19 Aralık 2019 05:19

ABD, soğuk denizlere Kanal İstanbul’dan mı çıkmak istiyor?

Kanal İstanbul, bölgede büyük sorunlar yaratmasının yanında Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nin dayanaklarını da bozma tehlikesi taşıyor mu? Gelin günlerdir tartışılan bu konuya tarihsel süreciyle bakalım.

Görsel: DHA

Paylaş

Utku Deniz EREN
İstanbul

Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras ile yanında bulunan Suad Davaz, Numan Menemencioğlu, Asım Gündüz ve Necmeddin Sadak tarihi bir sözleşmeye imza attıklarının farkındaydı. Bir ay süresince devam eden müzakereler boyunca, her ne kadar ellerini güçlü hale getiren siyasal koşullar olsa da gerilimin tırmandığı anlar yaşanmıştı. İki önemli kırmızı çizgileri vardı; öncelikle boğazları yine Türkiye toprağı haline getirmek istiyorlardı. Bir de Karadeniz’i güvenli hale getirecek koşulları yerine getirmek kritik önem taşıyordu. Bunları dünyanın genel durumu ve savaşın gün geçtikçe yaklaşmasının etkisiyle elde edebilmişti.

İmzadan sonra Aras’ın yaptığı konuşma bir zafer nutku olsa da bir yandan da tavizler verildiğini kabul ediyordu.

21 Temmuz 1936 tarihli Ulus gazetesinde yayımlanan beyanatında şu ifadeler vardı:

“Bu neticeye erişmek için bizlerden her birimiz tarafından mühim tavizlerde bulunmak icap etti. Herhalde Türkiye en az tavizlerde bulunan devletlerden biri değildir. Memleketim münhasıran milli olabilecek fakat bir teşrikimesai neticesi olmasını tercih ettiği tarzı halle erişmek içindir ki, en mukaddes haklarında fedakarlıklara katlanmıştır.”

Buruk bir sevinç yaşadığı belliydi. Ancak yine de bu Türkiye ve Karadeniz açısından hem kritik hem de başarılı bir sözleşmeydi.

İşte bugün Kanal İstanbul’la gedik açılmaya çalışılan Montrö Boğazlar Sözleşmesi buydu.

LOZAN’DA ÇÖZÜLEMEYEN BOĞAZLAR SORUNU

Lozan Anlaşması, pek çok başarılı maddesine karşın boğazlar konusunda kati bir sonuç ortaya koymamıştı. Temmuz 1923’te imzalanan anlaşmayla boğazlar askersiz hale getirilmişti. Her ne kadar Türkiye toprakları içinde görünse de aslında asker bile bulundurulamıyordu. Dahası boğazdan geçecek gemilerin kontrolü dahi Türkiye’de değildi. Milletler Cemiyetine bağlı, uluslararası bir boğazlar komisyonu kurulmuştu. Bir madde, güya Türkiye’nin haklarını güvence altına alıyordu; Türkiye askeri açıdan tehlike içerecek bir durumla karşılaşırsa, İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya yardım edecekti. Fakat bunun kağıt üzerinde kalacağını tahmin etmek güç değildi, büyük savaşta bu tür anlaşma ve ilkeler bir bir çiğnenmişti.

Nihayetinde Lozan’dan ayrılırken, Türkiye tam kalbindeki boğazları alamamış, gelip geçecek gemilere ilişkin söz hakkı elde edememişti.

Bu durum tam 13 yıl sürdü…

Bu esnada Türkiye’nin bazı girişimleri, denemeleri, konuyu tartışmaya açma gayretleri oldu. Ancak meselenin ciddiyetle masaya yatırılması için dünya konjonktürünün değişmesi gerekiyordu. Yavaş yavaş yeni bir savaşın ayak sesleri duyulup güvenlik ihtiyaçları değişmeden Türkiye’nin bu konuda adım atacak şansı olmayacaktı.

Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, göreve geldikten sonra bu konudaki çalışmalarını yoğunlaştırdı. Her şeyden önce savaş günbegün yaklaşırken “silahsızlandırma” konusunu devreden çıkarmak istedi. Nisan ve Eylül 1935’te konuyu Milletler Cemiyetine taşıdı. Bir yandan da ülkelerle ikili temaslar devam etti. Rusya ve Yunanistan, Türkiye’nin destek bulabildiği ilk ülkeler oldu. Sonrası geldi. 

MUSSOLİNİ İKİ YIL GEÇ İMZALADI

Temsilciler, Montrö’ye büyük bir öz güvenle gitti. Şartlar uygundu ve istediklerini alacaklarını umuyorlardı. Görüşmeler 22 Haziran’da başladı ve 20 Temmuz’a kadar sürdü. Uzun tartışmaların ardından 29 madde, 4 ek ve 1 protokolden oluşan sözleşme ortaya çıktı. Başta tek pürüz İtalya’ydı. Mussolini sözleşmeyi imzalamadı. Ancak bu tavır iki yıl sürdü. 1938’de İtalya da sözleşmeyi imzaladı.

Montrö Sözleşmesi Türkiye’nin boğazları gerçek anlamda elde etmesini sağladı. Uluslararası Boğazlar Komisyonu feshedilmişti, bundan böyle yetkiler Türkiye’deydi. Artık savaş gemilerinin boğazlardan geçişi ciddi protokollere bağlıydı. Savaş gemileri ancak gündüz geçebilecekti. Denizaltılar gündüz ve yüzeyden ilerlemek zorundaydı. 15 bin tonu aşan savaş gemileri Karadeniz’e giremeyecekti. Dahası Karadeniz’e girecek savaş gemilerinin toplamı kıyısı olmayan bir ülke için en fazla 30 bin ton olabilecekti. Savaş gemileri ancak 21 gün kalabilecekti. Türkiye savaşta değilse, savaştaki ülkelerin gemileri boğazlardan geçemeyecekti. Türkiye savaştaysa, geçecek gemilerle ilgili kararı kendisi verecekti.

Karadeniz, kıyısı olan ülkeler için güvenli hale geliyordu.

ABD SOĞUK DENİZLERE ÇIKMAK İSTİYOR

Fakat tüm bunlara rağmen sözleşme Türkiye’yi boğazlara tam hakim hale getiremedi. Zira Montrö’ye göre barış dönemlerinde gemiler boğazlardan serbestçe geçebilecekti. Türkiye bunların yükleri konusunda söz sahibi değildi, kılavuz kaptan edinmeye de zorlayamayacaktı. Savaş gemisi olmadığı sürece gemiler gelip geçecekti ve bu süreç boğazların tarihinde kazalara, yangınlara, karaya oturmalara sebebiyet verecekti.

Tabii sözleşmenin yarattığı heyecan dalgasında bu çok önemsenmedi. İmza haberi alınır alınmaz Türkiye’nin dört bir yanında, sabaha kadar süren gösteriler yapıldı, marşlar söylendi, tezahüratlar dinmedi. Türkiye boğazları Lozan’dan 13 yıl sonra almıştı.

İşte bugün Kanal İstanbul’la birlikte açılmak istenen gedik, İstanbul’dan ziyade Montrö Sözleşmesi üzerinde açılıyor. Zira jeopolitik olarak bu kadar önemli bir bölgede atacağınız adımların hangi prosedür ve protokollere dayanacağı çok önemli. Teknik olarak Kanal İstanbul, Montrö kapsamına girmiyor. Peki savaş gemilerinin geçişi ne olacak, savaş uçakları ne olacak, denizaltılar ne olacak; peki Türkiye, peki Karadeniz ne olacak gibi sorulara ise ısrarla yanıt verilmiyor.

İki şeyi biliyoruz: Birincisi, Montrö’yü delecek bir kanal açılıyor. İkincisi, ABD on yıllardır soğuk denizlere çıkmak istiyor.

ABD KARADENİZ’İ "İÇ DENİZİ" YAPMAK İSTİYOR

Aslında Montrö’yle ilgili en önemli tartışma 2016’da yaşandı. ABD Senatosuna bir yasa taslağı geldi. Yasa taslağı Türkiye’yi doğrudan ilgilendiriyordu. Taslağa göre, Montrö Sözleşmesi’nin ömrü dolmuştu, yasanın tekrar düzenlenmesi gerekiyordu!

ABD, Montrö’yü fiili olarak delmeye de çalıştı! Haluk Dural’ın Odatv’de yayımlanan yazısında hatırlattığı gibi, ABD Türkiye Büyükelçisi Ross Wilson, 3 Mart 2006’da yaptığı açıklamada, “Montrö Antlaşması oldukça açık. Ve biz Karadeniz’in uluslararası sularda bulunmasından kaynaklanan haklarımızdan yararlanmak istiyoruz. Yani gerektiğinde gemilerimiz buraya girebilir” diye konuştu. ABD’nin tutumu sonraki süreçte de değişmedi. Dural’ın aktardığı gibi, Amerika daha sonra Mercy isimli gemiyi 2008’deki Rusya-Gürcistan Savaşı sırasında Karadeniz’e sokmak istedi ancak Deniz Kuvvetleri tonaj kurallarına uymadığı için gemiyi boğazlara sokmadı.

Akdeniz’i neredeyse bir “iç deniz” gibi kullanan, çıkarmalarına ve işgallerine uzanan bir yol olarak gören ABD, aynı şeyi Karadeniz’de de temin etmek istiyor.

Reklam
ÖNCEKİ HABER

19 Aralık Katliamının üzerinden 19 yıl geçti: Cezasızlık devlet politikası

SONRAKİ HABER

Prof. Dr. Christoph Scherrer: Ticaret alanında şovenist retorik yaygınlaşıyor

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa
Evrensel Ege Sayfaları
EVRENSEL EGE

Ege'den daha fazla haber, röportaj, mektup, analiz ve köşe yazısı...