Arap baharı Mübarek olsun!

Arap baharı Mübarek olsun!

Arap coğrafyasında Osmanlı’nın enkazı üzerinde kurulu yapay devletlerde patlayan halk hareketleri, iktidarları silkelemeye devam ediyor.Önce Tunus’ta, ardından Mısır’da ekmeksiz ve hürriyetsiz bırakılmış kitleler, şaşırtıcı bir hız ve kararlılıkla ayağa kalktılar. Tunus’ta diktatör bin Ali kaçmak zorunda kaldı; Mısı

Rahmi Yıldırım

Arap coğrafyasında Osmanlı’nın enkazı üzerinde kurulu yapay devletlerde patlayan halk hareketleri, iktidarları silkelemeye devam ediyor.
Önce Tunus’ta, ardından Mısır’da ekmeksiz ve hürriyetsiz bırakılmış kitleler, şaşırtıcı bir hız ve kararlılıkla ayağa kalktılar. Tunus’ta diktatör bin Ali kaçmak zorunda kaldı; Mısır’da modern firavun Hüsnü Mübarek, seçimlerde aday olmayacağını açıkladı. Ürdün, Suriye ve Yemen’de de kitlelerin ayak sesleri duyuluyor, hükümetler çekilmek zorunda kalıyor.
Tunus’ta isyan ateşini eğitimli işsiz gençlerin yaktığı söyleniyor. Mısır’da ise liberali, solcusu, İslamcısı, Müslümanı ve Hıristiyanı, Mübarek iktidarını devirme amacında birleşmiş görünüyorlar. Bunda da bir ölçüde başarıya ulaştıkları söylenebilir.
Türkiye’de Arap coğrafyasındaki depreme yorum getirmeye çalışan kanaat önderleri bir Arap baharından söz ediyorlar. Solda ise romantizm yüklü halk devrimi rüyası görülüyor.
Tam da devrimler çağının geride kaldığı söylemi ana akım medyaya çöreklenmişken Arap halklarının ayaklanması ve devrim sözcüğünün yeniden dolaşıma girmesi elbette tarihsel değer yüklüdür. Ancak, gerçekten bir Arap baharı mı yaşandığı, halkların devrimci kalkışmasının mı söz konusu olduğu sorusuna gerçekçi bir yanıt verilmesi de zorunludur.
Arap coğrafyasındaki gelişmeler elbette öncelikle halkların ayağa kalkmalarının başarısıdır. İsyanların nedeni, zorbalıklardan, yolsuzluklardan, yoksulluktan duyulan hoşnutsuzluklardır. Ancak iktidar değişimlerini salt hoşnutsuz halkın meydanlara çıkmasına bağlamak yanıltıcı olabilir. Küresel emperyalizmin halkın hoşnutsuzluğunu kendi mecraına akıtma ve kontrol altına alma çabasını da göz önünde tutmak gerekir.
Küresel patronların gelişmelere pek de hazırlıksız yakalanmadıkları anlaşılmaktadır. Örneğin, Mısır’da halkın meydanlara çıktığı ilk gün Genelkurmay Başkanı Sami el-Anan Washington’daydı. Obama yönetiminin “Barışçıl geçiş” temennisi ve ordunun halka karşı silaha sarılmayacağını belli etmesi aynı günlere rastladı. Bu arada, Mısır Gizli Servisinin Başkanı Ömer Süleyman terfi ettirilerek, Devlet Başkan Yardımcılığına getirildi. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) eş başkanları ABD Başkanı Obama ve Türkiye Başbakanı Erdoğan, Kahire’de milyonluk kalabalığın toplandığı gün, Mısır halkının demokratik taleplerinin karşılanmasında hemfikir olduklarını açıkladılar. Obama, Mübarek’in “Mevcut durumun sürdürülemez olduğunu kabul ettiğini”, “Değişimin ülkeyi barışçıl bir geçişe ve adil seçimlere” götürmesi gerektiğini söyledi. Tayyip Erdoğan da Mübarek’e ahireti hatırlatarak, iktidarı bırakması çağrısında bulundu. Dış desteğini yitiren Mübarek seçimlerde tekrar aday olmayacağını açıklamak zorunda kaldı. Özetle Mübarek’in iktidarı bırakması, halkın meydanlarda toplanmasının olduğu kadar ABD’nin desteğini yitirmesinin de sonucudur. Tunus’ta da ordu, işsiz ve aç insanlara aşkından değil, kendi iktidarını koruma telaşından bin Ali’yi terk etti.
Bu somut gelişmeler karşısında Arap coğrafyasında olan biteni devrim olarak nitelendirmekte acele edilmemelidir. Devrim, egemen sınıf iktidarına son verilmesi ve halk yararına daha ileri bir üretim ilişkisi kurulması demektir. Devrimin olabilmesi için Marksistlerin milli kriz olarak adlandırdıkları şartların varlığı zorunludur. Yani, ezilen sınıfların yoksulluğu ve sıkıntısı had safhadadır, bıçak kemiğe dayanmıştır. Ezilen sınıflar eskisi gibi yönetilmeye itiraz etmekte, ezen sınıflar da eskisi gibi yönetememektedirler. Ancak her milli kriz halk iktidarının kurulmasıyla sonuçlanmaz. Ezen-ezilen çelişkisini keskinleştiren siyasi, sosyal, ekonomik krizin devrimle çözülmesi için, zincirlerinden başka yitireceği şey olmayanların örgütlü hareket etmeleri de gerekir. Aksi halde ezilenlerin kendiliğinden isyanları, halk iktidarıyla değil, meşruiyetini tazelemiş yeni bir egemen sınıf iktidarının kurulmasıyla sonuçlanır.
Tunus’ta ve Mısır’da, daha genel ifadeyle Arap coğrafyasında siyasi krizi tetikleyen ekonomik ve sosyal krizin yoğunluğu tartışılmaz. Sadece Mısır’da halkın yüzde 40’ı yoksulluk cenderesinde günde 2 dolar gelirle aç sefil yaşamaktadır. Arap ülkelerinde meşruiyetini yitirmiş iktidarlar tarihsel ömürlerini çoktan doldurmuşlardı; petrolün ekonomi politiği ve “dış düşman” İsrail sayesinde bugüne kadar geldiler. Daha ileri gitmeleri mümkün değildi. Buna karşın son bir aylık zaman dilimindeki sosyal patlamaları alelacele devrim diye nitelendirmek bilimsel bir tutum sayılamaz.  
Küresel patronlar krizi elbette kendi lehlerine çözmeye çalışmaktadırlar. Muhalefet dağınık ve hazırlıksızken yükselen Arap dalgası ise küresel sermayenin bentlerini aşacak güçte görünmemektedir. Ezilenlere önderlik edecek devrimci bir parti de yokken bu dalgadan halk iktidarı, hatta batılı anlamda burjuva demokratik rejim yerine, Türkiye’deki gibi sadakayı artırarak sosyal ve siyasal patlama riskini azaltacak, halkın öfkesini yatıştıracak, mevcut üretim ilişkisini tahkim edecek yeni iş birlikçi iktidarların çıkması olasılığı daha yüksektir. Elbette krizin bu çözümü de kalıcı olmayacaktır. Fazla uzak olmayan gelecekte Filistin’de Hamas, Lübnan’da Hizbullah gibi Mısır’da da en örgütlü muhalefet hareketi Müslüman Kardeşler’in iktidarı tek başına ya da koalisyonla devralması sürpriz sayılmamalıdır. Bu ise devrim olmayacak, konuşulabilecekse devrim ancak ondan sonra konuşulabilecektir.

www.evrensel.net