25 Haziran 2020 05:00

Dededen toruna “Barış”ın inşası

Eşim babama çocuğa isim koyanın da bir isim hakkı olduğunu ve eğer isterse bir isim de kendisinin koyabileceğini söyledi. Bunun üzerine ısrarcı olunca babam; “O zaman Barış olsun” dedi.

Fotoğraf: Halis Ulaş

Halis Ulaş
Halis Ulaş

11 Ocak 2016 tarihinde aralarında benim de bulunduğum 1128 akademisyen tarafından imzalanan “Bu suça ortak olmayacağız! Em ê nebin hevparênvîsûcî!” başlıklı bildiri kamuoyuna açıklanmıştı. Bildirinin açıklanması ile isimlerimiz, fotoğraflarımız ve çalıştığımız kurumlar gazetelerde, internet haber kanallarında, sosyal medyada paylaşılmaya başlandı. Ardından devleti alimizin en önemli kişileri tarafından bizler için “sözde akademisyen”, "müsvedde", "karanlık", "zalim", "alçak", “mankurt” gibi ifadeler kullanıldı ve "ilgili kurumlar gereğini yapmaya" çağrıldı.

Resmi ve “gayrı resmi” kurumlar gereğini yapmakta elbette geç kalmadılar. Bir yanda bizlerin kanı ile duş almak isteyenlerin tehditleri, diğer yanda gücünü sarı zarftan alanların soruşturmaları, gözaltıları ve davaları ile karşı karşıya kaldık.

Endişeliydik. Sadece biz de değil eşimiz, dostumuz, anamız, babamız da endişeliydi. İşte yaşadığımız bu endişeli günlerin birinde babam aradı. Kızgınlık anında bile hep bir gülümsemeyi yüzünde konuk eden babamın sesi gergin ve öfkeliydi. Babam benim de imzacılar arasında olduğumu öğrenmişti.

Babam Ramazan ayında orucunu tutan, Cuma namazlarına giden, sülaleden Adalet Partisi ve ardıllarına yakınlık duyan bir adamdır. Benim ve kız kardeşimin hayata karşı duruşumuza müdahale etmeyecek özeni gösterebilen hatta saygı duyabilen bir adamdır.  Oysa şimdi telefonda benim atmış olduğum imzayı geri çekmemi istiyordu.  Belki de ilk defa telefonda birbirimize karşı seslerimizi yükselttik. Endişesinin büyüklüğü sesinin tonuna yansımıştı. Telefonda beni kendisinin yetiştirdiğini ve attığım bu imzayı da çekmeyeceğimi aslında bildiğini söyledim ve karşılıklı olarak geleneksel görüşmeyi sonlandırma cümlelerini söylemeden kapattık.

Ertesi gün babamla yapmış olduğum telefon görüşmesinin yükü ile içim içimi yiyerek önce annemi aradım. Annemin de babamla benzer endişeyi paylaştığını gördükten sonra, havadan sudan bir sebeple babamı aradım. Bir gün önceki telefon konuşmasından hiç bahsetmeden ama tam da o telefon görüşmesi nedeniyle bu görüşmenin yapıldığının bilinci ile birbirimizin seslerini onardık ve bu defa vedalaşarak telefonlarımızı kapattık.

Sonrasında aylarca atmış olduğum imza ve imzanın neden olabileceği sonuçlar gündemimize gelmedi. Ancak Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlüğünün 13 Haziran 2017 tarihlisarı zarf içerisinde gelen yazısı ile yaşamımızda önemli bir dönemece girdik. Çünkü Dokuz Eylül Üniversitesindeki tüm imzacı akademisyenlerle birlikte görevden uzaklaştırılmıştım ve 8 Temmuz 2018 tarihinde 701 sayılı son Kanun Hükmünde Kararname ile ihraç edilene kadar da açıkta kaldım.

Açığa alınma sonrasındaki eylemlilik sürecinde babamın eylemlerimizi onayladığına ve mücadelemizdeki haklılığımıza destek sunduğuna şahitlik ettim. Hatta eylemlerimize bizzat katkı sunmak istese de annemin sağlık sorunları nedeniyle İzmir’e gelemedi. Ancak annemin sağlık sorunlarının ilerlemesi nedeniyle babam 2017 yazında annemle birlikte İzmir’e gelmek zorunda kaldı. Çünkü annemi tedavi için babamı da refakat için İzmir’de bir hastaneye yatırdık.

Açığa alındığım döneme bir yandan annemin sağlık sorunları bir yandan da eşimin gebeliği ve baba olacak olmanın heyecanlı beklentisi eşlik ediyordu. 5 Eylül 2017 tarihinde oğlumuz doğdu. Adını Deniz koymaya karar verdik. Bu süreçte annem ve babam halen hastanedeki ikametlerini sürdürüyorlardı. Doğumun ardından kız kardeşim beni arayarak babamın benden bir ricasının olduğunu söyledi. Kardeşim biraz da reddetmemden çekinmiş olacak ki aracı olmuştu.

Babamın ricası oğlumun ismini geleneklere uygun olarak koymakmış. Eşimin de onayını alarak babamın ricasını kabul ettim. Babam annemin hastanedeki refakatine kısa bir ara vererek isim koyma töreni için bizi ziyarete geldi. Önce torununun kulağına ezan okudu ardından da üç kere“Senin adın Deniz”, “Senin adın Deniz”, “Senin adın Deniz” dedi ve tören bitti. Ya da ben öyle sandım.

Çünkü eşim babama çocuğa isim koyanın da bir isim hakkı olduğunu ve eğer isterse bir isim de kendisinin koyabileceğini söyledi. Şaşırmıştım. Çünkü böyle bir gelenek olduğundan haberdar değildim. Babam bu geleneği bildiğini ancak bizimle daha önce konuşmadığı için bir isim koymasının uygun olmayacağını belirtti. Bunun üzerine ben ve eşim bir isim de kendisinin koyması üzerine ısrarcı olunca; “O zaman Barış olsun” dedi.

Geçmiş babalar günün kutlu olsun baba…

Reklam