02 Ocak 2020 04:19

Körfez'de kriz manzaraları: Çaresizlik mi, yoksa fırtına öncesi sessizlik mi?

Körfez'de çalışma hayatı sigortasız, güvencesiz, merdivenaltı tekstil atölyeleri, "yevmiye hesabı" işlerdir.

Fotoğraf: Fırat Turgut/EVRENSEL

Paylaş

Adem KARA
Kocaeli

"Kocaeli’de milli gelir kişi başı 18 bin dolara ulaştı. Şu an Kocaeli Avrupa’daki birçok şehirden çok daha ilerde. Türkiye’de milli gelir sıralamasında Kocaeli ikinci durumda. Kocaeli üreten ve kazanan bir il…" Bu sözler Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2019 Mart yerel seçim öncesi sarf ettiği sözler. Evet, Kocaelililer üretmeye devam ediyor. Her gün zenginlik üretiyoruz. Peki, bu zenginlikten 165 bin nüfuslu Körfez’de yaşayan işçi ve emekçilerin payına ne düşüyor? Kocaeli’nin diğer ilçelerinin durumu da herhalde farklı olmasa gerek… Evet, adaletin olmadığı, sömürünün had safhaya çıktığı ve eşitsiz bir toplum düzeni var. Kapitalizm işçi ve emekçileri yokluk ve yoksullukta çok iyi eşitliyor.

Körfez’de gündüz çaldığınız kapıyı genellikle kadınlar açar. Geçim sıkıntısı ile birlikte son dönemlerde kadınların çalışma hayatına daha çok dahil olduğunu bilmekle birlikte, hâlâ “ev hanımı” oranı epey yüksektir. Çalışma hayatı dediysek de sigortasız, güvencesiz, merdivenaltı tekstil atölyeleri, “yevmiye hesabı” işlerdir.

Öğle saatleri 4 katlı binadayız. Ama bu kez kapıyı açan Ahmet, 35’li yaşlarında. Merdivenlerde halılar var. Belli ki aile apartmanı. “Nasılsın iyi misin?” sorumuza “Nasıl olayım işsizim. Üç aydır iş yok, inşaat sektörü bitti, biz dört kardeş evdeyiz, bir yere çıkamıyoruz” dedi. Yüzündeki öfkeyi ve ne yapacağını bilememe halini herhalde kim olsa görürdü...

Başka bir kapıdayız. Kapıyı açan Zeynep. Bizi sıcak karşılıyor. Kriz diyoruz, işsizlikten zamlardan, asgari ücretten, geçim derdinden, intiharlardan bahsedince biraz gülümsüyor. Ve başlıyor anlatmaya: “Senin söylediklerini biz yaşıyoruz, eşim asgari ücretle çalışıyor. Evde 7 kişiyiz. Nasıl geçiniyoruz Allah bilir. Zor, geçim çok zor.” Daha sonra gülerek: “Sanki ben çalışıyorum, işten atılacağım korkusu var” diyerek eşiyle birlikte işsizlik korkusunu nasıl yaşadığını söylüyor.

Dışarıda hafif rüzgar var. Hava soğuk. Başka bir evin kapısını tıklıyoruz. Kapıyı genç bir kadın açıyor. Evde ağlayan küçük bir çocuk, burnu akıyor. Anlaşılan hastalanmış. Bu ev diğer evler gibi içeriden gelen sıcak hava yok, ev buz gibi... Kadın ve çocuk üst üste hırkalar giymiş. Halini vaktini sorunca gözleri doluyor. Eşinin uzun zamandır işsiz olduğunu, taşeron bir firmada asgari ücretle yeni işe başladığını anlatıyor. 

Hava öğleden sonra biraz ısınıyor. Evde çocuk sesleri var. Oyun oynuyorlar. Yine genç bir kadın kapıda. Kucağında bebeği, “Hoş geldiniz” diyor. Sohbet ediyoruz. Para bulamadığını anlatıyor. Eşinin günlük ekmek parası olarak bıraktığı para dışında para olmadığını söylüyor: “Eşim asgari ücret alıyor. Kayınbabam yardım etmese biz perişan oluruz. (Aylık gıda alışverişini kayınbabası karşılıyormuş) Öyle tek maaşla geçim mümkün değil. Çocuklarımın gofret isteğini bile karşılamaz olduk. Hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değil…”

"ÇOCUKLARIMIN İNTİHAR ETMESİNDEN KORKUYORUM!"

Ev yeni ama yoksul bir mahalledeyiz. 50’sinde bir teyze kapıyı açıyor. Konu genç işsizlik olunca öfke tavan yapıyor. İçeriden çocuklarına sesleniyor. İkisi de üniversite mezunu olan çocukların aylardır işsiz olduğunu, başvurmadıkları yer olmadığını anlatıyor. Onlar okusunlar diye hasta haliyle yıllarca çalıştığını belirterek, “Sonucu bu olmamalı, çocuklarımın geleceği yok. Onların intihar etmesinden korkuyorum, bunları yaşıyorum, ilaçla ayakta duruyorum” diyerek içindekileri döküyor.

"DÜZEN BOZUK ABİ…"

Yürümeye devam ediyoruz. “Abi sen burada ne yapıyorsun?” diye laf atan Hasan, davet ediyor. Dükkanın önünde oturuyoruz. Muhammet, Hasan ve Sinan. Üçü de 18 yaşında. Hasan kendine küçük bir market açmış, biraz baba desteği, biraz birikimiyle yapmış. Market dediğimiz de köy bakkalı misali bir dükkan. Muhammet çalışmıyor. Sinan iş için kaç yere başvurmuş, dönüş alamayınca bir lojistik firmasında yevmiye usulü çalışıyor. Sohbet sohbeti açıyor. Muhammet AKP Gençlik Kollarının yaptığı bir toplantıya katılmış. Ankara’dan gelen konuşmacıya Kocaeli Üniversitesi öğrencisi Salih, “Beni rahatsız eden olaylar var. Memlekette her gün insanlar ölüyor, kadınlar öldürülüyor. Cerenler, Özgecanlar ölüyor. Bir adaletsizlik var, hırsızlık var, yoksulluk var...” diyerek tepki gösteriyor. Memlekette yaşananlardan dolayı huzursuz olduğunu ve tahammülü kalmadığını dile getirerek yerine oturuyor. “Başkan” dedikleri konuşmacı ise bu tepki karşısında “Haklısın” deyip, durumu geçiştiriyor. Başka bir genç ise bedelli askerlik üzerinden itirazını dile getiriyor. Yine Ankara’dan gelen başkan, “Bedelli askerlik parası olan için çıkarıldı” cevabını veriyor. Muhammet öfkeli, bazı şeylerin ters gittiğini söylüyor. Körfez belediyesinde gelenin yolsuzluk, hırsızlık yaptığını dile getiriyor. “Düzen bozuk abi, ben gelsem aynısını ben de yaparım” diyor. Sinan ise meslek lisesinden mezun olmuş. “Askere gidene kadar çalışmam lazım” diyor. Gururlu bir genç. “Kimseye el açmam” diyor. AKP’de tanıdıkları olmasına rağmen onlardan iş istememiş. “Ben yapamam” diyor.

"BİZ NE KADAR DEĞİŞMESİNİ İSTERSEK, DEĞİŞİM O KADAR OLACAK"

Hasan müşteri ile ilgilendiği için çok konuşamıyoruz. Hasan ise “Dilenci” sayısında müthiş bir artışın olduğunu dile getiriyor. Her gün onlarca kişinin “dilenmek” için markete geldiğini ve vatandaşın bu durumunun kaygı verici olduğu söylüyor. “Bu ülke düzelir mi, nasıl düzelecek” diye sorunca üçü de umutlarının olmadığını dile getiriyor. Ama bu şekilde gitmeyeceğini de ekliyorlar. Sinan öfkelenerek “Yaşlılara ikramiye yatsın memleket hemen düzeliyor. AKP güzellemesi başlar!” diyor. Sanırım bir dönem AKP’ye bulaşmış gençler, belki de öfkeleri ondan. Ama büyüklerine epey kızgınlar. Son söz bize kalıyor: “Biz ne kadar değişmesini istersek, değişim o kadar olacak” diyerek oradan ayrılıyoruz.

Ertesi gün, hava daha da soğuk... Kış kendini hissettirmeye başladı... 60’lı yaşlarda şiveli konuşan bir abla karşılıyor. Urfa Viranşehir’den gelmişler. İlk ben başlıyorum konuşmaya. Birden ağlamaya başlıyor. Susuyorum. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Genç bir kadın daha var sonradan gelini olduğunu anlıyoruz. Gözyaşı durmuyor. Hasta olduğunu, para olmadığı için iki haftadır ilaç alamadığını söylüyor. Çocukları gurbete gelince o da peşlerine takılmış. Sorsam da ne işle meşgul olduklarını öğrenemiyorum. Ağlamaklı haliyle kendilerini bu durama düşürenlere lanet okuyor. Elini yukarı kaldırıp beddualar ediyor. Bu yoksul haliyle çay ikram etmeye çalışıyor. Başka zamana diyerek oradan ayrılıyoruz.

"BU BÖYLE DEVAM ETMEYECEK!"

Başka bir kapıdayız… “Eşime alıyorum, onların işyerinde zam tartışması var, o okur” diyor. Ayak üstü sohbeti bilerek uzatıyorum, sorular soruyorum. Başından geçen küçük küçük olayları, gördüklerini yaşadıklarını anlatıyor. Gündemi takip ettiğini anlıyorum. Tam oradan ayrılırken son sözü bu defa biz değil de o söylüyor: “Bak kardeşim, ben huzursuzum. Evin içinde öfkeden bazen ne yapacağımı bilemiyorum. Bunu sadece ben de değil, komşularımda da görüyorum. Yaşadıklarımız normal değil, biz sessiz durduğumuz için bunlar yaşanıyor. Bu böyle devam etmeyecek. Yeter diyorum bazen, sokağa çıkmalıyız, durdurmalıyız diyorum. Bunu ancak biz yapabiliriz.” Öfke ve gülümsemeyle bir arada kapıyı kapatıyor...

“Bugüne biz 1 yılda mı geldik?” sorusuna cevabım tabii ki hayır. Ama zenginliğin daha az kişinin elinde birikmesine, yoksulluğun ise daha çok kişiyi kapsamasına sebep olan bir süreklilik var... Küçük küçük nicel durumun, bugün nitel duruma dönüşmesini görüyoruz. Kriz daha derinden hissedilmeye, artık dayanılmaz bir duruma dönüşmeye başlamış diyebiliriz. Homurdanma her geçen gün daha fazlalaşıyor... Bu yaşananlar çaresizlik mi, yoksa fırtına öncesi sessizlik mi?

Reklam
ÖNCEKİ HABER

İstanbul Üniversitesi yemekhanesinde çalışan 39 taşeron işçi çıkarıldı

SONRAKİ HABER

Basın meslek örgütlerinden 2020 dilekleri: Dayanışmanın örgütlendiği bir yıl olacak

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...