Sendikal hareket nereye gidiyor (2)

Sendikal hareket nereye gidiyor (2)

Üç kurt acıkmışlar, ormanda ilerliyorlar. Karşılarına minicik bir tavşan çıkıyor. Tavşan korkudan titremeye başlıyor, yalvarıyor kurtlara; “ben dişinizin kovuğuna bile gitmem, beni yemeyin, onun yerine sizi yakında bir kuzu sürüsü var, oraya götüreyim.” Kurtlar istişare yapıyorlar ve “bunu da elden kaçırmak

Şengül Karadağ

DELİLERİN SAYISI ARTMALI

Hikayeyi, Emek Partisi’nin cumartesi günü Mecidiyeköy Kültür Merkezi’nde düzenlediği “Sendikal Harekete Nereden Geldi, Nereye Gidiyor?” başlıklı konferansta konuşan ekonomist Gaye Yılmaz anlattı. Hikayeyi anlamlı kılan, sendikaların en azından son 15-20 yıldır “sosyal diyalog” masallarıyla uyutulumuş, sendikal hareketin dibe vurmuş olması değildi sadece... Hatta sendikaların bu durumdan nasıl çıkacağı ve hareketin yeniden ayağa nasıl kalkacağının tartışıldığı bir konferansta anlatılmış olması da değildi.

Aynı zamanda, bir gün önce Memur-Sen’in toplantısında konuşan Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın sözlerine karşılık gelmesiydi. Başbakan şöyle demişti: “Bugünün dünyasında sendikacılık, geçmişte olduğu gibi, kırmakla, dökmekle, eylemle, grevle özdeşleşen bir yapı asla sergileyemez… Onlar ideolojinin deli gömleğini giymiş zihniyetlerdir… Hak mücadelesi, artık bir sınıf mücadelesi anlayışıyla değil, tüm ülkeyi, hatta tüm dünyayı kavrayan bir anlayışla, yeni bir yaklaşımla ortaya konmak zorundadır. Bu yaklaşımı geliştiremeyen sendikacılık anlayışının varlığını sürdürebilmesi mümkün değildir. Onun için sendikalar ve tüm sivil toplum örgütleri, antidemokratik süreçlerin malzemesi değil; demokrasinin, özgürlüklerin, katılımcılığın öncüsü olmalıdırlar.”

Başbakan’ın, AKP’li yıllar boyunca serpilip gelişen Memur-Sen’in toplantısında söylediği bu sözler, elbette böyle bir konferansta karşılığını bulacaktı. Nitekim Tek Gıda-İş Sendikası Genel Başkanı Mustafa Türkel de, sendikaların mücadeleci bir tarzda dönüşümünün zorunluluğundan bahserken Başbakan’ın sözlerine atıf yapıyordu: “Türkiye’de delilerin sayısı çoğalmalı. Başbakan ve onun gibi düşünenlerin uykusunu kaçıracak olanlar artmalı.”

BAŞKA YOLU YOK

Belki de sendikaların dönüşümü tartışmasının ana damarı burası olmalı. Ancak konferansta yapılan konuşmalar da gösterdi ki, o ya da bu biçimde mücadele içinde de olsalar da, işçi sendikacıya, sendikacı işçiye güvenmiyor. Başka bir deyişle işçilik ve sendikacılık birbirinden uzak yerlerde duruyor. Böyle olunca da ziyafet çeken hep, kurt sermayedarlar oluyor.

Konferansın ikinci oturumunda konuşan sendikacılar ve akademisyenler, soruna değişik açılardan yaklaştı. Herkesin ortaklaştığı noktayı ise Yard. Doç. Dr. Özgür Müftüoğlu ifade etti: “Sendikal hareket dönüşecek, çünkü sendikalar bir ihtiyaç....”

Bunu, konferansta dikkat çekilen gelişmelere (Türk-İş içerisindeki sendikaların mücadeleci bir birlik yaratma çabasına, Türkiye’nin dört bir yanında yapılan işçi kurultayları ve sendikal konferanslara gösterilen ilgiye, ulusal ve uluslararası düzeyde sürdürülen tartışmalara) bakarak, rahatlıkla söylemek mümkün.


11 SENDİKA İLE YENİDEN İNŞAYI BAŞLATTIK

Mustafa Türkel (Tek Gıda-İş Genel Başkanı): Yeni bir sendikal hareketin inşa edilmesi arayışı yaklaşık 10 yıldır sürüyor. Herkes sendikaları tartışıyor, eleştiriyor. Aydınlar, akademisyenler, önderler işçilerle birlikte kol kola bu süreci inşa etmek zorunda. Bu bizim tek başına üstesinden gelebileceğimiz bir şey değildir. Sadece Türkiye’de değil son 15-20 yıldır tüm dünyada, 2000 kriziyle birlikte bir arayış yaşanıyor. Bundan 15-20 gün önce 128 ülkenin katılımıyla birlikte uluslararası örgütümüzle biz bunu konuşuyorduk: Nasıl bir sendikal hareket?  Yüzünü işçi sınıfına, emekçilere, emeğe dönmüş bir mücadeleyle yeniden umut yaratabiliriz. İçimizde ya da dışımızda olayı bir şekilde sulandırmaya çalışanlara rağmen sendikal hareketi bizden sonraki kuşaklara ayakta teslim etme mücadelesi veriyoruz.

Konfederasyonumuza bağlı 11 sendika ile bu yeniden inşa sürecini başlattık. Sendikaların siyasete bakışı ne olmalı, sendikaların toplumsal sorumluluğu ne olmalı, bununla ilgili soruların cevaplarını arıyoruz. Eminim ki önümüzdeki günlerde bu cevap bulunmuş olacak. Bu tabi ki sadece Türk-İş içerisindeki sendikalarla sınırlı kalmayacak bir mücadele. Akademisyenlerle, bilim adamlarımızla, diğer emek örgütleriyle, siyasal yapılarla bu iş tartışılmış ve olgunlaşmış olacak. Emek Partisi bu noktada çok önemli bir görev üstlendi. Diğer bölgelerdeki toplantıları da basından izlemeye çalıştım, burada çok ciddi bir birikim oluştu.


EĞRİ CETVELDEN DOĞRU ÇİZGİ ÇIKMAZ

Adnan Serdaroğlu (Birleşik Metal-İş Genel Başkanı): İlk bölümde konuşan Çağlayan tekstil işçisi arkadaşımız işçi evi istiyor. DİSK’in Genel Merkezi var, Çağlayan’a çok yakın bir bölgede. Bir tek işçi gelmedi şimdiye kadar. Oysa biz işçilerin de kıpırdamasını istiyoruz.

Bir söz vardır, “En kötü sendika bile sendikasızlıktan iyidir” diye, ben bu söze inanmıyorum. Sarı sendikaya gitmek yerine sendikasız olmak yeğdir. Sendikasız adam yine de bir çıkış yolu arar. MESS’in gazetesinin dört sayfası Türk Metal’e ayrılmış. Şimdi biz ne diyoruz, sendikacılık kapitalizm içerisinde kazançların paylaşımına yönelik bir itirazdır diyoruz. Şimdi biz o itirazı yapanların içerisindeyiz ama itiraz yapmayan büyük bir bölüm var. Bu bölümden bu işçiler nasıl kurtulacak? Metal işkolu diğer işkolları açısından baktığımızda sanayi işçiliği açısından söylüyorum en örgütlü kesimdir. En çok üyeye sahip metal işkoludur. Türkiye’nin hatta dünyanın en sarı sendikalarından birisi en fazla üyeyi sahiptir. Buradaki tezat neden? Çünkü işverenler ve hükümetler öyle olmasını istiyor. Şimdi bizler Birleşik Metal-İş olarak girdiğimiz her yerde bunların bizim engellememize karşın ortaya çıktığını görüyoruz. Ve organize sanayi bölgeleri, serbest bölgeler hepsinde işverenler bir araya geliyor işyerlerine Birleşik Metal-İş girmesin diye Türk Metal’i çağırıyorlar. Eğer Birleşik Metal-İş olmasın, bilin ki o sendikanın bu kadar üyesinin olması mümkün değil! Sendikaların büyük çoğu eğri cetvel durumunda, biz buradan doğru çizgi çıkaramayız. Anında işçilere ulaşacak bir mekanizmayı ortaklaşa yaratabilir miyiz? Daha güçlü bir birlikteliği yarata bilir miyiz? Sonuç itibariyle şunu söylüyoruz, dönüşüm sendikaların kuruluş amaçlarına uygun bir şekilde Türkiye sendikacılığını güçlendirmekten geçer.


SENDİKAL YAPI VE SENDİKACI TİPİ DEĞİŞMELİ

Mustafa Öztaşkın (Petrol-İş Genel Başkanı): Üretimin nasıl yapıldığı, sizin nasıl bir sendikacılık yapmanız gerektiğini, yani sendikaların stratejilerini, programlarını, mücadelelerini buna uygun bir şekilde nasıl yapmaları  gerektiğini de belirler.

Şu anda üretim de rekabet de küresel düzeyde yapılmaktadır ve küresel düzeyde yapılan üretim ve rekabetten aslan payını bilgiyi, teknolojiyi, hammaddeyi ve enerji kaynaklarını elinde bulunduran şirketler veya ülkeler almaktadır. Bunun dışındaki ülkeler ise bu küresel üretim ve rekabette ancak ucuz işgücüyle yer alabilmektedir.

Sizin de sendikacılığınızı gözden geçirmeniz, sendikal hareketinizi küreselleştirmeniz lazım.
Sendikal hareket yüzünü dünyaya dönmüş, mücadelesini ve dayanışmasını birleştirmiş, her türlü milliyetçilik ve muhafazakarlıktan kurtulmuş, küresel bir anlayışa bürünmek durumundadır. Bunu yapabilmeniz için önünüze çok acil değişim ve yenilenme politikalarını koymanız gerekir.

Önce sendikaların yapılarından başlamalıyız. İlk iş olarak sendikacı tipini değiştirmemiz lazım. Geleneksel olarak baktığınız zaman her işi yapan, her şeyi bilen bir sendikacı tipi çıkıyor karşımıza. İşçiler, üyelerimiz bize böyle bir misyon yüklüyor. Ben başkana söylerim, bizim şu işimizi halleder! Bu durum sendikacıların da işine geliyor. Her şeyi yapan her şeyi bilen sendikacı tipi çağdışı bir anlayıştır. Hele hele bilimin teknolojinin bu kadar geliştiği bir çağda.

Dolayısıyla 1. Planlama ve koordinasyon bilen, 2. Kurumsallaşma ve uzmanlaşmaya önem veren, 3. Toplumsal hareketleri iyi bilen ve bu kültürü özümsemiş bir bilince sahip olan, 4. Teknolojiyi iyi kullanan, 5. Mümkünse dil bilen bir sendikacı tipine ihtiyacımız var.

Bu sendikacıların yetiştirilmesine yönelik de bir mekanizma oluşturulmalıdır. Örneğin akademik işbirliği içerisinde bir sendikacılık okulu açılabilir ve bu kriterlere sahip insanlar yetiştirilir. Örneğin temsilci seçimlerinde bu eğitimleri almış, bu okullardan mezun olmuş kişilerin aday olabileceği bir sistem kurarsınız, bunlar alttan girer, yukarıya doğru gelir.

Ayrıca yönetim biçimlerini de çok iyi tartışmamız lazım. Bir kere karar alanla icra eden kesinlikle ayrılmalıdır. Yönetim karar almalı, aldığı kararın uygulanması için her türlü kurumsal yapı ve uzmanlık birimleri oluşturulmalı, kararın hayata geçip geçmediğini denetlemeli, ama kendisi icraya soyunmamalı. Çünkü seçilme kaygısının olduğu hiçbir yerde doğru icraat yapamazsınız.


‘DİRENEREK KAZANMALIYIZ’

Musa Servi (Deri-İş Genel Başkanı): İşçilerin mevcut haklarını koruyabilmesinin de, yeni haklar elde edebilmesinin de mücadeleden başka yolu olmadığını gördük. Mevcut kazanımlarımızı direnerek, mevcut yasalar çerçevesinde kalarak değil fiilen direnerek elde ettik. “Bazı eylemlerde görüyoruz Türk-İş nerede biz oradayız,” “DİSK nerede biz oradayız”. Hayır arkadaşım, mücadele nerede biz oradayız! Mücadele eden tüm kesimlerle bir araya gelmeliyiz.

Şimdiye kadar kamudakiler bize çok kulak asmıyordu ama şimdi özelleştirmelerle birlikte onlar da özel sektörde örgütlenmenin ateşten bir gömlek olduğunu fark ettiler. Türk-İş’in son genel kurulunda pilot bölgelerde örgütlenme konusundaki kararı hayata geçirilemedi. Oysa örgütsüz alanların örgütlenmesi konusunda ortak hareket etmemiz zorunluluktur.

Mesela Düzce DESA işçileriyle başlattığımız sendikal mücadele sırasında yoğun bir baskı ve saldırıyla karşılaştık. Kararlı ve inançlı bir şekilde hareket ettik ve şu an Düzce’de kardeş sendikalar da örgütleniyor. Şu anda bizim, Petrol-İş, Hava-İş, Birleşik Metal-İş sendikalarının çeşitli işyerlerinde direnişleri var. Bu direnişler arasındaki dayanışmayı ayrıca hem ulusal hem de enternasyonal dayanışmayı hayata geçirmeliyiz.


YABANCILAŞMA AŞILMADAN DÖNÜŞÜMÜ SAĞLAYAMAYIZ

Yard. Doç. Özgür Müftüoğlu: Oturumu izlerken, aklıma katıldığım kurultaylar geldi. Bu kurultaylarda işçiler kürsüye çıkıp sendikacıları üçüncü kişiler olarak suçluyorlardı, bugün de maalesef şunu gördüm sendikacılar işçileri üçüncü kişiler olarak tanımlayıp suçluyorlar. Eğer böylesine yabancılaşmışlarsa işçilerle sendikacılar, sorunları çözebilmek, yapıları dönüştürebilmek bu sorunu aşmadan mümkün olmayacaktır.

Hangi sendikanın içerisinde gerçek demokratik bir yapı vardır, hangi sendikada gerçekten delegeler işçilerin oylarıyla seçilirler? Hangi sendikada sınıf eğitimi verilmektedir?


O KALIN BATTANİYEYİ KALDIRMALIYIZ

Gaye Yılmaz (Birleşik Metal-İş Eğitim Uzmanı): İşçi sınıfı üzerine şu anda örtülmüş olan çok kalın bir battaniye var. Bu battaniye gerçekliğin kendisini görmemize çok engel oluyor. Bence aydınların görevi bu kalın battaniyeyi çekip almak.
Peki emek örgütlerinin görevi nedir? Battaniye çekip alındıktan sonra ortaya çıkan çıplak gerçekliğin hak ettiği şey neyse onu yapmak. Çünkü o battaniye kalktığında mesela şunlar görülecek; işçi sınıfını sadece erkek olmadığı, sadece Türk olmadığı, sınıfın içerisinde göçmenler de olduğu fark edilecek...

Mesela şu anda dünyada yaygın bir olgu var, Türkiye için henüz çok yeni olan... Kiralık işçi olgusu. Bu olguyu görünür kılmak. Bu olgu Türkiye’ye geldiğinde dünyadaki örneklerine bakarak nasıl uygulanacağını görmek. Sadece buna bakmak bile emek örgütlerini şuna itecek. Evet yeniden yapılanmak zorundayız.


HAREKET İŞYERLERİNDEN YENİLENECEK

İlhami Şahbaz (KESK MYK Üyesi): İşçi ve emekçilerin sendikal dönüşüm tartışmalarına ilgisi bu salonlara yansıyorsa bu, Başbakan’ın “grev yapmak deli gömleği giymektir” yaklaşımının işçilere ne kadar uzak olduğunu ve grev hakkından en kadar korktuklarını gösteriyor. Aslında oradaki korku, mücadeleci sendikal anlayıştan duyulan korkudur. Kamu emekçileri mücadelesine de baktığımızda böyledir. Ne zaman fiili ve meşru mücadele dediysek ve işçi ve emekçilerin taleplerini öne alan ve orada birleşerek geniş kitlelere hitap eden bir mücadele hattına girmişse KESK o zaman büyümüştür.

Sendikaların karar alma süreçlerini eleştirmeliyiz. Biz KESK’te yedi kişiyiz ve Ankara’da oturuyor, Türkiye’nin her yeri hakkında karar alıyoruz. Örneğin 1 Mayıs’ın nerede kutlanacağını, hangi koldan Taksim’e girileceğini KESK MYK’sı tartışıyor. 1 Mayıs’ta hangi şubenin nerede ve nasıl 1 Mayıs’ı kutlayacağına KESK merkezi veya bu sadece KESK’in sorunu değil, bir konfederasyon merkezi karar veriyorsa en büyük bürokrasi budur. Demokratik merkeziyetçilik adına yerelin inisiyatifinin kırılması söz konusu. Dolayısıyla sendikal hareket yenilenecekse yerele dayanarak, işyerine dayanarak yenilenecek. Mustafa Öztaşkın en iyi sendikacıyı tarif etti, ben, en iyi sendikacı kaderini işçi ve emekçilerin geleceğine bağlamış olandır diyorum. Ne Türk-İş ne DİSK, mücadelenin olduğu yerde olmalıyız.


LİSESİLERDEN İŞÇİLERE ÇAĞRI

Cem Topal (Dersane öğrencisi): Biliyorsunuz uğradığımız büyük bir haksızlık var. Alanlarda en son 7 bin kişiyle yürüdük, boykot yaptık, mücadeleye devam ediyoruz ama hiçbir mücadele tek başına güçlenemez, birleşerek güçlenir. Hepimizin sorunları ortak. Mesela ben YGS’den yakınıyorsam, benim emeğim çalınıyorsa, bu aynı zamanda sizin emeğinizin çalınmasıdır. Geçen gün yaptığımız boykot eylemi İstanbul’da büyük yankı uyandırdı ama KESK’e bağlı birkaç sendika dışında kimseyi yanımızda göremedik. İsterdik ki orada işçiler de olsun. Eğer biz öğrenciler olarak işçilerin yanında olmazsak, işçiler de bizim yanımızda olmazsa mücadelelerimizin başarıya ulaşacağını düşünmüyorum.

Yarın: “Seçimler, anayasa tartışmalarının emekçiler için anlamı”

www.evrensel.net