens Muishkin gerekçelerini bu şekilde sıralarken, tabii ki biraz abartılı anlatım kullanmakta, olayları karikatürize temekte, biraz da alay konusu yapmaktadır, Dostoyevski’nin bütün romanlarında olduğu gibi:

    “Bu benim şahsi kanaatimdir, bu düşüncem uzun zamandan beri bana ızdırap vermektedir. Roma Katolik Kilisesi, döneme bağlı evrensel bir güce dayanmadan, varlığına devam edemeyeceğini bilmektedir… Bana göre Roma Katolik inancı, hiçbir şekilde, bir din değildir. Roma İmparatorluğunun devamını sağlamaya yarayan bir düşünce sitemidir. Her şey, insanların bu dine inanmasıyla başlayarak, Roma İmparatorluk düşüncesine itaat edilmesine bağlıdır. Papalık belirli bölgeler üzerinde hüküm sürmektedir; erken dönemlerde egemenlik alanı haline getirilen bu bölgeler kılıç zoruyla alınmıştır. Kılıç gücüne, dolandırıcılık, aldatma, entrika, yalan ve fanatizm olayları da ilave edilmiş ve böylece, egemenliğin tesisi konusunda her şey yoluna konulmuştur.”

    Böylesi kötü bir davranışın etkisi kısa zamanda Avrupa’da görülmüştür: Fransa ve İtalya’da ortaya çıkan cumhuriyetçilik, sosyalizm ve ateizm. Modern ateizm düşüncesinin yaygınlık kazanmasında Fransa’nın rolü, modern dönem Katolik bütün ülkelerdeki komünist partilerin önem kazanması olgusu unutulmaması gereken bir husustur. Muishkin bize, işte tam da bu noktada, anahtar niteliğinde bir bakış açısı vermiştir:

    “Avrupa kıtasında meydana gelmiş bütün bu sosyal gelişmeler aslında Ateizme verilen destekten başka ne olabilir ki? Ateizm Roma Katolisizmin çocuğu olup, Romalılardan türemiştir. Belki de kendilerinin bile böyle bir inancı yoktur. Ancak Ateizm, doğmuş olduğu kaynağın nefreti üzerinde boy verip semirtilmiştir. Ateizm, türemiş olduğu kaynağın yalanları ve ruhsal zayıflığının ürünüdür. Rusya’da Ateizm, yalnızca,  inancının yolunu ve ruhunu kaybetmiş olan adamlar, inançsız olarak görülen üst tabaka insanları arasında vardır. Başka diyarlarda ise insanlar, kitlesel olarak, kendilerini kuşatan yalanlar ve ne yana gidecekleri konusunda bilinmezlik durumundan dolayı imansız bir ikrara başlamışlardır; şimdilerde Kiliseye ve Hıristiyanlığa karşı fanatizm derecesinde ve tiksinme duygusu yaşanmaktadır. Sosyalizm de Romanizmin ve Romanist ruhun bir ürünüdür.” Muishkin konuşmasında, devrimci bir ruha sahip ve nihilist insan kümelerinin geleceği konusunda hissettiği kaygıdan olduğu gibi, ulusal reaksiyonu olan bir Rusya’yı telkin etmektedir:

    “Bütün bu olup bitenlerin masum olduğu ve insanlığın geleceğine ilişkin tehlike barınmadığı şeklinde bir olguyu kabul edemeyiz. Yo, hayır. Karşı koymalıyız, hemen şimdi ve en kısa zamanda. Binbir türlü ışıltılar arasında sunulan İsa Mesih’i Batılı uluslara bırakmalıyız. Şimdiye kadar İsa Mesihimize halel getirmedik, ama Batılılar bizim Mesihimizi tanımadılar.”

    Modern dünyanın sosyal inşası sürecinde, İsa Mesih ile ilgili geliştirilen Bilim Dalı çalışmaları da dâhil olmak üzere, Batının geçmişi ve Papalık Kurumunun oynamış olduğu rolü konusunda, yalnızca başka bir bakış açısının da olduğunu vurgulamak istedim. Ortaçağ Avrupa’sında merkezi bir papalık figürünün kurgulanması, kuşkusuz Batı Âleminin geçmişinde meydana gelmiş tarihsel olayların ana unsurlarından birisini teşkil etmektedir. Belçikalı büyük sosyolog Jean-Claude Paye yakın zamanlarda “demokrasi adına yapılan savaşların aslında, Tanrının yeryüzündeki yanılmaz temsilcisi, Papalık Kurumu tarafından vaaz edildiğinden dolayı mukaddes sayıldığı için Kutsal Savaş kabul edilen, Sarecens’lere, yani Haçlı Seferlerinde Müslüman topluluklarına karşı Hristiyanlık adına yapılan Kutsal savaşın post-modern bir versiyonu olduğunu” yazmıştır. http://english.pravda.ru/society/stories/14-03-2013/124069-dostoyevsky_tolstoy_vatican-0/ İngilizceden çeviren: Nizamettin Karabenk

    www.evrensel.net