12 Ocak 2020 04:40

Avrupa'nın gündemi | Fransa’da işçiler boyun eğmiyor

Fransa’da emeklilik yasasına karşı mücadele sürüyor. Almanya’da askerlerin Irak'tan çekilip çekilmeyeceği tartışması gündemde. 31 Ocak itibarıyla AB’den çıkacak olan Britanya’da Brexit tartışılıyor.

Fotoğraf: Julien Mattia/AA

Paylaş

Fransa’da Emmanuel Macron’un emeklilik yasasına karşı mücadele bir aydan bu yana kesintisiz olarak devam ediyor. Hükümet hareketi parçalamaya yönelik birçok girişimde bulunmasına ve uygulanacak yasadan etkilenecek yaşı ertelemesine rağmen işçiler mücadeleye kararlı bir şekilde sürdürüyor. Fransa İşçileri Komünist Partisi PCOF’un merkezi yayın organı La Forge’dan çevirdiğimiz makale, mücadelenin radikalliğinin nereden geldiğine dikkat çekiyor.

ALMANYA’DA IRAK’TAKİ ASKERLER TARTIŞMASI

Alman basınında, Kasım Süleymani’nin öldürülmesi sonrasında bölgede yaşanan gelişmeler öne çıkıyor. Irak Meclisinin ABD askerleri ile birlikte yabancı birliklerin ülkeyi terk etmesini isteyen bir karar alması Almanya’da askerlerin geri çekilip çekilmeyeceği tartışmasını gündeme getirdi. Federal Hükümet ise Ortadoğu’dan vazgeçmeye yanaşmıyor. 

BREXIT GÜNDEMİ SÜRÜYOR

Britanya’da Brexit yasası Avam Kamarası’nda onaylandı ve Lordlar Kamarasına aktarıldı. 31 Ocak tarihi itibarıyla AB’den çıkacak olan Britanya’da Başbakan Johnson’un iddia ettiği gibi “Brexit gerçekleştirilmiş” değil ve gelecekteki ilişkiler üzerine müzakereler yeni başlıyor. Johnson hükümeti aralık ayına kadar geçiş sürecini bitirme zorunluluğunu yasalaştırarak hem kendi manevra kabiliyetini sınırlıyor hem de anlaşmasız ve Dünya Ticaret Örgütü koşullarında bir çıkışın olanağını artırıyor.  


FRANSA: SINIF MÜCADELESİ KIZIŞIRKEN

La Forge 

Puan usulü emeklilik sistemine karşı yaşanan bu büyük grev ve mücadele, art arda gelen hükümetlerin yıllardır dayattıkları neoliberal politikalara karşı mücadelelerin bir devamı olarak yaşanıyor. Mevcut emeklilik sistemine karşı yaşanan bu saldırıyla ister belirgin olarak bunun farkında olsun ister olmasın; ister grevde olsun isterse olmasın emekçiler kitlesel olarak bu reformla bir ‘‘toplumsal’’ dönüşümün yaşanacağının farkında. “Hayatın, sağlığın, aşkın bir garantisi yok, neden işin olsun ki?” diyordu 2005 yılında, (Patronlar örgütü) MEDEF’in eski Başkanı Laurence Parisot.

Macron ve MEDEF bu aforizmaya bir kat daha eklemek istiyor: Güvencesiz emeklilik. Var olan sisteme göre yeni tasarı tam bir değişiklik öneriyor, zira bugüne kadar emekliliğe yaklaşan birisi maaşının ne kadar olacağını kuruşuna kadar bilebiliyordu. El Khomri (iş yasası), Macron’un iş kararnameleri, (Devlet Demir Yolları) SNCF’nin parçalanması, yeni işsizlik maaşı sistemi… Tüm bu onaylanan yasalardan sonra yaşanan politikaları etkileyebileceğini düşünenler, ‘‘başka bir politika’’ ya da ‘‘reform’’ taleplerini yapanlar için, özellikle de sendikal yönetimler için manevra alanı giderek darlaştı. 

CFDT Sendikasının Genel Sekreteri Laurent Berger bile greve çağrı yapmadan, harekete geçen mücadele trenine binmek zorunda kaldı. Macron’la birlikte oligarşi, İkinci Dünya Savaşından sonra bulunan “sosyal uzlaşmayı” artık temelli bozmanın zamanının geldiğini düşünüyor ve bunu gerçekleştirmek için gerekenleri de yapıyor. Bunları yaşanan mücadeleye aktif katılan militanların söylemlerinde de sık sık duyuyoruz. Bu anlamıyla durum, yaşananlara bir çerçeve sunuyor üstelik bu çerçeve ne kadar önemli olursa olsun bir kongrenin kararı olarak değil, sınıflar mücadelesinin çerçevesi olarak yaşanıyor.

KÜÇÜK UZLAŞMA OYUNLARINA YER YOK

13 Eylül’deki Paris Metroları (RATP) emekçilerinin grevi, başlayan mücadeleye önemli bir atılım kattı. 5 Aralık grev ve gösterileri ise her şeyi mücadele yoluna soktu. Artık mücadeleyi devam ettirme ve mümkün oldukça da genişletmek gerekiyor. Grevcilerin kararlılığın büyük olduğu bu mücadelede küçük uzlaşma oyunlarına yer yok. Hükümet istediği kadar reformunun uygulanacağı yaş kesimi üzerinde oynasın, bu öneri kabul edilmiyor. Ulaşım Bakanı Elisabeth Borne’nun bu reformun Paris banliyö trenlerinin makinistlerinin yüzde 98’ini etkilemediğini söylemesi de kabul edilmiyor. Aynı şey Paris Opera ve Balesi dansçıları için de söylenebilir. Öğretmenler ise bu reformdan büyük oranda kaybedecekler ve üstelik Eğitim Bakanı Jean-Michel Blanquer mesleklerini tamamen altüst edeceğini ilan etti.

Mücadeledeki bu radikallik hükümeti tedirgin ediyor, zira hareketi doğrudan ya da dolaylı bir şekilde denetim altında tutmasını engelliyor. Bu koşullarda Macron’un yılbaşı konuşmasında dillendirdiği “acil bir uzlaşma” isteğine bağlı olarak sendikalarla yeniden başlayacak müzakerelerin gerek hükümet, gerekse kırıntılarla yetinmeye hazır olan sendikalar açısından sonuç alması zor gibi görünüyor. Bugünkü hareketin gücü sürekli işyerlerinde gerçekleşen toplantılar ve bunları destekleyen kamuoyudur. 

Örnek olarak grevle dayanışma yardımlarının hızlıca toplanması verilebilir. Hareketin günü yine 5, 10 ve 17 Aralık’ta gerçekleşen ve mücadelenin ritmini belirleyen, özel sektörün mücadeleye atılmasıyla genişleyen, daha da önemlisi inisiyatifi elinde tutan ve birbirine yeterince yakın olan ulusal gösteri ve yürüyüşlerdir. 

Şimdiden bu hareket, eğer hâlâ ayakta olan “sosyal model”den geri kalanları korumak için işçi sınıfının ve halkın diğer emekçi katmanlarının mücadeleyi daha da ileriye götürmekten başka bir seçeneğinin olmadığını kanıtladı.

(Çeviren: Deniz Uztopal)


ALMANYA: BİR CİNAYET VE SONUÇLARI

German Foreign Policy

ABD’nin İranlı General Kasım Süleymani ile İran ve Irak’tan diğer üst düzey askeri personeli öldürmesinden sonra Bağdat’ta Alman askerleri de dahil olmak üzere yabancı askerlerin ülkeyi terk etmesi talep ediliyor. Almanya hükümeti, Alman ordusunu Ortadoğu’daki nüfuzunu korumak ve yaygınlaştırmak için Irak’ta tutmaya çalışıyor. Berlin, güvenlik nedenleriyle misyonu sona erdirme taleplerini daha önce de reddetmişti.

DEVLET TERÖRÜ

ABD’nin cinayeti Almanya’da orantısız bulundu. Sosyal Demokrat SPD Parlamento Grubu Başkanı Rolf Mützenich, cinayeti açıkça eleştirdi. Mützenich, iki yabancı ülkenin üst düzey askerlerinin öldürülmesinin “uluslararası hukuku ihlal ettiğini” söyledi: “Doğrudan düşmanlıklara katılmayan veya başkaları için herhangi bir tehlike oluşturmayan sivillerin veya devlet temsilcilerinin hedefli öldürülmesi, meşru bir araç değildir” dedi. Bilim ve Politika Vakfı (SWP) müdürü Volker Perthes’e göre, cinayetin değerlendirilmesi İran ve ABD’nin birbirleriyle savaşıp savaşmadığına bağlı. Aslında ne Washington ne de Tahran karşı tarafa savaş ilan etmiş durumda. Perthes, “Savaş durumu yoksa, yapılan devlet terörü olarak tanımlanabilir” açıklamasını yaptı.

‘EYLEM’ BİÇİMİ OLARAK CİNAYET

Her ne kadar Federal Hükümet “İHA’larla yapılsa da cinayet gibi uluslararası hukuk ihlallerini kategorik olarak reddediyoruz” dese de işlenen suç kınanmadı. Cumartesi günü yapılan ilk resmi açıklamada hükümetin “Irak’taki durum hakkında endişe duyma” konusunda görüş birliği içinde olduğu belirtildi. “ABD’nin davranış biçimi” olarak tanımlanan cinayetin yalnızca “Washington’un ulusal sorumluluğu altında” gerçekleştiği söylendi. Berlin böylece ABD’nin yanında Almanya’nın da dahil olduğu resmi olarak Irak’ta faaliyet gösteren IŞİD karşıtı koalisyonun sorumluluğunu reddetti. 

Almanya’nın Londra ve Paris ile birlikte Tahran ile nükleer anlaşmayı kurtarma ve buna dayalı bağımsız bir AB Ortadoğu politikası geliştirme girişimi etkisiz kaldı ve gerilimin mevcut yükselişine bakıldığında başarısız olacağı açık. İran hükümeti, ABD tarafından anlaşmanın iptali ve AB ülkeleri tarafından fiilen ihlal edilmesine yanıt olarak, diğer imzacılar sözleşmeye uymadıkça uranyum zenginleştirmesine artık sınır getirmeyeceğini açıkladı. ABD yaptırımları kaldırılırsa, kısıtlamaları tekrar tam olarak kabul etmeye hazır olduğunu belirtti. Yaptırımların sona ermesi imkansız. Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas “gerilimin daha da artmasını engellemek için mümkün olan her şeyin yapılacağını” açıkladı. Bu şekilde, Federal Hükümet, Ortadoğu’da nüfuzunu artırmak için daha önce başarısız olan çabalarını sürdüreceğini ilan etmiş oldu.

ASKERLERİN IRAK’TA KALMASI TARTIŞMASI

Hükümet, askerleri orada tutmak, bu sayede bölgede nüfuzunu artırmak için her türlü çabayı gösteriyor.  Muhalefet Alman askerlerinin güvenliğinin garanti edilemeyeceğinden yola çıkarak geri çekilmeyi talep ediyor. Aslında, haziran ayında Alman askerlerinin bulunduğu Taji’ye roket saldırısında bulunulmuştu; şimdi misilleme nedeniyle tehdit daha da arttı. Savunma Bakanı ise Irak’ta kalınması ve bölgenin “istikrarına” katkıda bulunmaya devam edilmesi gerektiği görüşünde.

(Çeviren: Semra Çelik)
 


BRITANYA: BREXIT’TE GERÇEKÇİ OLMA VAKTİ

The Guardian
Başyazı

Boris Johnson’un Winston Churchill’in hayatına olan yakın ilgisi meşhurdur. Dolayısıyla, Avrupa Komisyonu yeni başkanı Ursula von der Leyen’in çarşamba günü başbakanın kahramanının 1946’da “Avrupa Birleşik Eyaletleri” savunması yaptığını hatırlatması akıllıcaydı.

Churchill’in meşhur müdahalesi Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun kurulmasına yol açan harekete destek sunmuştu. Von der Leyen, Johnson’la görüşmesi öncesi yaptığı konuşmada savaş sonrası yapılan Avrupa ailesi isteğinin hâlâ birlik için yapılan en etkin çağrı olduğunu ifade etti. Fakat, üç buçuk yıllık bir süreç sonunda, Britanya ve AB arasındaki boşanma davasının “sonuçlandığı” ve “en iyi ve en eski dostların birlikte yeni bir gelecek kurması” zamanının geldiğini belirtti.

İngiliz hayranlığı bilinen Von der Leyen’in sempati atağı geleceğin şeklini belirleyecek önemli görüşmeler öncesi yapıldı. Sözcüklerinin sıcaklığı rahatlatıcı ve etkindi. Fakat Churchill’in Britanya ve Avrupa üzerine duruşu belki de onun söylediğinden daha karmaşıktı. Bir defasında Britanya’nın “Avrupa’yla birlikte fakat ondan olmadığını” yazmıştı; “bağlı fakat kapsamında değildir.” Bunun 21. yüzyıl küresel ekonomisi ve Brexit açısından ne anlama geldiğini çözmek, Johnson’un yüz yüze olduğu görevin iyi bir özeti. Sağladığı Parlamento çoğunluğu göz önüne alınırsa, varacağı sonuçlar Britanya’nın gelecek refah düzeyini belirleyecek. Ülke olarak başbakanın önümüzdeki aylarda, gürültüsü ve neşeli başarabiliriz yaklaşımının yanı sıra, ayık bir gerçekçilik göstereceğini ummalıyız.

Şu anda bu yönde bir delil neredeyse yok. Britanya’nın kararlaştırılan geçiş döneminden Aralık’ta çıkması gereğini yasalaştıran Johnson önümüzdeki müzakerelerde başarılabilecekleri gereksizce sınırlandırmış oldu. Yeni bir uçurum olasılığının AB ve Brüksel’de Britanya’ya baskı gücü sağlayacağı iddiası aldatıcı. Sonbaharda “Brexit’i gerçekleştirme” adına son dakikada İrlanda Denizi’nde sınır prensibinden ödün vermek zorunda kalan başbakanın burnunun yeniden sürtülmesi olasılığı daha yüksek. Britanya’nın en yakın ve en büyük ticari ortağıyla yakın ilişkilerin devamını isteyen müesseseler için bu hiç de kötü bir şey değil. Birleşik Krallık’ın AB’den ekonomik olarak sapmasının pahasının tarifeler, kotalar ve gümrük sınırları olduğunu Von der Leyen ifade etmişti. Johnson aklını kullanıp taleplerini uygunca ayarlamalı. 

Otomotiv, hava yolu, kimyasal, gıda ve ilaç gibi hayati sektörlerinde yakın düzenleme tercihi yaparsa aralık ayına kadar basit bir serbest ticaret anlaşması imzalamak mümkün olur. Fakat ülkenin ana gelir kaynağı olan servis sektörünün konumunun o zamana kadar çözülmüş olması zor. Yine politik olarak zorlu tarım ve balıkçılık alanları ve hükümetin sonlandırmayı hedeflediği AB ve Britanya arası serbest hareket açısından da aynısı söz konusu. Basit bir anlaşmanın alternatifi ise sözde özgür ve “global” Britanya’nın ekonomik geleceğini köstekleyecek olan bir kırılmadır. Johnson’un sağladığı çoğunluk Brexit kelamcılarının sirenlerini göz ardı etmesine yetecek kadar manevra alanı sunuyor. Onların nasihatini dinlemek gerçekten de “kontrolü geri almak için” ödenecek çok yüksek bir bedel olur.

(Çeviren: Haldun Sonkaynar)

 

Reklam
ÖNCEKİ HABER

Sağlık müdürü ve doktorun eşini öldüren Enver Yıldız cezaevinde ölü bulundu

SONRAKİ HABER

Akdeniz'de 5.4 büyüklüğünde deprem

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa