İnsanlığın uzun yürüyüşü: Demokrasi

İnsanlığın uzun yürüyüşü: Demokrasi

Türkiye, siyasal iktidarın ‘ileri demokrasi’ söylemleriyle yüzde 10’luk seçim barajı, gazetecilerin cezaevine doldurulması, Kürtlerin ve Alevilerin ‘eşitlik’ taleplerinin gözardı edildiği bir dönemin ardından yeni bir seçime daha gidiyor. Eski Atina’nın, toplumun yüzde onu için katılımı ö

Fatih Polat


İnsanlığın uzun yürüyüşü: Demokrasi

Demokrasi, Türkiye’nin öncelikli gündemlerinin başında geliyor. 12 Haziran’da gerçekleştirilecek seçimlere, yüzde 10 seçim barajının yol açtığı temsil hakkı gaspı nedeniyle bağımsız adaylar yoluyla girilmesi bile bunun önemli göstergelerinden birisi sayılabilir. YSK tarafından bazı bağımsız adayların adaylıklarının veto edilmesi ve gösterilen güçlü muhalefetin ardından, mahkemelerin Türkiye tarihinde görülmemiş bir hızla ‘memnu hakların iadesi’ belgelerini veto edilen adaylara vermesi ve ardından toplanan YSK’nın vetosunu geri çekmiş olması da, demokratik hakların, mücadele ile kazanılan olgular olduğunun en güncel göstergesini oluşturdu.

Demokrasi çoğu zaman, bir fikirler ve görüşler yarışı gibi algılanır. Demokrasinin önemli alanlarından biri olan seçimler de, buna bağlı olarak farklı siyasal düşünce biçimlerinin birbiriyle rekabeti gibi ele alınır. Böyle bir bakış açısına göre, demokrasi tarihi, bir siyasal düşünce tarihidir. Oysa politikanın da, çoğu zaman onu harekete geçiren, etkileyen felsefenin de temelinde farklı sınıfların, toplumsal kesimlerin çatışması vardır. Siyasal düşünceler de, bu çatışan tarafların iktidar arayışlarındaki düşünce sistemleri olarak ortaya çıkmış ve gelişmiştir.

Günümüz Türkiye’sinin demokrasi sorunlarına gelmeden önce, demokrasinin doğuş ve gelişme süreçleri açısından ‘tarihte neler oldu?’ sorusuna özet olarak da olsa bir yanıt vermek anlamlı olabilir.

Güncel tartışmalarda ve demokrasiye dair literatür tartışmalarında ‘Parlamenter demokrasi’, ‘Batı demokrasisi’, ‘Burjuva demokrasisi’ ya da ‘Temsili demokrasi’ gibi adlarla anılan demokrasi sürecinin öncelini, farklı pek çok etki ile birlikte, eski Atina demokrasinin oluşturduğunu söyleyebiliriz.

NÜFUSUN ONDA BİRİ İÇİN DOĞRUDAN DEMOKRASİ: ATİNA

Birçok siyaset bilimci, Atina demokrasisini doğrudan demokrasinin nüvelerini oluşturan ilk örnek olarak saptamıştır. Bir siyasi suikast sonucu yitirdiğimiz siyaset bilimci Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, yapısal özellikleri nedeniyle eski Yunan demokrasisini ‘doğrudan bir azınlık demokrasisi’ olarak nitelendirmiş ve gerekçesini de şöyle dile getirmişti: “Eski yunan demokrasisi bir azınlık demokrasisidir; çünkü toplumu oluşturan bireylerin ancak onda biri o demokraside yönetime katılma hakkına sahipti.” Bu, pekçok siyaset bilimcinin de paylaştığı bir görüştür.

Tarihin tanıdığı ilk de- mokrasi, eski Yunan’da bir ‘kent devleti’ çerçevesinde var oldu. Her kentte bir kral ve soylulardan oluşan ‘Yaşlılar Meclisi’ vardı. Ve çok önemli konular söz konusu olduğunda, yurttaşlar bir alanda toplanarak bu sorunu konuşabiliyorlardı. Ama kadınlar, yabancılar ve köleler bu çerçevenin dışındaydılar.

Geniş toprakları ellerinde bulunduran soylular. Atina’da M.Ö. 8. Yüzyıldan başlayarak, kralın yetkilerine ortak olmak için mücadele ettiler. Yargı yetkisi de dahil, bu yetkiler zamanla soyluların eline geçti ve kral da, soylular tarafından seçilen bir yüksek memura dönüştü. Böylece tek kişinin yönetiminden, bir azınlık yönetimi demek olan ‘oligarşi’ye geçildi.

Atina demokrasinin bunda sonraki seyrini de, sınıfsal gelişimi ve sosyo-ekonomik yapısı belirledi. M. Ö. 7. Yüzyıldan başlayarak Yunanlılar, Doğu Akdeniz’de ticareti ellerine geçirmeye çalıştılar. Ürettikleri şarap ve zeytinyağının dışta büyük alıcı bulması üzerine, büyük toprak sahipleri, tahıl üretiminden üzüm ve zeytin üretimine geçtiler. Ürünlerini kent pazarında satıyor ve onların ürünlerini alan tüccarlar da dışsatıma gidiyorlardı. Böylece toprak soyluları, tüccarlar ve zanaatçılar arasında bir çeşit çıkar zinciri oluştu. Aynı dönemde büyük toprak sahipleriyle, küçük toprak sahipleri arasında da çelişkiler belirginleşmişti. Küçük toprak sahipleri tahıl üretiminden, üzüm ve zeytin üretimine geçebilmek için gerekli yatırımları yapamamışlardı. Giderek büyük toprak sahiplerine borçlandılar ve borçlarını ödeyemeyenler de köle durumuna düştüler. Borç karşılığı topraklarını yitirenler yoksullaşırken, tarım kesiminde sınıf çatışmaları da belirginleşti.

Kentte zanaat ve ticaretle zenginleşen orta sınıf da, siyasal iktidara ortak olmak istiyordu. Atinalı soylular önce Drakon yasalarıyla (M.Ö. 624) yoksul kitlelerin düzene karşı hareketlerini ağır bir biçimde cezalandırdı ve orta sınıfın yoksul kitlelerle işbirliği yapmasını engellemek için de zamanla belirli bir çerçeve içinde uzlaşma yoluna gitti.

Demokrasi sözcüğü eski Yunan’da ‘demos’ (halk), ‘Kratos’ (İktidar) sözcüklerinin birleşiminden oluşuyor ve ‘halk iktidarı’ anlamına geliyordu. Ancak yukarıda da değindiğimiz eski Yunan’daki farklı çıkar grupları arasındaki çatışmanın düzeyi, oradaki ‘demokrasi’nin niteliği ve biçimini de belirlemişti. Eski Yunan kent devletinde oturanlar, köleler, yabancılar ve yurttaşlar olarak üç gruba ayrılıyordu. Ekonomik yaşam kölelerin emeğine dayanırken, yurttaşlar da siyaset ve güzel sanatlarla ilgileniyordu. Yabancılar ise köleler ile yurttaşlar arasında bir konuma sahiptiler. Eski Yunan de- mokrasisinde yurttaş, Halk Meclisi’ne katılmaktan, kamu görevlerine seçilebilmeye kadar tüm siyasal haklara sahipti. ‘Halk Meclisi’ temel kurumu oluşturuyor ve buraya 20 yaşına gelen her erkek yurttaş katılabiliyordu. Buna ek olarak başka temsil kurumları da bulunan Yunan demokrasisi bu katılım özelliği nedeniyle ‘doğrudan demokrasi’ olarak adlandırılırken, kadınları, köleleri ve yabancıları dışta tutan ve ancak nüfusun onda birine katılım kapısını açan özelliği onu bir ‘azınlık demokrasisi’ olarak nitelendirmeyi gerektirmiştir.

Felsefi düşünceye kaynaklık eden eski Yunan düşünürlerinin üretimlerinin niteliği ve içeriği de, Atina demokrasisinin bu sınıfsal ve sosyo-ekonomik temeli etrafından belirlenmiş ve şekillenmiştir.

EŞİTLİK, ÖZGÜRLÜK, KARDEŞLİK

Demokrasi tarihinde, kendisinden sonraki siyasal süreçleri etkileyecek ölçüde büyük bir sıçrama yaratan süreç ise, Fransız Devrimi (1789-1799) olmuştur. Fransa’daki mutlak monarşinin devrilip, yerine cumhuriyetin kurulmasıyla sonuçlanan süreç, eşitlik, özgürlük, kardeşlik ve adalet gibi bugün de hala uğruna mücadele edilen talepleri yaygınlaştırmıştır.

14 Temmuz 1789’da Paris’liler Bastille Hapishanesi’ne hücum ettiler. Bu genel ayaklanmanın ardından (1791) yılında bir kurucu meclis toplandı ve İnsan ve Yurtdaş Hakları Bildirisi yayınladı. Ardından da ulusal egemenliğe dayanan bir anayasa hazırlayarak monarşinin yetkilerini sınırlandırdı. Bu anayasa, halk tarafından seçilecek bir parlamentonun yasama ve yürütme yetkilerini kralla paylaşmasını öngörmekteydi.

Bu süreçte, ‘aydınlanma filozoflarının’ da etkisi büyüktü. Aydınlanma felsefesi, mantığın, köklü gelenekleri ve siyasal rejimin mutlaki-yetçi eğilimlerini ortadan kaldırmayı gerektirdiğine işaret ettiler. Descartes, XVII. yüzyılda aklın ve eleştirel zihniyetin üstünlüğüne vurgu yaparken, Montesquieu ise, yasama erkinin halkı temsil eden vekiller aracılığı ile kullanılmasını ve güçler ayrılığı ilkesinin hayata geçirilmesini önerdi. Voltaire’e göre kral, filozoflardan oluşan danışmanların örgütüne uyarak toplumu aydınlatmayı hedeflemeli, parlamenter bir sistemin kapılarını açmalıydı. Rousseau, halk egemenliğine vurgu yaptığı ‘Toplum Sözleşmesi’ fikrini gündeme getirdi. Diderot da, yasa önünde eşitlik, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi talepleri dillendirmekteydi Ancak, burjuvazinin iktidarını simgeleyen Fransız devriminin, sloganlarında ifade ettiği ‘eşitlik’, ‘özgürlük’, ‘kardeşlik’ taleplerini herkes için istemediğinin görülmesi için çok fazla zamanın geçmesi gerekmedi. Burjuvazinin, toplumun ezilen sınıflarını eski düzenin egemenlerine karşı mücadelede yanına kazanmak için dillendirdiği bu sloganların, işçi sınıfı ve emekçiler için, kadınlar için de geçerlilik kazanabilmesi büyük bedellerin ödendiği mücadeleleri zorunlu kıldı.

Burjuva demokrasisi, tıpkı eski Atinalı öncüsü gibi, başlangıçta sadece yönetici sınıfların erkek üyelerine açık bir demokrasi olarak ortaya çıkmıştır. Demokratik hakların yönetilen ve sömürülen sınıflara da tanınması ise, çok uzun ve zorlu mücadeleler sonucunda olmuştur. Bazı durumlarda, ilk kurulan demokratik rejimlerin yönetici sınıfları son derece kapalıydı –örneğin İsviçre şehir cumhuriyetlerinde sayıları, kelimenin tam anlamıyla “yönetmeye ehil birkaç aile” demek olan reqimentsfahiqe Familien’e dahil olan kırk elli aileyi geçmiyordu. Bazı ülke örneklerinde ise bu sınıf daha geniş olabiliyordu ancak her halükarda mülksüzler bu sınıfın dışındaydılar. Amerika, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda kolonilerinde ve Avrupa’nın parlamenter krallıklarında bu, hep böyleydi. Dahası Amerikan kolonileri bağımsızlıklarını kazandıktan sonra da durum pek değişmedi. Temsil hakkı adeta mülke tanınıyordu. Zanaatkarlar ve köylülerin silahlanarak 1830-1840 ve 1850’lerde yürüttükleri şiddetli mücadeleler sonucunda demokratik haklarını elde ettikleri İsviçre’yi bir yana bırakırsak, bu ilk demokratikleşme aşamasında, bırakın tüm yetişkinleri, tüm erkekleri içerisine alan demokrasiye ulaşılması bile mümkün olmadı. Rekabetçi kapitalizmin hiçbir yerde kendi eğilimleriyle burjuva demokrasilerinin kurulmasına yol açtığı söylenemez. Marksist siyaset teorisinin vurguladığı gibi, demokrasiyi yönetici sınıf ve mülk sahiplerinin dışındaki sınıflara taşıyan şey, sermaye ve emek arasındaki temel çelişkinin büyümesidir. Bu şekilde demokrasinin ikinci aşamasına damgasını vuran şey, işçi sınıfının ortaya çıkışı ve işçi hareketinin mücadelesi olmuştur.

OY HAKKINDAN MAHRUM EDİLME KISTASLARI

Oy hakkından mahrum edilmeyi belirleyen belli başlı kıstaslar, sınıf, cinsiyet, etnik köken ve siyasi kanaatti. Başlangıçta en önemli kıstas sınıftı. İlk anayasa kavgaları genellikle aynı ırktan erkekler arasında, belirli sosyo-ekonomik gruplara oy hakkının tanınması konusunda yapılmıştı. Fakat 1. Dünya Savaşı’ndan (ve Japonya’da oy hakkının tüm erkeklere 1925 yılında tanınmasından) bu yana sınıf ayrımına göze batar biçimde başvurulması giderek daha az rastlanılan bir durum haline geldi. Bazı Amerikan devletlerinde, federal seçimlerde belirli bir rol oynayan, seçmen kütüğüne yazılma koşulu, sandık vergisi ve okur-yazarlık testi türünden uygulamaların 1970’lere kadar devam ettiği ve sanayileşen ilk iki devlet olan İngiltere ve Belçika’da, siyasi bakımdan güçlerini tamamen yitirmiş dahi olsalar, Lordlar Kamerası ile, senatoya seçilmede sınıf kıstasının korunmasında diretilmiştir. Sınıf esasına göre oy hakkından mahrum bırakılma kıstasının korunmasını son derece maliyeti ağır ve zor kılan şey, işçi sınıfı mücadelesinin gücü ve düzeyi olmuştur.


JEAN JACQUES ROUSSEAU VE TOPLUM SÖZLEŞMESİ

Fransız düşünür Jean-Jacques Rousseau, ‘Toplum Sözleşmesi’ yapıtıyla demokrasi tarihine katkı yapan ve iz bırakan en önemli isimlerden birini oluşturmuştur. Önce 1789 Fransız devrimine ve ardından da daha sonraki demokratikleşme süreçlerine düşünceleriyle etki etmiş olan Rousseau, ünlü yapıtı ‘Toplum Sözleşmesi’ne, “İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur” cümlesiyle girer. “Madem hiçbir insanın, benzeri üzerinde doğal bir yetkesi yoktur ve madem kaba güç bir hak yaratmaz, öyleyse insanlar arasında her çeşit haklı yetkenin temeli olarak kala kala yalnız sözleşmeler kalıyor” diyen Rousseau, bunun da ‘toplum sözleşmesi’ olduğunu söyler. Bu sözleşmeye toplumun üyelerinden her biri, bütün haklarıyla birlikte kendini baştan başa topluma bağlar. Devletin değil, toplumun egemenliği görüşünü öne çıkaran Rousseau’da, ‘kanun’, genel istencin açıklanmasından başka bir şey olmadığı için; hiç bir emir, eğer kanuna, kanun demek olan genel istence uygun değil ve ona dayanmıyorsa yasal değildir.  Doğrudan de- mokrasiyi savunan yazara göre, hükümetin veya yürütme erkinin belirli kişi veya organlara bırakılmış olması, egemenliğin halktan alınmış olmasını gerektirmez; halk, yöneticileri her zaman değiştirebilir, yetkilerini sınırlayabilir. Yazarın düşünceleri, 1789’da kabul edilen ve zamanla o günün anayasalarının başına konan İnsan Hakları Bildirgesinde bütünleşti. Modern anayasaların ve Türk anayasasının tarihsel kaynağı da -her ne kadar özüne uygun uygulanmasa ve sürekli askeri darbelerle kesintiye uğratılsa da- özünde bu görüşlerden esinlenmektedir.

Fransa’da 1793 tarihli Montagnarde Anayasası, Rousseau’nun halk egemenliği düşüncesine dayanılarak kaleme alınmıştı. 1793 anayasası Fransa’da hiç uygulanmadıysa da, çok daha sonraları 1945 yılında kurucu mecliste Fransız komünistleri tekrar bu anayasadaki halk egemenliği anlayışını savunmuşlardı.

Zamanla halk egemenliği anlayışı, yerini, ‘yumuşatılmış’ hali olarak Milli Egemenlik anlayışına bırakmıştır. Bu anlayışta artık millet bir bütün olarak kendisini oluşturan bireylerden ayrı bir varlığa sahiptir. Yani, millet kendisini oluşturan bireylerin toplamı değil, fakat onların iradelerinden ayrı, üstün bir varlıktır. Elbette, Rouseau’nun ‘halk egemenliği’ kavramı ile bizdeki anayasal metinlerde dile getirilen ‘Milletin bölünmez bütünlüğü’ ifadesi çok farklı bir öze sahiptir.


KADINLAR VE OY HAKKI

‘Demokrasinin beşiği’ diye anılan ülkelerden biri olan İsviçre’de kadınlar oy hakkından, 1971’e kadar mahrum bırakılmış, ABD’nin güney eyaletlerinde beyaz kadınlar bu hakkı, siyah erkeklerden 50 yıl kadar önce elde ederken, Finlandiya’da oy hakkı her iki cinse de, aynı tarihte 1906’da tanınmış, Fransa’da erkeklerin genel oy hakkını kazandıkları tarihle, kadınların fiilen bu haktan yararlanmaya başladıkları tarih arasında 150 yıl, İsviçre’de de 120 yıldan fazla bir süre geçmesi gerekmiştir.

Bazı ülkelerde kadınların oy hakkını elde ediş tarihleri şöyledir: Birinci Dünya Savaşı’ndan önce: Avustralya, Finlandiya, Norveç, Yeni Zelanda. Birinci Dünya Savaşı sırasında ya da sonrasında: ABD, Almanya, Avusturya, Danimarka, Hollanda, İngiltere, İsveç, Kanada. İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra: Belçika, Fransa, Japonya, İtalya. Daha yakın tarihte: İsviçre . Yarın: Paris Komünü

www.evrensel.net