12 Ocak 2020 02:00

Rahat uyu Lefter ve ‘ama’lar…

Lefter gibi bir efsaneyi anacaksak sadece yeşil sahalardaki başarısıyla mı anacağız? Yoksa ona ve bu topraklarda yaşayanlara yapılan onlarca şeyle yüzleşerek mi anacağız? 

Fotoğraf: LuCKY/Wikimedia Commons(CC BY-SA 3.0)

Paylaş

Erdi TÜTMEZ

Bu ülkede az çok futbolla ilgilenen bir ailenin içine doğmuşsanız ‘efsane’lerle çok erken tanışırsınız. Bir Fenerbahçeli önce Lefter’le, bir Galatasaray’lı Metin Oktay’la, Beşiktaşlı da Baba Hakkı’yla (Hakkı Yeten) tanışır. Kendinizden çok önce bu topraklarda yaşamış ve iyi izler bırakmış kişilerle bağınız çok erken kurulur. Geçmiş artık sizin için bugündür. Hiç görmeseniz bile, hiç izlememiş olsanız bile bu ‘efsane’lerle artık aranızda bir bağ vardır. 

Sokakta top koştururken onların adıyla golleri atarsınız. Onların giydiği, şimdilerde mağazaları süsleyen retro formaları edinirsiniz. Günün futbolcularını, söylemlerini hep onlarla karşılaştırırsınız. Ama geçmişten konuşurken; bu konuşma tamamen ‘anı’, ‘bu gök kubbede hoş bir sada’ olarak kalıyor çoğu kez. Yaşadıklarımızı, gördüklerimizi en yakın çekmeceye koyup yolumuza devam etmeye çalışıyoruz. ‘Efsane’lerin nasıl ‘efsane’ olduğunu, neler yaşattıklarını ya da neler yaşadıklarını unutuyoruz...

***

Bu yazının yazılma amacı Türkiye futbolunun ordinaryüsü olan Lefter Küçükandonyadis’in yarın ölüm yıl dönümü olması. Lefter, 1925’in 22 Aralık’ında, soğuk bir Büyükada gününde dünyaya geldi. Lefter’in ailesi ise 20. yüzyıl başlarında Arnavutluk’tan Büyükada’ya göçen Rum kökenli bir aileydi. Futbola Büyükada’da başladı, Taksim Spor Kulübü’nün alt yapısında sivrildi. Taksim Kulübü yöneticileri kendisine lisans çıkartabilmek için mahkeme kararıyla yaşını büyüttü. 2 yıl bu kulüpte oynadı Lefter, sonrasında 1943’te askere gitti, 4 yıl askerlik yaptı. Askerlikten sonra ise artık Fenerbahçe’nin kapısından içeriye girmişti. Lefter, kısa süredeki başarısının ardından artık İtalya yolcusuydu. ACF Fiorentina takımında oynadıktan sonra 1 yıl da Fransa’nın OGC Nice takımında top koşturdu. Hayat daha sonra Lefter ile Fenerbahçe’nin yolunu bir kez daha kesiştirdi. İstanbul Ligi’nde gol kralı olan Lefter, 1964’e kadar 17 yıl, sarı-lacivertli formayla ter döktü, tabelaya 400’ün üzerinde gol yazdırdı. Bu ‘yazdırma’ işlemi elbette ki slogansız kalamazdı: Ver Lefter’e, yaz deftere! 

Tribünler artık onun için bu sloganı kullanıyordu. Ustalık, karakter, teknik ve golcülüğü artık ona bir lakap da kazandırıyordu: Ordinaryüs! 

***

Hayat hepimiz için hep aynı doğrultuda ilerlemez değil mi?

Lefter için de böyle olmadı. Omuzlarda taşınan, adına marşlar söylenen bir efsane, hâlâ karanlıkta olan bir organize saldırıdan payını alıyordu. 6 Eylül 1955’te Kıbrıs’ta Rumlar ile yaşanan gerginlikler üzerine bir yalan piyasaya sürülüyordu: “Yunanistan ve Türkiye hükümet sözcüleri Londra’da görüşme yaptıkları esnada Selanik’te Yunanlılar Atatürk’ün evine bombalı saldırı düzenledi.” 

Bu yalan, bir kartopu gibi büyüyor ve Beyoğlu, Kurtuluş, Şişli, Nişantaşı, Eminönü, Fatih, Balat, Eyüp, Bakırköy, Yeşilköy, Ortaköy, Arnavutköy ve Bebek gibi yerlerde bir yıkım ve yağma hareketine dönüşüyordu. Sokaklara dökülen kalabalıklar, Rumlara ait toplamda 4 bin 214 ev, bin 4 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel vb. 5 bin 317 yeri tahrip ediyordu. Saldırılarda onlarca kişi hayatını kaybediyor ve yüzlerce kişi de yaralanıyordu. 

Saldırılardan Büyükada’da yaşayan Lefter de nasibini alıyordu. Lefter olayların üzerinden yıllar geçtikten sonra yaşadıklarını şöyle aktarıyordu: “1955 yılının eylül olayları sırasında başıma gelmişti böyle bir olay. Düşünün, Fenerbahçe’de yıldız olmuşum, milli takımdayım ve dünyanın dört bir yanına gidip çok sevdiğim memleketim için oynayıp duruyorum. Havalimanında bir maç dönüşü on binlerce kişi omuzlara alıyor. (…) Ama 6-7 Eylül’de Beyoğlu olaylarının bir benzeri de Ada’da oldu. Bir çapulcu sürüsü evimi bastı. Camları kırıyor, çocukların yattığı odaya taş atıp duruyorlardı. O kadar sinirlenmişim ki, şayet eve adım atsalar, elimdeki kuvvetli silahla birkaçını öldürebilirdim. Ama bir süre sonra gittiler. 

Günlerce ağladım…”

***

Şimdi dönüp de geçmişe baktığımızda bu tezgaha, büyük fotoğrafa daha iyi bakabiliyoruz. Türkiye’nin 6-7 Eylül olayları ile birlikte yaşadığı pek çok katliam, organize saldırı da hafızamızda duruyor. Bunları yetkililer ve medya bize hep ‘vatandaş tepkisi’ olarak yansıtsa da öyle olmadığını da çok iyi biliyoruz. 

İşte burada bu topraklara çok uzak bir kelimeyi gündeme getirmemiz gerek: Yüzleşme.

Tarihteki kara lekeleri kapatmaya çalışmak, bugün yaşanan kötülüklerinin de üzerini örtüyor.

Bu ülkede halkların ‘güvercin tedirginliği’ hâlâ sürüyor. 

‘Ama’sız, ‘fakat’sız cümleler kurmamız gerek.

Lefter gibi bir efsaneyi anacaksak sadece yeşil sahalardaki başarısıyla mı anacağız? 

Sadece tribünlerden ‘Rahat uyu Lefter şampiyon olacağız’ mı diyeceğiz?

Yoksa ona ve bu topraklarda yaşayanlara yapılan onlarca şeyle yüzleşerek mi anacağız? 

Mesele biraz bu...

Rumların, Ermenilerin, Süryanilerin…

Kürtlerin, Alevilerin, Çerkeslerin…

Halkların, yurttaşların güvenle yaşayabileceği bir ülke olduğumuz zaman, bunun için çabaladığımız zaman işte o zaman hep birlikte ‘Rahat uyu Lefter’ diyebileceğiz…

Reklam
ÖNCEKİ HABER

TTB 2020 eylem planı: Hekimler 17 Nisan’da tüm Türkiye’de iş bırakacak

SONRAKİ HABER

Elazığ depreminin ardından siyasi parti ve sendikalardan açıklama

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa