30 yıldır çektiğimiz yetmedi mi?

30 yıldır çektiğimiz yetmedi mi?

Mahmut Aksu adını, Elazığ’ın Maden İlçesi Hazar Jandarma Karakolu’nda askerliğini yapan oğlu Mazlum Aksu’nun şüpheli ölümünün ardından duydu Türkiye. Terhisine 5 ay kala intihar ettiği iddia edildi 21 yaşındaki oğlu Mazlum’un. Askeri yetkililerin açıklamasına göre; Mazlum solak olmadığı halde, kendisine

Arzu Erkan

2012 yılında kışlada intihar ettiği iddia edilen 42 askerden 39’ü Kürt, biri Ermeni, ikisi ise Türk’tü. Sadece bu gerçek miydi Baba Aksu’ya oğlunun intihar etmediğini düşündürten? Bir yanda rakamların soğuk yüzü, bir yanda 50 yıllık ömrü yokluk, yoksulluk ve zulümle geçen bir baba. Baba Aksu bu 50 yıllık ömrüne Kürt Coğrafyasında yaşamanın, bu ülkede Kürt olmanın bütün acılarını sığdırmıştı. Önce göçe zorlanmışlar, ardından köyleri yakılmıştı. Onun acısı yerinden yurdundan edilmekle sınırlı kalmamıştı. Gittikleri batı illerinde de ayrımcılığa maruz kalmış, onun tabiriyle yapacak başka şeyleri olmadığı için de en  insanlık dışı koşullarda çalıştırılmaya ve yaşamaya bile rıza göstermişlerdi.

Kışlada şüpheli bir ölümle evladını kaybetmişti Baba Aksu ama kederi sadece buna değildi. İki akrabası daha yine kışlada gördükleri kötü muamele sonucu akli dengesini yitirmişti.  Onun isyanı yaşadıklarınaydı. “Yetmedi mi çektiklerimiz? Nedir suçumuz Kürt olmak mı” diye soruyordu. Ama söylemeden de edemiyordu: “Benim evladım öldü başka Mazlumlar ölmesin.”

MARDİN-DERİK

Mahmut Aksu Mardin’in Derik İlçesi Kösebeli köyünde 13 çocuklu bir ailenin 9’uncu çocuğu olarak dünyaya gelir. Çocuk yaşta geçirdiği bir kaza onu hayatı boyunca koltuk değneklerine mahkum eder. Evin bahçesindeki salıncaktan düştüğünde daha 2.5, 3 yaşındadır. Yürüyemiyordur artık. Önce çocuk felci sanıp aşı yaptırırlar. Köyde Sağlık Ocağı da, doktor da yoktur. Yokluk, yoksulluk yüzünden sakat kalır Aksu. Okula yalnızca iki sene gidebilir. Yaşı 16’ya geldiğinde de babası ve amca oğulları der ki “seni evlendirelim artık.”

Aksu, “Ben daha kendim çocuğum, ne anlarım evlilikten. Benim o zamanlar tek uğraşım var; güvercinler. Belki 100-150 tane güvercinim var. Ben o zaman diyordum ki ‘bir kuşumu bir bayana değiştirmem’, güvercinleri çok seviyordum yani bildiğiniz gibi değil. Çocuğum daha ne bilirim evlilik ne. Evleniyorsun, sonra evini ayırıyorsun, ailenden ayrılıyorsun, tek başına kalıyorsun, başının çaresine bakıyorsun, bunlar yok aklımda. Neyse sonunda Hayat’la evlendik” diye başlıyor anlatmaya.

Evlendikten birkaç ay sonra Mahmut Aksu ayırır evini. Keçi ağılından bozma, penceresiz, bir göz oda evleridir artık. Odanın genişliği 5-6 metredir  en fazla. Duvarlar çamurla sıvanır. Yağ tenekeleri kesilir, tahtadan çerçeve içine alınır, evin kapısı da hazırdır artık. At arabasıyla çerçiliğe başlar Aksu, evinin rızkı için köy köy dolaşır. Mal alır, mal satar. Çok değil iki sene sonra ilk çocukları Neslihan dünyaya gelir. “Kızımız olduktan sonra biz aile ortamını, aile kavramını öğrenmeye başladık. Ondan sonra at arabasıyla köylerde bir şey sata sata biz başka köylere taşındık.”

Sonra sırasıyla Mecnun, Özlem, Sabiha ve Mazlum dünyaya gelir. Aksu ailesi başka bir köye yerleşmiştir artık. Üstelik küçük de olsa bir bakkal dükkanları vardır. Mutludurlar... Çok bir şey geçmese de ellerine kimseye muhtaç değildirler.

Ama tüm bölge illerinde olduğu gibi Mardin’de de bir şeyler değişmeye başlamıştır. Çatışmaların bütün şiddetiyle devam ettiği, faili meçhul cinayetlerin, kayıpların artarak yaşandığı 90’lı yıllardır artık. Köye sık sık askerler tarafından baskınlar düzenlenmeye başlanır. Bu baskınlarda Mahmut Aksu baş şüphelilerden biridir askerler için. Çünkü bir bakkalı vardır, üstelik at arabasıyla da köy köy dolaşıyordur.

Aksu, “askerler köye geldiklerinde ‘bu köyde senin durumun iyi’ diyordu. Beni kaç defa dövdüler, ağza alınmayacak hakaretler ediyorlardı. Geliyorlardı dükkana bakıyorlardı ‘sen bunları nereden getiriyorsun, kime satıyorsun’ diye soruyorlardı. ‘Sen bunları teröristlere veriyorsun’ diyorlardı. Başlıyordu dayak, hakaret. Başka köylere bir şeyler satmaya gidiyordum, orada da dayak yiyordum. Bize yaptıkları anlatılmaz” diyor.

DERİK’İN ALLAH’I!

90’lı yılların ortalarıdır. Köye baskınlar artar. “İhbar aldık” diye köye gelen askerler evleri, dükkanları didik didik ederler. Dayağın, hakaretin bini bin paradır artık. Herkes nasibini alır bu dayak ve işkenceden. Kadın, erkek, genç, yaşlı herkes...
“Eve geliyorlar, arama yapıyorlar bir şey yok.  Musa yüzbaşı vardı o zamanlar; diyordu ki ‘Ben Derik’in Allah’ıyım, burası benden sorulur’. Bir gün yine baskına geldi bizi çağırdı hakaretler, küfürler, dayaklar. Yani bana yaptıklarını insan insana yapmaz. İki tane koruması vardı beni döve döve bayıltırlardı.  Bir dişim hala kırıktır. O gün beni döve döve dereye götürdüler. Kulaklarımla duydum ‘eğer bir şey çıkarsa bunu öldürün’ dedi Musa çavuş. Benim hiç suçum yok. Ne bir mermi var, ne bir bildiri var, ne bir pusula var, ne bir kaçak insan var.”

İKİ ÇOCUĞU ARDINDA BIRAKMAK

Bu baskının ardından Aksu ailesine göç yolları görünür. Askerin talimatı açıktır: Köyü terk edeceksiniz.  Aksu ailesi için kalmak;  baskıları hatta belki ölümü bile göze almaktır. Sene 1994’tür ve Mazlum daha 6 aylıktır. Yerini, yurdunu terk etmek zorunda kalır Aksu ailesi ve ülkenin batısına göç eder. Mahmut Aksu’nun abisi tarım işçiliği yapmaktadır. Göçün ardından tüm aile; dedeler, amcalar, amca oğulları, halalar hepsi tarım işçiliğine başlar. Koşullar o kadar ağır, öylesine gayri insanidir ki 2 sene ancak dayanabilirler. Üstelik Sabiha ve Mazlum daha bebektir. İki sene derme çatma naylon çadırlarda yaşam mücadelesi verilir.
“Biz 3-4 ay Balıkesir Manyas’ta domates işleri yapıyorduk. Dikmedir, çapadır sonra domates toplamasıdır. Kışa doğru pamuk toplamaya gidiyorduk. Pamuk bitince İzmir Kemalpaşa’da orman işçiliği yapıyorduk. Bu iki sene böyle sürdü. İki sene çadırlarda kaldık.”

İzmir Kemalpaşa’da ilçeye 20-30 km uzaklıkta daha önce yanmış ormanlık bir alanda kalır Aksu ailesi. Yol yoktur, içme suyu yoktur, yiyecek yoktur. Yenilebileceğini bildikleri, bölge illerinden tanıdıkları otlarla yaparlar yemeklerini. Kalabalıktırlar, aynı sülaleden neredeyse 100 insan. Kış aylarıdır, havalar soğuk ve yağmurludur. Derme-çatma naylon çadırlarda kuzine soba ile bir yandan ısınılırken bir yandan ekmek, yemek pişirilir. Açlığın yanı sıra temiz içme suyu olmaması nedeniyle salgın hastalık baş gösterir ve Aksu sülalesinden iki çocuk burada yaşamını yitirir. İki küçük çocuğu, orada arkalarında bırakmalarının acısını hâlâ yaşar Mahmut Aksu.

“Orman çam hepsi kül olmuş, o yağmur külle beraber aşağı dereye iniyor, biz de o suyu içiyoruz, millet hepsi hasta oldu, o çocuklar hepsi ishal oldu, ne bir doktor var, ne bir sağlık ocağı var, ne de devlet var, hiçbir şey yok. Bizim orada iki çocuğumuz öldü. Toprak da yok, hep taş. Oraya gömdük. İki çocuğumuz hâlâ oradadır. Öyle bir acı var mı?”

BİR METRE KAR

Tarım işçiliği ile geçen iki yılın ardından Aksu ailesi Kocaeli’nin Darıca İlçesi İstasyon Mahallesi’ne taşınır. Bir kaç ay kayınvalide yanında kalırlar. Ardından iki göz odalı, mutfağı, banyosu olmayan, duvarları çatlak bir gecekonduya taşınırlar. Mahmut Aksu tren garı girişinde poğaça, simit satmaya ve ayakkabı boyamaya başlar. Büyük oğlu Mecnun sekiz yaşındadır ve ilkokula gider. Babası arabayı götüremediği için küçük Mecnun her sabah 5’te babası ile kalkar arabayı istasyona götürür, poğaça, simitleri alır, babasına bırakır ve okula gider. Akşam saat 9’da da aynı yoldan eve gelirler. Bu durum yıllarca devam eder, yağmur, kar fark etmez. Baba-oğul ekmek derdinde yıllarca bu çileye katlanır.

“Mecnun arabayı itiyor, ben yapamam, o gidiyor poğaça, simit alıyor onu okula gönderiyorum, ben orada kalıyorum, istasyonda satıyorum. Çocuk bıkmış her gün her gün. Bir sabah kalktım dedim ‘kalk’. ‘Baba yat bir metre kar yağmış’ dedi. Ben de inandım, yattım. Sonra hanım geldi dedi ‘niye işe gitmediniz, kalk’. Yav dedim nasıl gidelim bir metre kar var dışarda. ‘Ne karı, hava güneşli’ dedi. Mecnun’a dedim ‘oğlum niye öyle dedin’, ‘rüyamda öyle gördüm baba’ dedi. İşte ben evlatlarımı bu koşullarda büyüttüm. Her şeyden, herkesten sakındım. Ama ne oldu bana evladımın ölüsünü gönderdiler.”


KÖYE DÖNÜLEMEZ

Göç ettikten sonra gayri insani koşullara katlanmak zorundadır Aksu ailesi. Köylerine geri dönmek isterler ama öğrenirler ki köy askerlerce yakılmıştır. Gidecek başka bir yer de yoktur artık. Paraları üç ay ödenmez ama itiraz dahi edemezler. Oradan da kovulmaktan korkarlar. Sadece açlık ve yoksulluk değildir batı illerinde paylarına düşen. ‘Potansiyel suçlu’ muamelesi burada da devam eder. Domates toplamak için gittikleri Manyas’da bir gece kaldıkları çadırlara baskın yapar asker.
“‘Neden kimliklerinizi getirmiyorsunuz’ dediler. ‘Eğer kimliklerinizi getirmezseniz her gece geliriz’ dediler. Götürdük biz de. O dönem kaynanam büyük kızımı İstanbul’a götürmek istedi. Ben bu halimle karakola gitmek için 2 km yol gittim koltuk değnekleri ile. Kan ter içinde kaldım. İçeri girdim, karakol komutanı bana dedi ki; ‘Neye geldin’. ‘Kızımın kimliği burada onu almaya geldim; kaynanamla İstanbul’a gidecekler’ dedim. Demiyor ki, gel bir otur, bir su iç, ölmüşsün değneğin üzerinde. ‘Siz niye buralara geliyorsunuz. Kimlik mimlik yok’ diyerek beni karakoldan kovdu.”


Mahmut Aksu kışlada şüpheli bir ölümle kaybetti oğlu Mazlum’u. Aksu ailesinin kışlada yaşadığı soru işaretleri ile dolu tek olay bu değil. Aksu ailesine göre; ailenin iki ferdi de kışlada yaşadıkları kötü muamele sonucu akli dengesini yitirmiş. Mahmut Aksu’nun baldızının oğlu Vahap Yetişir 2011 yılında Çorlu’da yapar askerliğini. Askere gitmeden önce hiçbir psikolojik sorunu olmayan Vahap’ın koğuşta cinnet geçirdiği, komutanlarına saldırdığı iddia edilir. Anne Yetişir “O olaydan sonra oğlumu eve gönderdiler. O kadar değişmişti ki çok saldırgandı, herkese saldırıyordu. Sonra doktora götürdük tedavi gördü. Eş-dost dedi ki ‘bunu nöbette cin çarpmıştır, hocaya da götürdük. Mazlum’un başına gelenler olmasa biz demezdik asker böyle yapmıştır. Biz ne bilelim bu devlet kendi askerine bunları yapar, o zaman hiç aklımıza gelmedi” diyor. Vahap terhis olduktan sonra teyzesine de gider. Onlar da korkar Vahap’ın halinden. Mecnun Aksu “gözlerini hiç unutmuyorum. Kocamandı. Evde 5 dakika oturamıyordu, daralıyordu dışarı çıkıyordu sürekli. O zaman konuştuk bana dedi ki; yaralama olayından sonra 25 gün DİSKO’da kalmış, her gün saatlerce dayak yiyormuş” diyor.
Mahsun Yaramış, Mahmut Aksu’nun halasının oğlu. O da Şırnak’ta yapmış askerliğini. Birliği çatışmaya girmiş ve 2 Kürt asker dışında hepsi yaşamını yitirmiş. Hayatta kalan erlerden biri de Mahsun Yaramış’tır. Aksu ailesinin iddiasına göre; Mahsun ‘siz neden ölmediniz, işbirliği mi yapıyorsunuz’ denilerek ağır işkenceler görür. Yine iddialara göre diğer Kürt asker yaşamını yitirir, Mahsun Yaramış ise de artık kendi öz kardeşlerini bile tanımayacak haldedir. Evde durmaz artık kaçar gider, dağda, mezarlıkta kalır geceleri. Mahmut Aksu “Annesi diyor ki biz onu bu halde görünce her gün ölüyoruz” diyor. (Kocaeli/EVRENSEL)

www.evrensel.net