10 Ocak 2020 14:59

Pınar Eldemir: Akademide yaşadığımız çoğu şeyin "hak ihlali" olduğunu fark etmiyoruz

YTÜ'de doktora öğrencisi olan Pınar Eldemir'le akademisyen adaylarının beklentileri, karşılaştıkları, çalışma koşulları, mobbing, taciz gibi başlıklar etrafında yaptığı araştırma üzerine konuştuk.

Pınar Eldemir | Fotoğraf: Evrensel

Paylaş

Ender Şiar ARGIN
İstanbul

Akademik kurumlar, belki birçoğumuzda kamusal alanların, hatta toplumsal yaşamın en çağdaş ve nitelikli kurumları olması beklentisini uyandırır. Ancak Türkiye gibi bir ülkede bu beklenti akademik kurumlarla tanışana kadar sürdürebildiğimiz bir sürece denk düşüyor. Uzunca bir süredir, toplumsal yaşamın hemen her alanında iktidarını kurumsallaştırmanın adımlarını atan tek adam rejiminin politik ve ideolojik hakimiyet girişimine en uzun süre direnen alanlardan biri oldu üniversiteler. Elbette tek adam rejimi ve AKP açısından üniversitelerin politik-ideolojik pozisyonu, kültürel iktidar hedefindeki işlevi vb. gibi birçok neden sayabilirsek, üniversiteler açısından da bu tam anlamıyla teslim olmama halinin birçok yönü ve faktöründen bahsedebiliriz. Ancak bu direncin, çok yönlü saldırıların önüne geçemediğini, baskı ve kuşatma adımlarının artmasıyla, toplumsal yaşamdaki türlü yozlaşmanın, çürümenin de Türkiye akademisine uğradığını-yansıdığını söylemek yanlış olmayacaktır. Hatta son dönemde öne çıkan liyakat, kadrolaşma vb. tartışmalarla sosyokültürel olarak siyasal iktidar tarafından akademide farklı bir ilişki ağının inşa edilmeye çalışıldığı bir dönemden bahsedebiliriz.

Yıldız Teknik Üniversitesi Kültürel Çalışmalar alanında doktora öğrencisi olan Pınar Eldemir aynı zamanda Universus Sosyal Araştırmalar Merkezi’nin de bir parçası. Akademide mevcut dönüşümün başka bir boyutunu tartışmak için bir araya geliyoruz. Genç akademisyen adaylarının akademiden beklentileri, karşılaştıkları tablo, çalışma koşulları, şiddet, mobbing, taciz gibi başlıklar etrafında araştırma yapan Eldemir, “Akademide yaşadığımız çoğu şeyin ‘hak ihlali’ olduğunun farkında değiliz” diyor.

Bir saha araştırması yaparak akademideki şiddet ve taciz sorunlarına, deneyimlerine dair önemli bir alanı onlarca genç kadınla yüz yüze görüşerek inceledin. Neyin ihtiyacı olarak ortaya çıktı bu araştırma, genç bir kadın akademisyen adayı olarak neydi beklentin bu çalışmadan?
Benim işe başlarken esas motivasyonum aslında kendi gördüklerim ve tecrübe ettiklerim oldu.  Ayrıca çevremdeki insanların yaşadıkları da bu süreçte epeyce etkiliydi. Bir başka neden olarak da tabi Ceren Damar’ın öldürülmesi ve yarattığı infiali sayabilirim. Bu kadar kriminalleşen bir mesele varken, tüm bunları nasıl bir araştırma haline getirebilirim diye düşündüm. Akademiye yeni girmiş genç kadınlar bu çalışma alanını nasıl değerlendiriyor sorusu vardı zaten kafamda. Bu şekilde yola çıktım. Twitter’dan “22-35 yaş arası İstanbul ve Ankara’da çalışan veya doktora yapan genç kadın akademisyenlerle görüşmek istiyorum” şeklinde bir duyuru yaptım ve bu duyuru inanılmaz bir yayılım gösterdi. İstanbul ve Ankara dışında da farklı yerlerden çok fazla mesaj aldım. 150’den fazla kişi ile anket çalışması yürüttüm ve 50 kişi ile de görüşme fırsatı buldum. Özellikle genç kadınların çalışma koşullarını anlamak istedim. Çünkü kadın deneyimlerinin daha farklı bir tarafı olduğunu düşünüyorum, ‘görünmez emek’ denen bir kavram var ve bunu araştırmak istedim.

Önce yazılı anket yaptım, bunu 150 kişiye yolladım. Orada daha çok sosyoekonomik sorular vardı; Kaç saat çalışıyorsunuz? Maaşınız ne kadar? Kaç yaşındasınız? Neden akademisyen oldunuz? Ne yaşıyorsunuz, günlük rutinleriniz neler? Ne değişmeli? vb. Amacım da biraz konuşulmamış olanı konuşup, ortaya çıkarmaktı. Tek bakmak istediğim mobbing değildi yani. Çalışma koşullarına, sosyal ilişkilerine, öğrencilerle ilişkilerine bakmak istedim. Önümüzdeki dönemde de Universus ile bu çalışmayı genişletmek, Türkiye’nin birçok bölgesinde, özellikle taşra üniversitelerinde genç kadınların eğilimlerini, kaygılarını, yaşadıklarını araştırmak gibi bir planımız da var.

Peki nasıl sonuçlarla karşılaştın, özellikle “ne değişmeli, nasıl değişecek” sorularına verilen yanıtlardan nasıl bir sonuç çıkıyor, nerede-nasıl ortaklaşıyor genç kadın akademisyenler?
Çok yönlü sorunları araştırmak istedim ancak mobbing, taciz çok fazla öne çıktı. Ağırlıklı olarak erkek ve statüsü yüksek insanlardan geliyordu bu mobbing. Kişisel iş yaptırma meselesinin de oldukça öne çıktığını söyleyebilirim. Örneğin birinin makalesi yazılacak, birinin kitabının bir bölümü yazılacak, birinin daha kişisel bir işi yapılacak. Bu kişisel iş yaptırmanın yanı sıra ‘sınır ihlali’ denen bir şey var. Örneğin gecenin bir yarısı yapılacaklar için aranması. İş yaptırmak için genç akademisyen arkadaşlarımızı istedikleri saatte arayabilmeleri gibi bir alışkanlık gelişmiş akademide.  Üstelik burada medeni duruma göre de şekillenen, değişen acayip bir davranış biçimi egemen. Evli olmayan insanlara karşı “evli değil nasıl olsa, istediğim işi istediğim saatte verebilirim” gibi bir tutum var. Bir diğer mesele de cinsiyetçi kültür. Mühendislik alanında çalışan bir kadın, saha çalışmasına giderken yanında erkek olmadan gönderilmediğini anlatıyor. Başka bir örnek, akademisyen eşlere dair, erkek olan “ben makaleme odaklanmak istiyorum” diyerek okul yurduna gidebiliyor ama kadın gidemiyor. İşin vakıf üniversitesi boyutunda piyasa kurallarının yansımasını bariz görebiliyoruz. Asistansanız asla sınırı olmayan bir çalışma koşulu, enstitüdeki kişilerin iş tutuşuna göre şekillenen bir pozisyon. Asistanların alanı olmayan derslere girmesi gibi meseleler söz konusu burada.

Araştırma oldukça önemli şeyler gösterdi. Türkiye’de kadın olmaktan bağımsız düşünülemeyen bir sonuca ulaşırken aynı zamanda akademinin de bu konumlanışa farklı bir yol çizdiğini gördüm. Sanki şöyle bir tablo vardı: Bilim erkeğin alanı ve ‘erkek cemiyeti’ gibi. Başka bir örnek, fizik bölümünde öğretim görevlisi, lisans dönemi hocasından “kadınlardan da fizikçi… yani çok olmaz” diyebiliyor. Bu tarz cinsiyetçi çok fazla söylemin sıklığını söylemeye bile gerek yok. Mesele burada neyin cinsiyetçi, neyin mobbing, neyin hak ihlali olduğunun bilinmesi ve bu sınırlarımızın belli olacağı, bu sınırların ihlalleri halinde de insanların sesini çıkartabileceği bir mekanizmanın yerleşmesi meselesi. Bu, çalışmanın sonuçları açısından önemliydi. Ne değişmeli kısmı ve araştırmanın sonuçları da burada bunu öğretiyor aslında. Toplumsal yaşamın çeşitli alanlarından bağımsız olmayan akademi kültürünün parlamasıyla bir alan kurulmuş oluyor ve aslında genç kadın akademisyenler orada başka bir alan açmaya çalışıyor. Fakat bu alan nasıl açılacak?Ses çıkararak, “hayır” diyerek açılacak, burada ortaklaşmanın önemi büyüktü bence. Hâlâ “sizinle yaptığım görüşmelerden sonra bir şeylerin farkına vardım ve mutlu hissediyorum” diye mesajlar alıyorum.

Özellikle yüz yüze görüştüğüm arkadaşlarda şöyle bir arayıştan bahsedebiliriz; “Sıkıntı yaşadığımda yalnız hissetmek istemiyorum.” Böyle bir ortaklaşma ihtiyacı var. Sendika-dernek-örgütlülük gibi bir konumlanış arıyor genç kadınlar. Bir kişi yaşadığı bir durumu mobbing, hak ihlali olarak nitelendirmediği müddetçe ona çözüm getirilemiyor çünkü. Bazı arkadaşlarımız olayın farkında olmadan “bu akademinin doğasında var” şeklinde bakıyor ve “hocam beni yetiştiriyor” algısı yerleşmiş. Fakat bunun böyle olmadığını tartıştığımızda ve bir anlık düşünmeye başladıklarında devamı geliyor. Bütün şiddet türlerine karşı “hayır bunu yapamazsın” diyebilecek mekanizmaları geliştirmek, bugün genç kadın akademisyenlerin yaşadıkları ve anlattıkları böyle bir ihtiyacı dayatıyor.  

Akademinin toplam sorunlarını konuşalım. Toplam bir akademi çerçevesi 50 kişilik bir saha araştırmasıyla çıkarılabilecek bir şey değil elbette, çok karmaşık bir düzlemden, çok yönlü sorunlardan bahsediyoruz. Genç bir akademisyen adayının kendi deneyimi üzerinden tartışsak iyi olabilir. Vakıf-devlet ayrımı ve çalışma koşulları, genç akademisyenlerin beklentileri, akademide buldukları vb. nasıl bir tablo görüyorsun Türkiye akademisine bakınca?
Mesela ben hep akademisyen olmak istiyordum. Hep ders anlatmak ve bilgi üretiminin içerisinde bulunmak istiyordum. Ama bunun sadece fiziki üniversite binalarına bağlı olmadığına inanıyorum artık. Buna inanmamı gerektirecek pek çok şey yaşadım çünkü. “Ben neredeyim ve ne yapıyorum?” sorgulaması birçok şeyi ifade ediyor aslında. Yüksek lisans kredisi aldığım için devlete borcum var, onu da ödemek zorundayım. İşim olmazsa bunu nasıl ödeyeceğim? Tabi bunları yaparken benim alanımda uzmanlaşmak üzere başvurmak istediğim bir sürü program var. Bu yurt dışı programlarının hatta yurt içindekilerin bile belli ücretleri var. Her bir başvurunun 75-80 dolar olduğu, her bir sınavın 150 dolarla ifade edildiği bir toplam harcama kalemi var. Şimdi ben böyle bir ortamda genç bir akademisyen adayı olarak kendimi nasıl kurabilirim?

Bir başka problem ciddiye alınmama durumu; gençseniz ve bir konu çalışmak istiyorsanız üstesinden gelmeniz gereken bir sürü şey var. “Ya o sadece yüksek lisans tezi, o da çalışılır mı?” bu çalışmanızın niteliğini doğrudan düşürüyor. Bunu üniversitelerde o kadar çok gördüm ki; “ya abartma işte bir tane tez yaz geç.” Bu durum hem intihale sebebiyet veriyor hem de iş tutuştaki ciddiyetsizliği artırıyor.

Bir diğer mesele çalışma koşulları. Kendi çalışma deneyimimden anlatayım yine. Bir vakıf üniversitesinde asistanlık yaptım. Sistem şöyleydi; bursluydum, karşılığında asistanlık yapıyordum. Ama çalışma saatleri ve içeriği asla yönetmelikte belirlendiği gibi olmuyor. Çalıştığınız insanlar sizden çok fazla şey talep edebiliyor. Ve bunların çoğunun ‘hak ihlali’ olduğunun farkında değilsiniz. “Ben gecenin üçünde neden bunu yapıyorum?” diye sormuyordum, şimdi olsa belki daha farklı hareket ederdim. Daha yüksek lisansa yeni başlamışım, asistanlığını yaptığım hoca “Pınar ben Amerika’ya gidiyorum, derslerime sen girer misin” diyebiliyor. Bahsettiği ders Politik Ekonomi. Ben en son o dersi 2-3 sene önce almışım. Aslında o derse girmek zorunda değilsin ama zorundasın fiili olarak yani. Öyle saçma sapan da bir kurum da değil bu bahsettiğim. İyi bir vakıf üniversitesi.

Şimdi böyle bir deneyimle geçen bir dönem akademiye dair fikirlerini de olgunlaştırıyor insanın. “Ben genç bir araştırmacı olarak ne yapmak istiyorum?” meselesi daha çok gündeme geliyor. Ben kendimi ifade edebildiğim kurumlarda olmak istiyorum. Reddediliyorsam neden reddedildiğimin açıklanmasını istiyorum. Füsun Üstel’in ‘makbul vatandaş’ tarifine denk düşen bir pozisyonu yani ‘makbul akademisyen’ olmayı içime sindiremiyorum. Bugünden sonrası için önemli olanın da bu makbuliyet çizgisinin sınırlarını ne kadar zorlayacağımızla ilgili olduğunu düşünüyorum.

Anaakım bir liyakat tartışması da var son dönemde. Çok geniş toplumsal kesimlerde, genç akademisyen adaylarının önemli bölümünde liyakat tartışmalarının ‘kırmızı çizgi’ haline geldiği bir birikim var. Çünkü çok bariz bir yozlaşmadan, kıyakçı, kayırmacı bir ilişki ağından bahsediyoruz. Makbul olmayı reddedersek bir dönüşümden bahsederiz diyorsun. Sence genç akademisyen adaylarında bu dönüşüme yol açacak bir eğilim var mı?
Bir insan neden akademisyen olmak ister? Bugünden bakınca çok çılgınca bir istek. Çünkü birçok akademisyen adayı artık kaliteli iş istemiyor, kaliteli iş istemediği için akademiye kapağı atmanın derdinde. Yapacak bir şey kalmadı mı, at kapağı akademiye. “Kapağı attığın an rahatsın!” Böyle bir algı var. Bu özellikle sosyal bilimlerde daha çok oluyor. Kişi aldığı eğitimi nasıl uygulayacağını bilemiyor çünkü öyle bir alan yok. Piyasaya da eklemlenemiyor çünkü orada da birilerine, sertifika programlarına, kariyer topluluklarına temas etmeniz lazım. “Akademi yapayım madem” düşüncesiyle girilen bir kurum ve böyle bir kurumsallaşma söz konusu. Böyle bir eğilimin problemli olduğu doğru ancak bir taraftan da “yahu ben bu meseleyi merak ediyorum ve burada yetkinleşmek, enerjimi buraya harcamak istiyorum” diyen azımsanmayacak bir potansiyelden de bahsedebiliriz. Bu insanlar aynı potada. Bir taraf kavga ediyor. Bir tarafsa belki daha farkında değil ama elbette bu farkındalık hali artacak. En azından şunu gözlemliyorum; rahatsız olan çok fazla genç arkadaşımız var ve bu ‘hayır’ deme halinin, itirazların dillendirilmesi ihtiyacının arttığını düşünüyorum. Bunun artmasına sebeplerden biri de akademiyle uğraşan insan sayısındaki artış. Haliyle böyle bir dönüşümün olanaksız olduğunu düşünmüyorum.

Çünkü toplam tabloda baskı hali, ucu görünmeyen bir yozlaşma hali itirazları da açığa çıkarıyor. Geçen hafta hukuk mezunu olup beden eğitimi antrenörlük eğitimi şartı isteyen bir kadro ilanına çıkan bir üniversite haberi vardı. Bu başlı başına bir mesele. Akademik etik tartışmaları da son dönemde daha fazla gündeme geliyor. İntihallerin paylaşıldığı, duyurulduğu yeni sayfalar ve platformlar var. Sesler çıkıyor artık. Çıkmaya da devam eder zaten bu kurumsal ve toplumsal baskı hali devam ettiği sürece.

Son olarak bu 2016 sonrası dönüşüm, KHK’ler ve akademik kurumların tasfiyesi süreci genç akademisyen adaylarının eğilimlerini nasıl dönüştürdü? 2016 öncesi ve sonrası diye ayırabileceğimiz bir durum var mı sence bu eğilimler açısından?
2016 ve sonrasında KHK’ler döneminin, akademide kalma eğilimini arttırdığını düşünmüyorum. Akademiye yönelimin esas dayanağı bence daha çok gelecek, statü kaygısının etkisi. Kolay gözüküyor, emek vermeden yapılabilecek bir şeymiş gibi gözüküyor akademisyen olmak. Bu kadar intihalin artması insanlara bunu düşündürüyor: “Hiçbir şey yapamazsam akademide kalırım.” Bu bilimsel kurumların tasfiyesi süreci, aynı zamanda birçok akademisyen adayı için akademik kaygıların da tasfiyesi anlamına geliyor. Ancak ben mevcut dönüşümün akademide olanları daha fazla öfkelendirdiğini ve akademiden gönderilen insanların da geri geldiklerinde daha öfkeli döneceklerini düşünüyorum. Şimdi tek tek geri alımlar başladı. Bu insanlar geri dönecek. Tek başlarına da dönmeyecekler üstelik. Dolayısıyla önümüzdeki dönem beklentim daha yoğun duyguların, kaygıların öne çıkacağı bir dönem olacak.

Reklam
ÖNCEKİ HABER

Beren Saat, "Onur Ödülü"nü İstanbul Üniversitesi öğrencilerine adadı

SONRAKİ HABER

Mimarlar Odası Denizli Şube Başkanı Alayont: Tarihi taş binalara sahip çıkılmalı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa