05 Ocak 2020 04:40

Avrupa'nın Gündemi | Fransa’da grev sürüyor: 9 Ocak’ta sokağa çağrı

Avrupa'nın gündeminde bu hafta Fransa grevi var. Sendikalar ve ilerici siyasi partiler mücadeleyi daha da yükseltme çağrısı yaparak 9 Ocak'taki greve çağrı yapıyor.

Fotoğraf: Eren Araman/Evrensel

Paylaş

Fransa’da on binlerce demir yolu emekçisi yılbaşını grevde geçirdi. 5 Aralık’tan bu yana devam eden grevlere toplum içindeki destek yüzde 60 düzeylerinde olmaya devam ediyor ve bunun Cumhurbaşkanı Macron’un 31 Aralık’taki konuşmasında etkili olabileceği varsayılıyordu. Fakat tam tersine Fransız Cumhurbaşkanı emeklilik yasa tasarısını reddeden milyonlarca insanı hiç duymadığını ilan etti. Sendikalar ve ilerici siyasi partiler buna sert tepki vererek mücadeleyi daha da yükseltme çağrısında bulundular. 9 Ocak Perşembe günü büyük bir gösteri gerçekleştirmek için her yerde grev çağrısında bulundular.

Almanya’dan ise sayıları az olmasına rağmen büyük tekellerin ekonomi ve politikada ne denli güçlü olduklarını gösteren bir yazımız var. Britanya’dan paylaştığımız The Guardian makalesi da Avrupa’da göçe karşı tutumla ilgili. Son on yılda Avrupa’nın göçe karşı değişen tutumu, denizlerde ve göç rotalarında on binlerin ölümüne yol açmaya devam ediyor.


MACRON’NUN TAHRİKİ SOSYAL HAREKETİ CANLANDIRDI

Stephane SAHUC
Humanite

Cumhurbaşkanının yeni yıl konuşması, anlamı yüksek bir egzersiz. Ana televizyon kanallarında yayınlanan ve milyonlarca insanın izlediği on beş dakikalık bu konuşmada devlet başkanı bir bilanço çıkartır, ülkeye cevap verir ve geleceğe bir anlam yükler. Her şey kontrol altındadır: Konuşmanın özünde olduğu kadar biçiminde de, kullanılan kelimeler olduğu kadar duruşuna kadar her şey ayarlanmıştır. Ekrana yansıyan Fransızlara verilmek istenilen mesajın gerçeğidir. Fakat bu yılbaşında cumhurbaşkanının verdiği mesaj, 5 Aralık’tan bu yana ülkede haykırılan taleplere tamamen sırt dönmek oldu. Emeklilik reform tasarısı “sonuna kadar götürülecektir”, işte Fransızların aklında kalan tek mesaj budur.

KENDİNE MEMNUN BİR CUMHURBAŞKANI

Dolayısıyla CGT (Genel İş Konfederasyonu) açısından mücadeleden geri adım atmak kesinlikle olmayacaktır. Genel Sekreter Philippe Martinez, “Bu reform tasarısının durdurulmasını, yani geri çekilmesini ve var olan (emeklilik) sisteminin daha da iyileştirilmesi için ciddi bir şekilde masaya oturulmasını hâlâ istiyoruz” diye açıklama yaptı. FO sendikasında da aynı kararlılık gözlemleniyor. (Sendikanın Genel Sekreteri) Yves Veyrier’e göre “Cumhurbaşkanı tek bir sistemin, puan usulü emeklilik sisteminin kabul edilmediğini göremiyor. Toplumun buna rızasının olmadığını anlamıyor.” 

FSU sendikası ise “kendi kendine memnun olan”, “sosyal gerçekliği reddetme üzerine kapanmış” ve bundan dolayı da (ülkenin) “bloke edilmesinin sorumluluğunu taşıyacak” bir Cumhurbaşkanıyla karşı karşıya olduğumuzun altını çiziyor.

DAHA İLERİDEN BİR MÜCADELEYE ÇAĞRI

Macron konuşmasında Başbakan Edouard Philippe hükümetine “hızlı bir uzlaşma bulması” çağrısı yaptı fakat böylesi koşullarda bunun gerçekleşmesi, muhtemel bir sonuç değil. 

CGT Genel Sekreteri Philippe Martinez “Pazartesinden itibaren (emekçilerle) genel kurullar düzenleme ve mücadelenin geleceğini tartışma” çağrısını yaptı. Bir mücadele biçimine öncelik verildi; grev: “Her yerde, kamu sektöründe olduğu gibi özel sektörde de grevlere gitmek gerekiyor, ancak bizleri bu şekilde anlayabilirler”. 

FO sendikası da aynı çizgide: “Mücadele de daha kalabalık olmalıyız ve 9 Ocak’tan itibaren tüm emekçiler, gençler, yetişkinler, kadın ve erkekler, tüm meslek kollarının mücadeleye atılması gerekiyor, zira hepsi de bu tasarıdan etkileniyor.”

Sembolik ve anlamlı bir örnek olarak baro başkanları ve Paris Barosu “6 Ocak pazartesinden itibaren gerçekleşecek grev ve blokaj eylemlerinin çerçevesini sertleştirme” çağrısında bulundu. 

Yılbaşı tatilinin son bulmasıyla, sendikal mücadele yükselecektir. İktidar için yine kötü olacak başka bir şey ise okul tatillerinin bitmesiyle birlikte grevde olanlara desteğin artacak olması. (Öğretmenler içinde en güçlü olan) FSU sendikası, 9 Ocak grevinin güçlü ve azimli olacağını ifade ediyor.

Bu kararlılık aynı şekilde Ulusal Meclisteki muhalif güçlerde de gözlemleniyor. Boyun Eğmeyen Fransa Partisi’nin lideri Jean-Luc Melenchon (Macron’un) “Reformu reddeden milyonlarca Fransız’a karşı bir savaş” ilan ettiğini vurguluyor. Fransa Komünist Partisi Sekreteri Fabien Roussel ise Cumhurbaşkanının konuşmasını “daha ilerden bir mücadeleye atılmak için bir çağrı” olarak değerlendiriyor.

Macron’un konuşması “Fransızlara sükunet” getirme ve “mücadeleyi durgunlaştırma yerine, onu daha da kızıştırdı. Gazetelerin yılbaşının ertesi günü internet üzerinden yaptıkları anketlerde Cumhurbaşkanın ikna edemediğini gösteriyor. Kuşkusuz bu anketlerin bilimsel bir niteliği yoktur, fakat 9 Ocak günü gerçekleşecek mücadele, iktidarın grevleri çürümeye bırakma stratejisini tamamen altüst edebilir. 

(Çeviren: Deniz Uztopal)


MÜLTECİ ‘KRİZİ’ AVRUPA’NIN EN KÖTÜ YÜZÜNÜ TÜM DÜNYAYA GÖSTERDİ

Hsiao-Hung PAI
The Guardian

Göç, son on yılda acil bir politik sorun haline geldi. 2010’lar sadece global göçün değil hükümetlerin duvar kurma çabaları dönemi oldu. Ulusalcılığın artışı ve aşırı-sağcı dünya görüşünün normalleşmesine şahit olduk.

“Akım”, “sel”, “kriz”. Medyanın tasviri ve kullandığı dil halkın tavrını şekillendirdi. Koloniciler ve Batının askeri manevraları ile doğrudan ilintili olan küresel güneyden kuzeye göç on yıllardır devam ediyor; son on yılda ise güneyden kuzeye göçenlerin sayısı arttı. Özellikle Afrika, Ortadoğu ve Güney Asya’dan yüzbinlerce insan Avrupa’ya göç etti; Batının desteklediği kurumların sebep olduğu kronik sefalet, siyasi iktidarsızlık, savaşlar ve iklim krizinin ülkelerinde yıkıma yol açan göçmenler.

İş bulma olanakları sağlaması nedeniyle Libya her zaman aşağı sahra bölgelerinden göç aldı. 2011 Arap Baharı’nın bastırılması ve NATO’nun Libya müdahalesi sonucu kanunsuz bir toplum oluştu ve Aşağı Sahra göçmenlerine karşı nefretin önü açıldı. Birçok göçmen zorla çalışma ve işkenceden kaçarak lastik botlarla Akdeniz’i aşmaya yeltendi. Avrupa’ya vardıklarında ise güvenliğe ulaşmadılar. Aksine, beyaz, Avrupa merkezli söylemin suçladığı toplumsal sorunların sebebi olan bir “problem” oldular.

On binler denizde Avrupa’ya ulaşma çabasıyla hayatını kaybederken, Avrupa kendini bir göçmen ve mülteci ‘krizinin” mağduru olarak gördü. Avrupa merkezli yaklaşım her zaman göçün yarattığı sorunlardan dem vurmuştur. “Öteki”nin gelişinin yol açtığı bu kırılma Avrupalıda endişe ve korkuya yol açar ve Sosyalist Encarnación Gutiérrez Rodríguez’in belirttiği gibi, bu endişe ve korkuyu besleyecek sonsuz mantıksız ve ideolojik mazeretler yaratılır. 

Avrupa’ya göçü diğer kültürlerin bir “istilası” ve “medeniyetlerin çarpışması” olarak göstermek bunun bir örneğidir; bu kolonilerden gelenlerin aşağı olarak görüldüğü koloniciler dönemine benzer. Kolonicilerin uzun gölgesi hâlâ mültecilik tartışmasının üzerine düşmekte. Avrupalı için “diğeri”, “yaşam biçimini” tehdit eder çünkü mevcut oluşu Avrupa’nın zenginliğinin kaynağı olan emperyalist geçmişine işaret eder.

Son on yılda küresel olarak göç-karşıtı ve ırkçı politikaların arttığını gördük. AB Hotspots uygulamasıyla göçmenleri mülteciler ve “ekonomik göçmenler” olarak sınıflandırmaya başladı. Avrupa güney sınırlarını daha yoğun kontrol etmeye başladı ve Türkiye ve Libya’yla anlaşmalar yaptı. 2017’de yapılan anlaşmadan bu yana Libya sahil koruma birliklerine teknik destek sunan İtalya Afrikalıları Avrupa sularından uzak tutmaya çabasında.

Sivil Toplum Kuruluşlarının (NGO) arama-ve-kurtarma aktivitelerine de sınırlanmalar getirildi. Merkez-sol Demokrat Parti (PD) döneminde alınan bu önlemler aşırı-sağcı Matteo Salvini döneminde artırıldı ve günümüzde devam etmekte; sonuç olarak on binler hayatını kaybetti. 

Britanya’da Muhafazakâr Parti hükümeti ısrarla göçmen almayı reddetmiştir; Avrupa genelinde ülkelerin aldığı mülteci nüfusun sadece yüzde üçü Britanya’ya gelmiştir. 2016’da göçün en yoğun olduğu dönemde Britanya’nın aldığı mülteci sayısı 38 bin 517’dir; aynı dönemde Almanya 722 bin 370, İtalya 123 bin 432 ve Fransa 85 bin 244 göçmen almıştır. 

Birçok göçmen de bilfiil hapis hayatı yaşamaktadır. Birçok göçmen geri gönderme merkezlerinde, hiçbir suç işlemiş olmamalarına rağmen, süresiz tutulmaktadırlar. Britanya günümüzde mültecileri ve göçmenleri süresiz alıkoyan tek Avrupa ülkesidir.

Global olarak birçok insanın hareket özgürlüğü engellenirken ve suçlu konumuna konurlarken, duvarlar ve sınırlar hayatta kalma çabalarının önüne geçemez. Fransa’da Siyah Yelekler (gilets noirs) ve İtalya’da Siyah Sardalyeler (sardine nere) hareketleri mücadele ruhunun canlı ve etkin olduğunun göstergesidir. İnsanların mülteci statülerinin belirginleştirilmesini talep ederek – ve sistemin onları marjinalleştirmesine ve ayrımcılığı maruz bırakmasına engel olarak – onları destekleyebiliriz. Göçe değişik bir gözle bakmalıyız; kolonicilik ve yarattığı büyük oranda eşitsiz dünyayı değiştirecek bir alternatif.

(Çeviren: Haldun Sonkaynar)


HER KAPİTALİST ÇOK SAYIDA ÖLÜME YOL AÇAR

Jürgen LEIBIGER
Junge Welt

Almanya orta tabakanın ülkesi olarak kabul edilir; orta tabaka, ekonominin “omurgası” veya “motoru” olarak adlandırılır. 500’den az çalışanı olan en küçük, küçük ve orta ölçekli şirketler tüm şirketlerin yüzde 99’undan fazlasını oluşturmakta. Tüm çalışanların neredeyse yüzde 60’ı bu şirketlerde çalışıyor ve ekonomiye kazandırdıkları oldukça etkileyici.

Bütün bu yazdıklarımız sermayenin yoğunlaşması Marksist tezine zıtmış gibi görünüyor. Ancak bu rakamlar aynı zamanda tüm şirketlerin sadece yüzde 0,5’inin -tam olarak 16 bin 621’inin- büyük şirket sayılmasına rağmen tüm çalışanların yüzde 40’ının buralarda çalıştığını göstermektedir. Ve bu büyük şirketler Alman ekonomisinin toplam cirosunun en az yüzde 65’ini üretiyor. Tekrarlarsak, tüm Alman ekonomisinin üçte ikisi, 3.4 milyon şirketin sadece 0.016’sında yoğunlaşmış durumda!

BAŞARISIZ OLMAK İÇİN ÇOK BÜYÜK

Ekonomik kalkınmanın hızını belirleyen bu büyük şirketler ve onlarla iç içe geçmiş ve onlara bağımlı şirketlerdir. Onlarda piyasa ve finansal güç yoğunlaşıyor, ihracat endüstrisinin çekirdeğini oluşturuyorlar; araştırma ve geliştirmede belirleyici potansiyele sahipler, binlerce tedarikçi firma ve müşterileri için şartları ve piyasa koşullarını belirliyorlar ve politikanın nasıl olacağı konusunda ayrıcalıklı bir ilişkiye sahipler. Uluslararası rekabet karşısında ve yanlış yönetimin sonucu olarak dokunulmazlıkları olsa da ancak büyüklükleri ve ülkenin yapısını belirleyici pozisyonları onları başarısız olmak için oldukça büyük kılıyor.

Otomobil endüstrisi bunun güzel bir örneğidir: Tüm skandallara ve işlenen suçlara rağmen, hükümetlerin şımartılmış çocuğudur. Bir yandan Kartel Dairesi, rekabet hükümlerini ihlal etmenizi milyonlarla cezalandıracak, diğer yandan ise elektronik otomobil üretimi lehine milyarlarca avroluk sübvansiyondan yararlanacaksınız... Bu yüzyılın başlarına kadar Alman ekonomisinin kalbi “Deutschland AG” olarak biliniyordu. Merkezinde Deutsche Bank, Allianz, Commerzbank, Dresdner Bank, Münchener Rück gibi finans tekelleri ve Siemens, Daimler-Benz, RWE, Thyssen ve benzeri şirketler bulunan toplumsal yapıyı belirleyen bir ağdı. Bu karşılıklı katılımlar, karşılıklı bağımlılıklar, iş birlikleri ve kredi ilişkileri ağı, Alman ekonomisinin gerçek omurgası ve gerçek motoruydu; birkaç düzine güçlü erkeğin çemberi Almanya’nın nasıl yönetileceğini belirliyordu.

GLOBAL ‘SÜPER HÜCRE’

Deutschland AG artık tarihe karıştı. Uluslararası grupların uzun süredir tüm kıtalarda ortakları, şubeleri ve yan kuruluşları var ve uluslararası finans devleri Alman finans kurumlarına çoktan yerleşti. Federal hükümet 2002 yılında şirket hisselerinin satışından elde edilen kârı vergiden muaf tuttuktan sonra, Almanya’daki yatırım ortamı yeniden düzenlenmeye başlandı. Başlangıçta nispeten sıkı ve istikrarlı ağ çözüldü, yerini çok daha esnek bir uluslararası ağ aldı. ETH Zürih’teki (Zürih Teknik Yüksek Okulu) araştırmacılar, birkaç yıl önce bu ağı karmaşık bir veri modeli kullanarak inceledi. Dünya çapında analiz edilen 43 bin 60 uluslararası şirketten bin 318’i bu ağın çekirdeğine ait. Ortalama 20 holdingleri var ve satışların beşte dördü ile küresel ekonomiye hakim durumdalar. Bu çekirdek içerisinde sadece 147 uluslararası finans şirketinin, “süper hücresi” o sırada araştırmaya dahil edilen tüm ulusötesi şirketlerin toplam varlıklarının neredeyse yüzde 40’ını kontrol etmekte.

Hans-Jürgen Jakob’un “Dünyanın Sahibi Kim?” kitabında küresel şirketlerin en tepedeki 200 çalışanının portresi sergileniyor ve bu 200 aktörün 40 trilyon doların üzerinde serveti olduğu ortaya konuluyor. Dünyanın en büyük servet yöneticilerinden Black Rock’tan Laurence D. Fink, kendine ait olmayan yaklaşık 7 trilyon doları yönetiyor. Bu miktar, Alman devletinin brüt zenginliğinin iki katıdır ve toplam Alman “halk” veya net servetinin yaklaşık yarısına karşılık gelir. Ve Fink’in şirketi Deutsche Bank’taki hisselerin “sadece” yüzde 5,17’sine sahip olmasına rağmen, onun rızası olmadan herhangi bir karar alınamayacağı bir sır değil. 

FÜZYON DALGASI

Karl Marx, konsantrasyon ve merkezileşme süreçlerini sistematik olarak inceleyen ilk ekonomistlerden biriydi. Sermaye odaklarının sayısının giderek azaldığını gözleyerek ve buna inanarak, “Her kapitalist çok sayıda ölüme yol açar,” diye yazdı. Aslında ise odakların sayıları ve şirket sayısı arttı. Birleşme ve devralmaların tekrarlanan konsantrasyon süreçleri ve atakları olabileceğini açıklamanın tek yolu budur. Her şeyden önce, Marx’ın gözünü diktiği ve tespit ettiği, üretimdeki teknik yenilikleri içermeyen inovasyon süreci, çoğu zaman şirket kuruluşlarıyla ilişkili olan yeni ürünlere yol açar. Bu aynı zamanda, çeşitli ekonomik sektörlerdeki sermaye yoğunlaşmasının farklı olmasına ve artan yoğunlaşma aşamalarına ek olarak, yoğunlaşmaya karşı eğilimler olabilmesine de yol açar.

İleriye doğru son itme, örneğin dijitalleşme ile oluyor; çok sayıda yeni şirketle yeni bir ekonomik sektör ortaya çıktı. Gerçi böylece bazı ürünler eski haline gelir ve onları üreten şirketler pazardan kaybolur (Joseph A. Schumpeter’in ünlü “yaratıcı yıkımı”), ancak şu anda gelişme, yıkımdan daha baskın görünüyor. Bununla birlikte, dijital ekonominin küresel devlerinin konsantrasyon potansiyellerini sınırına vardırması sadece bir zaman meselesi olacaktır. Bu süreç bazı bölgelerde halihazırda gerçekleşmektedir de zaten. Ve her ekonomik krizde olduğu gibi, gelecek kriz de yeni bir iflas, birleşme ve devralma dalgasının başlangıcını işaret edecektir.

(Çeviren: Semra Çelik)

 

Reklam
ÖNCEKİ HABER

Samsun’da İş Bankasına sendika düşmanlığı tepkisi

SONRAKİ HABER

Elazığ ve İstanbul'da Evrensel'e destek: Evrensel’in suç ortağıyız

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa