Türkiye’de ‘meşruti cumhuriyet’ var

Türkiye’de ‘meşruti cumhuriyet’ var

Tarık Ziya Ekinci ile dünkü röportajımızda cumhuriyetin kuruluşunun hemen öncesinden ‘70’lerin sonuna; PKK’nin kuruluşuna kadar gelen süreçte Kürtlerin örgütlenme ve mücadele deneyimleri ile uğradıkları katliamları konuşmuştuk. Röportajın bugünkü bölümünde ise PKK’nin kuruluşun

Erdal İmrek

PKK ile birlikte silahlı ve ama Kürt halkının büyük bir kesimini de kapsayan yığınsal bir mücadele süreci başladı. Bu nasıl başarıldı?

PKK hareketi öncesinde kimse Kürtlerden haberdar değildi diyebiliriz. Sadece uluslararası alanda değil, Türkler bile Türkiye’de Kürtlerin varlığından haberdar değillerdi. Sözünü ettiğim ‘mezar sessizliği döneminde’ Fırat’ın doğusuna geçmek yasaktı. Takriri Sükun Kanunlarının yürürlükte olduğu yılların etkisiyle Kürt hareketi, bilinmez bir hareket olmuştu. Diğer hareketler bir etkinlik yaratamamışlardı. PKK süreci ise yeni bir durum yarattı. Çok güçlü ve kitlesel bir harekete dönüştü. Bu yeni dönemde PKK, daha sonra kurulan legal Kürt partileri ve bugün BDP’nin öncülük ettiği hareket ve onların talepleri Türkiye demokrasi hareketinin en dinamiği oldu. Artık bunu çektiğiniz zaman Türkiye’de demokrasi mücadelesi etkisizleşir. Şunu görmek gerek; Türkiye’de bugünkü antidemokratik ortamın sürüp gitmesinin başlıca nedeni Kürt sorunudur. Bürokrasi, devlet aygıtı, ordu, siyasi partiler ‘ülkenin bölüneceği’ ve ‘Türkiye’nin parçalanacağı’ provokasyonu ve paranoyasını sürdürüyorlar, demokratik hak ve özgürlükleri tüm Türkiye halkları için son derece sınırlı tutuyorlar. Kürtler ise bu taleplerini ileri götürmek suretiyle demokrasiyi geliştirmede çok önemli katkılar sunuyorlar. Yani bugün eğer Kürt sözünü kullanmanın dahi ağır cezalara çarptırıldığı günlerden; Kürtçenin daha rahat konuşuluyor olduğu, Kürtçe kitapların çıkarıldığı, Kürtçe radyo ve televizyonların olduğu koşullara geldiysek bu Türkiye demokrasi hareketinin gelişmiş olmasının bir işaretidir. Peki bu demokrasi bu kadar da olsa nasıl gelişti? Kürtlerin mücadelesi ve baskısı karşısında başka çıkar yol kalmadı ve Türkiye bazı adımları atmak zorunda kaldı. Kürtlerin talepleri gerçekleştikçe zorunlu olarak demokrasi de gelişecektir.

‘Türkiye’nin Çağdaşlaşması ve Kürtler’ kitabınızda ‘İlk çatışmaları kışkırtanın Türk ırkçılığı olduğunu ve asıl bölücülüğün tekçi anlayış olduğunu’ belirtiyorsunuz. Ancak Türk kamuoyunda Kürt sorununa karşı ciddi önyargılar hâlâ varlığını sürdürüyor. Bu nasıl aşılacak?  

Türk halkı artık şunu iyi bilmelidir; bu ülkenin demokratikleşebilmesi ve Türklerin de demokrasiye kavuşabilmesi için mutlaka Kürt sorununun, Kürtlerin talepleri doğrultusunda çözüme kavuşması gerekir. Türkiye kamuoyu 80 yıllık politika sonucu, devlet tarafından şartlandırıldı. Kamuoyunun Kürtleri ve onların taleplerini ‘bölücülük’ olarak algılama duyarlılığı ve şartlanmışlığı ortadan kalkmadan, birlikte yaşamanın koşullarını oluşturmak çok zor. Kürtler ayrı bir halk olmaktan kaynaklı haklarına kavuşmadan demokrasi olmaz. Bu artık azınlık hakları çerçevesinde mi olur başka türlü mü bilemem.

‘Azınlık hakları’ demişken, Türkiye’de birçok kesim Kürtlerin, Türklerle birlikte ülkenin asli kurucu unsurları olduğunu söyler. Siz bu teze karşı çıkıyorsunuz. Neden?

Ben bunu kabul etmiyorum. Böyle bir şey yok. Asli unsur iki halkın anlaşarak ortaklaşa oluşturduğu bir devlet için söylenebilir. İki halk vardır, bu iki halk anlaşmıştır, ülkeyi birlikte kurduklarını da Anayasaya yazmışlardır, eşit haklara sahiptirler. Buna kurucu unsur olmak denir. Ama Türkiye’de ne 1921’den beri süregelen anayasalara böyle bir şey alınmış, ne de Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş belgesi olan Lozan Anlaşması’nda böyle vurgular yapılmış. Osmanlı’da ‘millet-i hakime’ dendiğinde Müslümanlar, ‘millet-i mahkume’ dendiğinde gayrı Müslimler kastediliyordu. Bu günkü konumları itibariyle Kürtler “kurucu asli unsur’ değil, ‘millet-i mahkume’ durumundadır. Gerçek maalesef budur.

Türkiye demokrasisini konuşurken hükümet üzerine de biraz konuşmak gerekir. AKP’in en önemli argümanlarından biri ‘ileri demokrasi.’ Bugün iyiden iyiye uzaklaşmış olsa da uzun süre ‘açılım’dan söz etti. Sizce AKP Kürt sorununun çözümüne yönelik adımlar attı mı ?

Devletin iki kırmızı çizgisi vardı; biri Kürt sorunu, diğeri laiklik. AKP’nin bir demokrasi mücadelesi görüntüsü altında devletle mücadeleye girişmesinin başlıca sebebi laiklik sorununu yumuşatmak ve dinci çevreleri tatmin edici adımlar atabilmekti. AKP bu adımları atarken; ‘karşısındaki devletin’ etkisinin gerilemesiyle ve Kürt hareketinin baskısıyla zorunlu olarak Kürtler üzerindeki baskı da bir ölçüde azaldı. Fakat bu iki gücün hükümetin ve devletin aslında Kürtlere yönelik duyarlılıkları ortak. Yani güçleri elverirse Kürtleri tamamen asimile etmekten vazgeçmeyecekler. Fakat Kürtlerin örgütlü mücadeleleri ve taleplerini sürdürmeleri, özellikle de silahlı mücadele faktörü ister istemez Kürtlere bazı hakları tanıma zorunluluğunu ortaya çıkardı. Ama isteyerek böyle adımlar atılmış değildir. Tamamen nesnel koşulların zorlamasıdır. Devletin Kürt sorunu duyarlılığı laiklik duyarlılığından hep daha güçlü olmuştur. Bu dün de böyleydi bugün de böyle.

Türkiye’de demokratikleşmenin ilk adımları neler olmalı? Mesela siz ne olursa ‘evet demokratikleşiyoruz’ dersiniz?

Öncelikle parlamento asli güç olmalı. Ordu ya da diğer kurumların tahakkümünden kurtulmalı. Tabii önce seçim barajının kaldırılması lazım. Parlamento belirlendikten sonra da halkın denetiminde olmalı. Bunun sağlanması gerekir. Ordunun beyanat verme, siyasi açıklamalar yapma, devlet yönetimine müdahalede bulunma olanakları ortadan kaldırılmalıdır. Milli Güvenlik Kurulu mutlaka kaldırılmalıdır. MGK Genel sekreterliği başlı başına bir devlet haline gelmiştir. Böyle bir ortamda demokrasi olamaz. Yeni bir anayasa derhal yapılmalıdır. Bu anayasada Türklük ve Türk milliyetçiliğine Atatürk ilke ve inkılaplarına vurgu yapılmamalı, ‘Atatürkçü düşünceye bağlılık’ ifadeleri kesinlikle yer almamalıdır. Şimdiki anayasada Atatürk ilke, inkılaplarına ve devlete bir kutsiyet atfediliyor. Bunlar her şeyin üzerinde tutuluyor. Bu tanımların alanı öyle geniş ki ne yapsanız buna müdahale sayılıyor. Böyle bir şey olmaz. Mesela Anayasanın 14. maddesi, ‘Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü’ diyor. Nedir bu? Bir yanda bir devlet var ve o devlet hem milletin hem de ülkenin sahibi. Devleti kutsal bir kavram olarak ortaya koyuyor, onu her şeyin üstünde tutuyorsun. ‘Devletin menfaatleri’ deyince akan sular duruyor. Böyle bir şey olamaz. Bugün bu anayasaya göre hareket eden yargıda öyle kararlar alınıyor ki. Binlerce kişi ‘devletin menfaatlerine aykırı davrandığı’ gerekçesiyle hapiste. Böyle bir yargı olur mu? Bugünkü anayasanın felsefesi ortaçağ anlayışının bir versiyonudur. Bana göre bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’ne ‘meşruti cumhuriyet’ demek daha yerindedir. Osmanlı da padişahın devleti ve padişahın milleti vardı. Padişah her şeye hakimdi. Allah’ın yüzündeki temsilcisiydi. O gitti onun yerine Mustafa Kemal geldi, sonra İsmet Paşa geldi. Şimdi devlet kavramı yerleşti. Her şey devlet içindir. Bu mantık meşrutiyet mantığıdır. Bu zihniyetin kökten değişmesi gerekir. Toplumun menfaatlerinin her şeyin üstünde tutulduğu bir anayasa şarttır. Ana dilde eğitim hakkı ve eşit yurttaşlık ilkeleri anayasada garanti altına alınmalıdır. 66. maddedeki vatandaşlık tarifi tamamen kaldırılmalı ve hiçbir etnik çağrışım yaptırmayacak hale getirilmeli. Bu da demek oluyor ki anayasanın felsefesi baştan aşağı değişmeli. İşte bunlar olabilirse ‘gerçekten demokratikleşiyoruz’ diyebiliriz. Ama bugün maalesef hâlâ bunun çok çok uzağındayız. (İstanbul/EVRENSEL)


DEMOKRASİ İÇİN TÜRK VE KÜRTLERİN ORTAK HAREKETİ ŞART

Bir çok makalenizde Kürt ulusal mücadelesinin, Türkiye demokrasi güçleriyle ortak mücadelesinin zorunluluğuna vurgu yapıyorsunuz. Bunu açabilir miyiz biraz?

Evet ben ‘70’lerde ortaya çıkan Kürt gruplarının ‘Türklerden bağımsız bir Kürt hareketi kurma ve Türkiye demokratları, sosyalistleri ile bağ kurmama’ tutumlarını da hiç benimsemedim. Türk aydınları Kürtlerin yarattığı mücadele dinamiğini desteklemeli ve onunla işbirliği yapmalı. Kürtler de bunu idrak etmeli ve Türkiye demokrasi güçleriyle iş birliği içinde olmalıdır. Kürt hareketinin gelişmesi demokrasiyi geliştirdiğine göre, Kürt siyasi hareketiyle Türkiye demokrasi güçleri arasında tam bir uyum var demektir. Ama ikisi arasında gerekli düzeyde bir ittifak bugüne kadar kurulamadı. Asıl sorun da budur. Bu ittifakın kurulması gerek. Mesela Alevi hareketinin gelişmesi, Alevilerin haklarını elde edebilmeleri; Kürt hareketinin gelişmesine bağlıdır. Aynı şekilde Alevi hareketinin gelişmesi, Kürt hareketinin gelişmesini koşullayacaktır. Dolayısıyla Aleviler ve Kürtler arasında güçlü bir ittifakın yaratılması gerekir. Keza bu diğer demokrasi talep eden tüm kesimler için de geçerlidir. Yani geniş bir demokrasi cephesi kurulması mümkündür Türkiye’de. Seçim iş birlikleri oluşturulmaktadır fakat bu etkili bir birlikteliğe dönüşmemiştir. Bu ittifak gerçekleşebilirse, hem demokratikleşmeye katkı sunabilecek hem de Kürt sorununun çözümünde ciddi aşamalar kat edilebilecektir.

Peki ittifak çabalarının sözünü ettiğiniz düzeye ulaşması nasıl mümkün olacak sizce?

Bu nasıl olacak bilemiyorum. O Türklerin ve Kürtlerin görevidir. Tarih bugün bu büyük görevi Kürt hareketinin ve Türkiye emek, demokrasi güçlerinin omuzlarına yüklemiştir. Demokratik bir Türkiye için bu görevin üstesinden gelmeleri zorunludur.

www.evrensel.net