12 Ocak 2020 03:01

Yazar Veysi Ülgen: Kürtçe yazmak için bölgeye geri dönmem gerekiyordu

Yazar Veysi Ülgen’le Kürtçe yazma serüvenini konuştuk: "Kürtçe yazmak için bölgeye geri dönmem gerekiyordu. Ancak buraların soluğunu alarak Kürtçe yazabilirdim. "

Fotoğraf: Evrensel

Paylaş

Reşo RONAHΠ 

Türkçe eserleriyle tanıdığımız Veysi Ülgen, 2016 yılından bu yana ana dili olan Kürtçede kitaplar kaleme alınıyor. Kürtçe üç romanı yayımlanan Ülgen’le Kürtçe yazma serüvenini konuştuk. 1993 yılında OHAL kararnamesi ile sürgün edildiği için uzun zaman doğduğu kent olan Diyarbakır’a uzak kalan Ülgen, “Kürtçe yazmak için bölgeye geri dönmem gerekiyordu” dedi.

Şimdiye dek birçok eseriniz yayımlandı. Her kalemin bir hikayesi var. Öncelikle o hikâye ile başlayalım...

Benim çocukluğum 1970-80’li yıllara denk geliyor. Doğduğum Pasur (Kulp) ilçesi, bir köy gibiydi. Akşamları evlerde sohbetler Kürtçe yapılır; masallar, destanlar Kürtçe anlatılırdı. Dolayısıyla edebiyata ilgim bir yandan dengbêjlerin kılamları, öte yandan büyüklerimden dinlediğim Kürtçe masallarla başladı. Ancak evde, sokakta, mahallede Kürtçe konuşsak da okulda ve resmi dairelerde zorunlu olarak Türkçe konuşuluyordu. Yine o dönem ilkokul öğretmenlerimiz çoğunlukla demokrat ve ilerici idi. Türkçeyi iyi öğrenmemiz için hikâye kitapları ve roman okumamızı teşvik ediyorlardı. Bu sayede edebiyata sevgim de artıyordu. Dini eğitim aldığım dönemde eski alfabeyle Ahmedê Xanî’nin ‘Nûbihara Biçûkan’ eseri okuduğum ilk Kürtçe kitaptır. Latin alfabesiyle ilk okuduğum kitap Mehmed Emin Bozarslan’ın hazırladığı Türkçe çevirisiyle beraber Mem û Zîn’di.

Peki yazmaya nasıl başladınız?

İlk yazma deneyimim Ortaokul 2. sınıfta bir şiirle oldu. Ancak daha çok okuyordum. Tıp fakültesi öğrencisiyken, bir öğrenci eylemi sonrasında konulduğum cezaevinde yazdığım bir öykü ikinci yazım deneyimimdi. Ancak sınıfsal ve ulusal çelişkilerin yoğun olduğu bir ülkede okuma ve yazma edebiyattan ziyade siyaset üzerinde yoğunlaşıyordu. Hem 12 Eylül sonrası akademik öğrenci mücadelesinde, hem de 1990’lı yıllarda kamu emekçilerinin fiili meşru sendikal mücadelede yer aldım, çeşitli basın organlarında daha çok muhalif eksende yazılar yazdım. 2002 yılında ilk hikâye kitabım Alo 112 ismiyle basıldı. Sağlık alanında kara mizah tarzında yazılan öykülerin okurları etkilediğini görmek bana cesaret veriyordu. Böylece yazı alanına dahil oldum.     

Öte yandan uzun zaman farklı türlerde Türkçe eserleriniz yayımlandı. Ama birkaç yıldır Kürtçe romana yöneldiniz. Sizi Kürtçeye yönelten ne oldu? Bundan sonrası için Kürtçe yazmakla ilgili düşünceleriniz nedir?

2000’li yılların başlamasıyla bazı dergilerde Türkçe hikâyeler yazıyordum. O dönemde İstanbul’da yaşıyordum. Okurlara düşüncelerimi ifade etmek için Türkçe yazmak zorundaydım. Muhalefet olarak yazı dili Türkçeydi. Çalışma alanımıza Türkçe hakimdi. Sonuçta muhalif bir insandım ve edebiyat aracılığıyla kendimi ifade etmek istiyordum. Kürtçe yazmayı hep amaç edinsem de yaşadığım koşullar ve öncelikler buna imkân vermiyordu. Yine ana dilim olsa da Kürtçe dil eğitimi almayışımız, eksikliklerimiz, Kürtçe yazanlarla örgütlü bir ilişkimizin olmayışı, yayınevlerinin tutumu, Kürtçe okunmanın görünür olmaması, Kürtçe yazım ile ilgili kurumsal zayıflıklar gibi nedenler Kürtçe yazma cesaretimizi kırıyordu. Bu alanda yanlış yapmaktan korkuyorduk. Bu yüzden ilk kitaplarım birçok Kürt yazar gibi Türkçe basıldı. 2007’de Newroz’a katılmak için geldiğim Diyarbakır’da, özel bir hastanede ağır hasta olarak yatan ünlü Kürt Yazar Mehmed Uzun’u ziyaret ettim. Bu ziyarette Kürtçe yazma konusunda güçlü bir istek hissettim. Ancak yukarıda sıraladığım nedenlerden dolayı Kürtçe yazmayı hep erteliyordum. Öncelikle Kürtçe yazmak için bölgeye geri dönmem gerekiyordu. Ancak buraların soluğunu alarak Kürtçe yazabilirdim. Sonuçta 1993 yılında OHAL kararnamesi ile Diyarbakır’dan sürgün edilmiş ama hep buralara ait biriydim. 2011 yılında Diyarbakır’a geri dönerek Kürtçe yazmaya ilk adımı attım. Ve nihayetinde 2016 yılında ilk Kürtçe romanımı yazdım. Bu heyecan ve hırsla 3 yılda 3. Kürtçe romanımı da okurlarla buluşturdum. Ancak bu hiç Türkçe yazmayacağım anlamına gelmiyor.

“Kevirên Şewitî” (Yanık Taşlar) romanınız biraz güncel bir sürece dayanıyor; Sur’da yaşanan çatışmalı süreç. Son romanınız olan “Razên Şîn” (Mavi Sırlar) ise ondan sonraki süreci ele alıyor. Neden o süreçleri romanlaştırmak istediniz? Günceli kurguya dönüştürme çabasında sizce bir zorluk var mı? Özellikle bu bölgeyi düşündüğümüzde güncelin ağırlığı sizi ne kadar zorladı?

Kevirên Şewitî, Suriçi’ndeki abluka, sokağa çıkma yasağı ve çatışma dönemini, abluka altında kalan felçli bir adam ve kızının gözüyle anlatmaktadır. Kendi adıma bu kentin trajik, bir o kadar heyecanlı ve destansı yaşantısını tarihe not düşürmem gerekiyordu. Yine bu romanı duygularımı dinleyerek yazdım. “Taşlara Kazılı Yanık Aşklar” da bu dönemin duyguları ile yazılmış şiirleridir. Elbette günceli, yakın tarihi yazmak her zaman bir riskti. Suriçi’ni yazmak daha da büyük bir risk taşıyordu. Süreç hâlâ devam ediyordu. Tarafların tutumu keskindi ve süreci yazmaya karşı tutum geliştirebilirlerdi. Dolayısıyla romanı titizlikle yazmam gerekiyordu. Bu roman ile amacıma ulaştığımı düşünüyorum. Kürtçe kitapların az satıldığı bir dönemde bu roman ikinci baskı yaptı.

Son romanım “Razên Şîn” (Mavi Sırlar) abluka ve çatışma sonrası kayyum döneminde ‘arada kalanların’ romanıdır. Bir anlamda Kevirên Şewitî’nin devamıdır. Bu romanda diğerleri gibi günceldir ve hafızaya yazılmaktadır. Çünkü sürekli hafızası yok edilen ya da unutturulan ve unutulan bir toplumuz. Ben yazar olarak iktidarların zihniyet ve uygulamalarına karşı eleştirel duran bir yazarım ve süreçlerin öteki yüzüne dokunmak istiyorum.

Reklam
ÖNCEKİ HABER

"Hayat" gibi bir his: Sevgili Arsız Ölüm Dirmit

SONRAKİ HABER

EMEP heyeti Elazığ'da incelemede bulundu: Hamaset söylemi can kaybının önüne geçemez

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa