24 Mayıs 2020 04:31

"Dur ihtarına uymadı" iddiasıyla ölenlerin sayısı 403'e çıktı

İzmir’de oğlu polis kurşunuyla can veren Baran Tursun Vakfı Başkanı Mehmet Tursun, “Olaylarda öldürülen kişiler farklı, polisler farklı ama bütün ifadeler tek kalemden çıkmış gibi” dedi.

Fotoğraf: DHA

Paylaş

Meltem AKYOL
İstanbul

Polis tarafından “Dur ihtarına uymadığı” gerekçesiyle Adana’da öldürülen 18 yaşındaki Suriyeli mülteci Ali el Hemdan olayı; polis kurşunuyla hayatını kaybeden insanların dosyasındaki hukuksuzlukları ve bu tür olayların yaşanmasına neden olan Polis Vazife ve Salahiyetler Kanunu’nu yeniden tartışmaya açtı. Oğlunu benzer biçimde 2007’de kaybeden Baran Tursun Vakfı Başkanı Mehmet Tursun, “Dur ihtarına uymadığı” gerekçesiyle 2007’den bu yana 403 kişinin polisin açtığı ateş sonrası hayatını kaybettiğini söylüyor. Tursun, olaylarda ‘yetkili kişileri’ aklayan açıklamalarla başlayan sürecin, medya ve yargının katkısıyla failleri de aklayan bir sürece evrildiğini dile getiriyor.

Bu tür olayların artmasında cezasızlığın önemli bir faktör olduğuna dikkat çeken CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ise iktidar politikalarının bu tür olayların yaşanmasının önünü açtığına vurgu yapıyor. Kuşadası’da maske takmadıkları için uyarılan ve itiraz edince ters kelepçe ile yerlere yatırılarak göz altına alınan kişilerin görüntülerini de hatırlatan Tanrıkulu, “Eskiden bu durumların görülmesi konusunda imtina ederlerken şu anda bu yapılanların görülmesini de istiyorlar. Yani rejimin kendisi değişti, değişiyor. Ve dahası bu durum giderek daha katı bir hale gelecek ve güvenlik görevlileri bu otoriter rejimin aracı olmaları meselesinde, bu tutumlarını daha ileri bir şekilde sürdürecekler” diyor.

2007’DEN BU YANA 403 KİŞİ BÖYLE ÖLDÜRÜLDÜ

2007 yılından bugüne kadar “Dur ihtarına uymadığı” gerekçesiyle öldürülenlerin sayısı 403’e ulaştı. Aynı “gerekçe” ile öldürülen oğlu Baran Tursun adına vakıf kuran Mehmet Tursun, oğlunun öldürüldüğü günden beri bu davaları izliyor. Hemdan’ın öldürülmesine dair iddianame sonrasında konuştuğumuz Mehmet Tursun, Polis Vazife ve Salahiyetler Kanunu’nda (PVSK) yapılan değişiklikle polisin yetkisinin arttığını hatırlatarak, “Polise duraksamadan ateş etme yetkisi verildi. Şimdi olaylara baktığımız zaman bu 403 kişinin tümü asayiş olayları ile ilgili. Oğlum Baran Tursun ve Ali el Hemdan’ın öldürülmesi dahil bunların tümü Kabahatler Kanun’una girmesi gereken olaylar olmasına rağmen insanların canları gitti” diyor.

"SÜREÇ MAHKEME ÖNÜNDE AKLAMA İLE BİTİYOR"

Peki, polisler şiddeti uygularken dosyalar nasıl hazırlanıyor? Bu soruya şöyle yanıt veriyor Tursun: “Hemen bakanlar, valiler, kaymakamlar kısacası olayın ağırlığına göre değişen yetkililer hemen devreye giriyor, basına açıklama yapıyor. Daha ceset yerdeyken, daha otopsi bile yapılmamışken… İşte yok elinde bomba vardı, yok elini beline attı, yok polisin üstüne yürüdü, durmadı… Kısacası daha ceset üzerinde bir inceleme yapılmadan failleri aklıyorlar. Medyası da bunları veriyor… Olay yeri inceleme ekipleri de bu resmi makam sahiplerinin açıklamalarını duyduktan sonra dosyaları bu açıklamalara göre derliyor. Raporlar buna göre hazırlanıyor. Delil karartma, delil gizleme gibi şeyler yapılıyor, uydurma şahitlerle, ifadelerle olay kapatılmaya çalışılıyor.

Böyle hazırlanmış dosyalar mahkeme önüne geliyor. Sanık polisler, ‘Kanunun verdiği yetkiyi kullandım’ savunması yapıyor ve hep aynı hikaye anlatılıyor; ‘Ayağım kaydı, sendeledim’, ‘Ben havaya ateş ediyordum da oraya isabet etti’ vs…

Baran Tursun, Çağdaş Gemik, Cem Aygün ya da Ali el Hemdan… Bu olaylarda verilen polis ifadelerini yan yana getirelim… Öldürülen kişiler farklı, polisler farklı… Ama olayda adı geçen polislerin üzerini kapatıp ifadelerin hepsini ayrı ayrı okuduğumuz zaman görüyoruz ki aslında sanki ifadelerin hepsi aynı kalemden çıkmış gibi. İzmir’de, Antalya’da Ankara’da ya da Adana’da bu gençleri vuran polislerin ifadeleri nasıl olur da bu kadar benzer diye sorduğumuzda karşımıza şu çıkıyor: Suçluları aklama… Sonuçta mahkeme de ya beraat veriyor ya da zanlı çok sembolik cezalarla kurtuluyor.”

ARTIK ŞİDDETİ SAKLAMIYORLAR, GÖSTERİYORLAR…

Polisin orantısız güç kullanımı sonucu yaşamını yitirenlerin sayısına bakıldığında başka ülkelerde Türkiye kadar yüksek bir sayı olmadığına dikkat çeken CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu ise bu tür olaylarda yaşanan artışın nedenlerine dikkat çekiyor: “Birincisi polise silah kullanma yetkisi vermede yaşanan artış, ikincisi de cezasızlık. İdari makamların, bu suçlara karşı sessiz kalmaları, yargının da görmezden gelmesi ya da tüm bunlara karşı hoşgörülü davranması… Bütün bunlar sonuç olarak kolluk kuvvetlerinin orantısız güç kullanmasına ve kullanılan bu orantısız güç sonucunda da yaşam haklarına müdahale edilmesi ile sonuçlanıyor. Bu şu an yeni başlamış bir şey değil önceden gelen bir durum. Her dönem polisin yani güvenlik güçlerinin bu şekilde silahı orantısız kullanışlarının sonucunda birçok insan yaşamını yitirmiştir. Bakın Adana’daki polis tutuklandı ama Cumhurbaşkanı müdahil olduğu için tutuklandı. Örneklere bakarsak, Okmeydanı’da cemevi bahçesinde Uğur Kurt’un ölümünün altıncı yılındayız ve zanlı sadece para cezası almıştı.

Yani bu cezasızlığın önüne geçilmediği sürece bu tür ölümlerde giderek daha yoğun bir biçimde karşımıza çıkacak.”

Tanrıkulu’ya göre iktidarın siyaseti de bu durumu teşvik ediyor. Şöyle anlatıyor Tanrıkulu: “Yani meydana gelen bu suçları önlemeye çalışmak bir yana, teşvik ediyorlar ve onaylıyorlar. Daha birkaç gün önce Kuşadası’da polis, maske takmadığı için uyardıkları bir kişiyi itiraz etmesi sonucu ters kelepçe takarak gözaltına aldı, yerlere yatırarak. Sonuç itibarıyla vereceği idari para cezası, ama buna rağmen öyle bir aşağılayıcı muamele uyguluyorlar ki insanlara karşı. İşte yine başka yerlerde meydana gelen benzer onlarca olay, görüntü… Eylemlerde vekillere gösterilen yaklaşım… Ayrıca eskiden bu durumların görülmesi konusunda imtina ederlerken şu anda bu yapılanların görülmesini de istiyorlar. Yani rejimin kendisi değişti, değişiyor. Bu rejimin adı siyaset bilimi literatürüne göre artık bir otokrasi. Yani artık biz şu an otokrasinin derecelerini konuşuyoruz. Ve dahası bu durum giderek daha katı bir hale gelecek. Daha katı bir hale geldiğinde de güvenlik güçleri, bu otoriter rejimin aracı olmaları meselesinde, bu tutumlarını daha ileri bir şekilde sürdürecekler.”

İktidarın korkuyla, baskıyla, şiddetle ayakta kaldığını söyleyen Tanrıkulu, bu durumu değiştirmenin yolunun iktidarın değişmesi ve demokrasi olacağının altını çiziyor.

Reklam
Reklamsız Evrensel için abone ol
ÖNCEKİ HABER

Johnson ticari anlaşma yetkisini tek elde topluyor, meclisin söz hakkı olmayacak

SONRAKİ HABER

ODTÜ öğrencisi: Pandemi sürecinde kadınlar evlerinde kaderlerine terk edildi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa