17 Aralık 2019 04:44

Birleşik Krallık seçim sonuçları üzerine: ’70’lere dönmek mi kaybettirdi?

Arif Bektaş, İşçi Partisinin seçim yenilgisini üç başlıkta ele aldı: “70’lere geri dönüş” eleştirileri, İşçi Partisinin işçiler içindeki varlığı sorunu ve Brexit’in temel meselelerin önüne geçmesi.

Fotoğraf: Arif Bektaş / Evrensel

Paylaş

Arif BEKTAŞ
Londra

İngiltere, Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda’dan oluşan Birleşik Krallık’ta 12 Aralık’ta “tarihi” bir seçim gerçekleştirildi. “Tarihi” dememizin sebebi, hem Brexit (AB’den ayrılma) gibi tarihi bir meselenin ortada olması ve hem de “sosyalist” söylemlerle ortaya çıkan, 2015 yılından bu yana İşçi Partisinin lideri olan Sol Kanat Milletvekili Jeremy Corbyn’in seçimi büyük bir yenilgi ile kapatması oldu.

Corbyn, 1983 yılından bu yana, Londra’da Türkiyelilerin de yoğun yaşadığı Islington bölgesinden ve bölgede kullanılan oyların en az yüzde 70’ini alarak milletvekili seçiliyor. Bu seçimde de böyle oldu. Yani temsil ettiği bölge halkından büyük destek aldı. Ancak ülke genelinde sonuç farklı oldu. Öte yandan seçim sonuçlarıyla ilgili, özellikle İngiltere dışından yapılan analizlerde, burada sermaye basınının öne sürdüğü propagandadan etkilenen yorumlar dikkat çekiyor. Bu nedenle seçim sonuçlarını birkaç başlık altında daha ayrıntılı incelemek önemli.

‘70’LERE GERİ DÖNÜŞ’ PROPAGANDASI

Sosyal adalet, sosyal haklar, kamulaştırma, asgari ücretin arttırılması, haftalık çalışma saatlerinin düşürülmesi, sosyal konutların yeniden inşasının hızlandırılması, sağlık ve eğitime özel bir önem vererek daha fazla bütçenin aktarılması, çevreye duyarlı politikaları hayata geçirmek... Bunları gerçekleştirmek için, ülkedeki en zengin yüzde 5’ten daha fazla vergi almak Corbyn’in ve İşçi Partisinin seçim manifestosunda yer alan bazı vaatlerdi. Aslında İşçi Partisinin programı, hâlâ Tony Blair’in “Yeni İşçi Partisi” olarak isim değişikliğine gittiği “3. yol” programıdır. Yani parti programı değişmedi. Değişiklik partinin, iktidar olursa 5 yıllık icraatlarını anlattığı seçim manifestosundaydı. Yoksa parti, Afganistan, Irak işgallerinin baş mimarı olan Blair’in zihniyetinde bir programa sahip olmaya devam ediyor. 

Zaten tartışılan da partinin programı değil, seçim manifestosu oldu. Bu manifestoda vadedilenler, burjuvaziyi oldukça rahatsız etti. Sermaye çevreleri ve basını, Corbyn’in “ülkeyi ’70’lere götürmeye çalıştığı” propagandasını yapıyordu. Yani ’70’lerdeki gibi “kavga, gürültü” olacaktı. ’70’lerde kavga, işçi sınıfının burjuvaziye karşı verdiği mücadele idi. Özelleştirme saldırılarına karşı işçi ve emekçiler sokaklara dökülmüş, elde sopalarla kendisine saldıran polise karşı kıran kırana bir mücadeleye girmişti.

O dönemlerde, Birleşik Krallık’ın nüfusu 55 milyon civarındayken 12 milyon sendika üyesi işçi vardı. Şimdi ise 64 milyonluk ülkede 6 milyon işçi, sendikalara üye. Thatcher ve hükümeti, önce özelleştirmelere hız verdi ve işçileri kanla bastırmaya çalıştı ve daha sonra da sendikal yasalarda değişiklikler yaparak, işçilerin sendikalara üye olmasını engellemeye çalıştı. Major, Blair, Brown ve Cameron iktidarlarında da yeni sendikal yasalarla işçilerin grev yapmasını zorlaştıracak yasalar devreye sokuldu. Bu arada Blair ve Brown, İşçi Partisi iktidarlarıydı.

’70’lerde, halkın en az yüzde 20’si sendikalı ve haklarını korumak için mücadele içindeydi. Maden İşçileri Sendikası Genel Başkanı Arthur Scargill’in bir çağrısıyla yüz binler sokaklara dökülüyordu ve yer yer de haklarını koruyordu, başarılar elde ediyordu.

İşçi sınıfının bu kavgacı ve mücadelede kazanımlarını korumuş olması, bugün yapılan propaganda ile aynı yola girmenin bir “Geriye dönüş” olarak ifade edilmesine dönüştü. Burjuvazi ve patronlar için, onların çıkarlarına dokunulduğu için “Geriye dönüş” olarak ifade edildi. Yine burjuva basını, (Ki bu basın yayın organlarının sahipleri ülkenin en zenginleridir.) sürekli Corbyn ve ekibinin “Ülkenin güvenliği için tehdit” teşkil ettiğini öne sürmeleri, aslında kendilerinin ve paralarının geleceğinin tehdit altında olduğunun bir göstergesi.

KAZANIMLARI KORUMAK YA DA DAHA İLERİDEN MÜCADELE 

’70’ler dahil, 1945’ten sonra elde edilen kazanımların korunması mücadelesi verildi. Çarlık Rusya’sında gerçekleşen Bolşevik Devrimi ve daha sonra Sovyetler Birliği’ndeki hızlı ve halk yararına gelişmeler, Britanya işçi sınıfını da harekete geçirdi. Bunun sonucu olarak, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Britanya’da ciddi kazanımlar elde edildi ve halkın refah düzeyi hızlı bir şekilde yükseldi.
Sosyalizm mücadelesinin Britanya’da da zaferle sonuçlanmaması için İngiliz burjuvazisi, işçi sınıfının mücadelesi karşısında yer yer çaresiz kalıyor ve talepleri karşılıyordu. Sağlık ve eğitimin herkese ve ücretsiz olarak verilmesi bu tarihlere denk düşüyor. Burjuvazi her şeyi verebilirdi, yeter ki sosyalizm talebi ülkede yaygınlaşmasın.

Günümüzde ise yeni kazanımlar için değil, var olanı korumak için mücadele veriliyor. Corbyn ve ekibi de zaten bunun ötesine gitmiyordu. Fakat, özelleştirilmiş devlet mallarının tekrar kamulaştırılması vaadi sermayedarları epey tedirginleştirdi. Çünkü bu vaat, daha önce kaybedilen ve şimdi de tekrar elde edilmek üzere kolların sıvandığı bir vaat durumundaydı. Diğerlerinin hepsi, daha önce kazanılmış hakların korunmasına ilişkindi. Kamulaştırma isteği ise, sermayenin tüm gücüyle mücadele etmesi gereken bir alan oldu. Sermaye sınıfı, özelleştirilmiş devlet şirketlerinin tekrar kamulaştırılmasını “Kaybedilen bir cephe” olarak görüyor ve önemini biliyordu.

İŞÇİLERE ANLATILAMADI

12 Aralık seçimlerini ve ortaya çıkan sonuçları, iki sınıfın amansız mücadelesi ve onların politik oluşumlarının tutum ve yaklaşımları üzerinden değerlendirmezsek hataya düşeriz. İşçi Partisi, bunları işçilere anlatmaktan uzak bir partidir. Böyle bir derdinin olmadığı da bir gerçektir. İsminin aksine bir işçi sınıfı partisi değildir. Bir burjuva partisidir.

“Politikacıların hepsi aynı” yaklaşımı Birleşik Krallık’ta da yaygın. Aslında Jeremy Corbyn ve parti içinde küçük bir grubu oluştursa da onun ekibi, diğer burjuva politikacılarından farklı olarak, sosyal devlet vadeden ve halkın refah düzeyini arttırmaya dönük taleplerde bulunan bir politika izliyor. Fakat bu işçi ve emekçilere anlatılmadı. Diğer İşçi Partili liderler gibi olduğu düşünüldü. Basın toplantıları ve az sayıda yapılan mitingle politikalarını anlatan İşçi Partisi, işçi ve emekçilere ulaşamadı. Toplumsal mücadeleler içinde yer almadı. Ülkede en yakıcı sorunlar haline gelen sağlık ve eğitime yönelik saldırılar karşısında ya parlamentoda açıklama yaptı ya da bir televizyona çıkıp anlatmaya çalıştı.

Mücadele eden emekçilerle sokağa çıkmadı. Bu zaten her zaman diğer politikacılar tarafından da izlenen bir yöntemdir. Böyle olunca da, işçi ve emekçiler “Politikacıların hepsi aynı” yorumlarını yaptı.

Fabrikalarda, mahallelerde ve mücadele alanlarında halkın içinde hiçbir çalışma yapmayan, onları aydınlatmayan, örgütleri olan sendika ve kitle örgütlerine yönlendirmeyen, sendikal ve örgütlenme haklarına yönelik saldırılara karşı mücadele etmeyen bir partinin televizyon ekranlarında nutuk atmasına işçi ve emekçiler güven duymamakta haklılar. Onun içindir ki; İşçi Partisinin 100 yıllık kaleleri bile yıkıldı. İşçilerin yoğun olduğu şehirlerde bile parti tarihinde ilk kez kayıp yaşadı. 

BREXIT, TEMEL TALEPLERİN ÖNÜNE GEÇİRİLDİ

Öte yandan Brexit; sağlık, eğitim, sosyal konut ve ücretlerin arttırılması talebinin önüne geçti. Yani, üç buçuk yıl önce halkın referandumla karar verdiği “Avrupa Birliği’nden ayrılma” meselesi, ülkede artık bir bıkkınlık yaratmıştı.

AB’den çıkmak ya da çıkmamak konusunun, işçi ve emekçiler açısından önemli bir değişiklik yaratmayacağı açık. Karar ne olursa olsun sermaye, işçi ve emekçilere her zaman olduğu gibi daha fazla yüklenmenin yollarına bakacak. Şimdi seçimi kazanan ve 650 sandalyeli parlamentoda 365 sandalyeyi alarak tek başına hükümeti kuracak olan Boris Johnson, AB’den 31 Ocak’ta kesin çıkılacağını söylüyor.

Johnson ve masanın karşısında oturan AB Komisyonunun işçi ve emekçilerin yararına bir Brexit gerçekleştirmeleri beklenmiyor. AB’den ayrılığı, her iki taraf da kendi sermayesinin çıkarlarını gözeterek yapmaya uğraşıyor. Bu da işçi ve emekçilere yeni saldırılar anlamına geliyor. 
Seçimlerde ise Birleşik Krallık halkları, Brexit’i gerçekleştireceğini söyleyen Johnson’a oy verdi. Ülkede ciddi bir yoksullaşma olmasına rağmen, sağlık, eğitim, sosyal haklar, sosyal konut ve daha fazla işçi ücreti talebi karşılık bulmadı, ama “Brexit’i gerçekleştirelim” vaadi karşılık buldu.

Son 10 yıllık istatistiklere baktığımızda, halkın ne kadar çok yoksullaştığını görebiliyoruz. Örneğin; 2004 yılında ilk kez Birleşik Krallık’ta bir aş evi açıldı. 2011’de bu sayı 100 oldu. 2012’de 252’ye yükselirken, günümüzde 2 bin 36 tane var. Bu aş evlerinde ihtiyaç sahipleri 2009’da toplam 40 bin koli yiyecek alırken, bu sayı 2019’da 1 milyon 600 bine ulaştı. Evsiz çocuk sayısı dahi 2009 yılında 71 bin 460 iken, 2019 yılında bu sayı 136 bine çıktı.

Birleşik Krallık’taki en zengin 600 aile servetlerini 2010 yılından bu yana tam iki katı arttırırken, yeni mezun olan bir öğretmen 2010 yılında 21 bin 500 sterlin yıllık maaşla işe başlarken, 2019 yılında mezun olan öğretmenler 22 bin sterlinle işe başlıyor. 2010 yılında yeni mezun olan bir hemşire 22 bin sterlin yıllık maaşla işe başlarken 2019 yılında bu rakam değişmedi.

Yani, “Kriz var, hepimiz bunun içindeyiz, fedakarlık yapalım” diyenler, emekçilerin maaşlarını yükseltmezken daha fazla insanı aş evlerine muhtaç bırakıp, daha fazla çocuğun evsiz kalmasına neden olurken zenginler, zaten aşırı fazla olan servetlerine bir o kadar daha katmışlar.
Bütün bu gerçekler emekçilere doğru anlatılsaydı, doğru yöntemlerle; doğrudan işçi ve emekçilerin içine girerek ve örgütlenerek yapılsaydı, Kuzey İngiltere’deki işçi kentleri Brexit’e değil, kendi sorun ve sıkıntılarının çözülmesine bir adım da olsa daha yakın olan Corbyn ve İşçi Partisinin manifestosuna oyunu verebilirdi.

Reklam
ÖNCEKİ HABER

Fransa'da emeklilik reformuna karşı grevler 12. gününde sürüyor

SONRAKİ HABER

EMEP heyeti Elazığ'da incelemede bulundu: Hamaset söylemi can kaybının önüne geçemez

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa