30 Kasım 2019 05:31

Doç. Dr. Behlül Özkan: Dış politika sorunlarını artık tartışamıyoruz

"Türkiye’de Milli Vatanın İnşası" kitapçılarda yerini aldı. Kitabın yazarı Doç. Dr. Behlül Özkan ile kitabı konuştuk.

Doç.Dr. Behlül Özkan

Paylaş

Şerif KARATAŞ
İstanbul

İktidarların muhalefeti şekillendirmek ve içerideki muhalif unsurları arkalarına destek olarak çekmek için dış politikayı kullandığını belirten Doç. Dr. Behlül Özkan, Türkiye’nin dış politikasında gelişmeleri işaret ederek, “Türkiye’nin dış politika sorunlarını artık tartışamıyoruz. İktidarın aldığı konum, “vatanseverlik”.  Buna karşı yapılan en küçük eleştiriyse “vatan hainliği”, olarak damgalanıyor” ifadelerini kullandı.

Siyasal İslam, Türkiye Siyaseti ve Dış Politikası üzerine çok sayıda akademik çalışması yayımlanan Behlül Özkan, Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde Öğretim Görevlisi olarak çalışıyor. Özkan’ın kitabını Türkçeye Dâra Elhüseyni çevirdi. Türkiye’de Milli Vatanın İnşası adlı kitabı Kırmızı Kedi Yayınevi etiketiyle okur karşısına çıktı. Özkan’la kitabını konuştuk.

Türkiye’de Milli Vatanın İnşası kitabınızda neyi anlatmak istediniz?

Türkiye’nin ulus devletleşme süreci, ulusal birliği ve yeni bir vatan kurulması süreci sadece Türkiye’ye mahsus bir süreç değil. Türkiye hatta bu coğrafyada özellikle Balkanları düşünürsek, aslında geç oluşmuş ulus devlet. Bunun en önemli sebebi, Osmanlı İmparatorluğunun merkezini oluşturması. Yani Türk milliyetçiliği çok geç oluşmuş bir milliyetçilik, mesela Sırp, Yunan milliyetçiliği ile karşılaştırıldığında… Osmanlı İmparatorluğundan, Türkiye Cumhuriyeti’ne geçişin tarihi yazıldı. Kitapta şunu anlatmaya çalıştım: Biraz siyasal coğrafyanın mekanın, nasıl değiştiğini anlatmaya çalıştım.

“Emperyal vatandan milli vatana” başlığıyla Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda vatan kavramı üzerinden ele alıyorsunuz. Emperyal vatan kavramını açar mısınız?

Osmanlı İmparatorluğu, kitabın başlığında da belirtildiği gibi, aslında kendisini Fransız devrimine kadar Dâr’ul İslam olarak tanımıyorlar. Ve Osmanlı İmparatorluğu içinde yaşayan herkes Dâr’ul İslam’a ait. Ve dışarıda kalanlar Müslümanlar da Dâr’ul Harp’talar… Fransız devrimiyle birlikte Osmanlı bürokratları şunun farkına varıyorlar: Milliyetçilik çok güçlü bir ideoloji. Ve Avrupa’da özellikle Fransa’da, Fransız devrimiyle insanlar patrie yani vatan denilen mefhumun arkasından koşmaya başlıyorlar. Çok kuvvetli ve Fransız devrimiyle birlikte bu, Osmanlı da dahil olmak üzere tüm imparatorluklar için çok tehlikeli. Adı üstünde imparatorluklar, çok kültürlü çok etnisiteli, çok dinli yapılar ve zaten uluslar üzerinden vatan tanımına gidilirse, imparatorlukların hepsi parçalanır. Ve buna karşın yeni bir aidiyet duygusunu geliştirmemiz lazım tüm bu farklı toplulukları kapsayan. Emperyal vatan işte bu giderek geçersiz olan ve etkisini yitiren dâr’ul İslam kavramının yerine, imparatorluk nüfusunun yüzde 40’ını bulan Ortodoks Hristiyan, Ermeni ve Yahudileri de içerecek şekilde imparatorluğa aidiyetinin yaratılmasının önemli bir unsuru. Çünkü, dâr’ul İslam, İslam imparatorluğu dediğiniz takdirde farklı inançlara cezbedici gelmiyor aidiyet yaratmak bağlamında. 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nu yöneten elitler, bir Osmanlı vatanına yani dinlerin üzerinde, etnisiteler üzerinde bir Osmanlı vatanına aidiyet ve sadakat yaratma çabası içindeler…

Kurulan Cumhuriyettin kurucu kadroları vatan kelimesinin kuruluş aşaması ve kuruluşundan sonra tanımını nasıl kullanıyorlar?

Türkiye’de sıklıkla konuşulan konulardan biri Misakımilli sınırları. Misakımilli anlaşmasının metnine baktığınızda burada kesin bir sınır yok. Yani şu şehirden geçer, burayı içerisine alır gibi bir sınır yok. Muğlak bir metin bu, sınırlar açısından. Misakımilli metni Osmanlı meclisinde onaylandığında o dönemin yayınlarında da sınır tartışması yok. Bir harita bulamadım. Varsa bile ben bulamadım. Bulmuş birine de rastlamadım. Misakımilli'nin bir haritası yok… Burada çok çarpıcı olan şöyle bir ayrım var: İstanbul hükümeti çok daha Türk kimliğini, etnisetisini vurgulayan bir zemin üzerine bir vatan tanımı yapıyor… Ankara hükümeti ise çarpıcıdır Türk kimliğini ve etnisitesini kendi tanımladıkları Misakımilli metinlerinde kullanmıyorlar. Ta ki 1921’e kadar… Ankara Hükümeti 1921’e kadar Anadolu’da yaşayan tüm Müslüman unsurların dayanışması ve Anadolu’yu işgal edenlere karşı beraber savaşması üzerinden bir söylem oluşturuyor. Ne zaman ki, 1921’de Sakarya Savaşının kazanılmasıyla birlikte bence artık Ankara Hükümeti iktidarı alacağını, önünün açık olduğunu düşünüyor. Bundan sonra Türk milliyetçiliği ve unsurunu bu vatanın Türk vatanı olduğunun vurgulanması çok çok daha ön plana çıkıyor…

"SÜNNİ MÜSLÜMANLIK HER ZAMAN İÇİN ÇOK ÖNEMLİ"

Dini inancın vatan kavramına etkisine ilişkin neler ifade edebilirsiniz?

Çarpıcı bir nokta var: Soner Çağaptay’ın doktora tezi kitabı var. Çok önemli bir tez. O tezin başından itibaren Türkiye’deki vatandaşlık kavramının başından itibaren Sünni Müslüman kimliğine dayandığı söylüyor. Ancak adım adım Türk milliyetçiliği giderek daha ön plana geçiyor. Vatandaşlık kavramı tanımlanırken, Balkanlardan gelen bir Boşnak veya Kafkaslardan gelen bir Çerkez rahatlıkla vatandaş olabilirken, yüzyıllardır Anadolu’da yaşayan Türkçe konuşan Ortodokslar var Karaman ve İç Anadolu Bölgesi civarındakiler vatandaş tanımına girmiyor. Din ve mezhep ülkenin kuruluşundan itibaren değişen dönemlerde etkisini gösteriyor. Şu doğru değil, İslamcı çevrelerin Cumhuriyet'e yönelttiği eleştiri, 1920’lerden itibaren hiçbir şekilde dini faktör rol oynamadı, diye… öyle bir şey olmadı. Sünni Müslümanlık her zaman için 1920’lerde 1930’larda bile çok önemli. Etnik milliyetçiliği savunanlar, çok daha azınlıkta. Şunu da söylemek lazım; aslında 1965’lerden itibaren Türk- İslam sentezi bu ülkenin kurucu ideolojisi oluyor. Hatta 12 Eylül’le birlikte Türk-İslam sentezi bu ülkenin resmi ideolojisi haline geliyor. Bu Türk -İslam sentezi 1960-70’lerde bir anda çıkmıyor. Bunun 1920’lere hatta cumhuriyet öncesine giden kökleri ve mirası var.

"MİLLİ DAVA" DIŞ POLİTİKA İÇİN KULLANILIYOR

Vatan kavramı üzerinden bir de Kıbrıs’ın durumu var. İktidarlar Kıbrıs meselesini nasıl kullandı?

Türkiye’nin Batı sömürgeciliğine karşı mücadele vermesine karşın 1940’ların ortalarından itibaren Ortadoğu’da batı sömürgeciliğini destekler bir hal alıyor. Mısır’da, Cezayir’de ve Kıbrıs’ta. Kıbrıs’ta İngiliz hakimiyetinin kalmasında bir sorunu yok Ankara’nın. Hatta dönemin Dışişleri Bakanlarından Fuat Köprülü de söylüyor: ‘Türkiye’nin Kıbrıs sorunu yoktur’ diye. Sorun şu: Kıbrıs’ta İngiliz sömürge yönetimi sona erdiği zaman ne olacak? Türkiye için İngiliz sömürge yönetimi devam etsin. Ama ada bağımsız olursa, adada nasıl bir yönetim iktidara gelecek o konuda soru işaretleri var. Kıbrıs Türkiye vatanının içinde tahayyül edilmiyor 1950’lerin başına kadar. Hatta Kıbrıs diye bir sorunu yok. Fakat zaman içinde 1950’lilerin ilk yarısından itibaren Türk milliyetçiliğinin en önemli odak noktalarından biri Kıbrıs. “Yavru vatan Kıbrıs” inşa ediliyor buradan. Devletin toplum üzerinden ki siyasi söylemi ciddi anlamda kontrol edebildiği ve meşruiyet devşirdiği en önemli noktalardan biri Kıbrıs sorunu. Yani Kıbrıs sorunu üzerinden Türkiye’de geniş toplumsal kesimler konsolide edilebiliyor. Ve bu bağlamda solcusundan sağcısına kadar, İslamcılar, milliyetçiler, muhafazakarlar, mukaddesatçılar, aşırı milliyetçiler merkez sağ, merkez sol hatta sosyalistlerin önemli bir kısmı da bu Soğuk Savaş sürecinde Kıbrıs “bir milli dava”, “yavru vatan” denildiği için birçok konuda farklı düşünmelerine rağmen, Kıbrıs gündeme geldiğinde hemen hemen hepsi bir araya gelip, iktidarın arkasında kenetlenebiliyorlar. İktidarın farklı kesimlerden muhalefetin desteğini nasıl arkasında birleştirebileceği dair müthiş bir örnek olay Kıbrıs. Bu dış politika “milli davanın” nasıl kullanılabildiğini gösteriyor. Benzer konu Suriye meselesinde de oluşturulmaya çalışılıyor.

Kıbrıs’la benzerlik kurduğunuz ve askeri operasyonunda olduğu Suriye politikası için neler diyeceksiniz?

Dünyanın her yerinde iktidarlar muhalefeti şekillendirmek ve içerideki muhalif unsurları arkalarına destek olarak çekmek için dış politikayı kullanırlar. Bunun en önemli örneklerinden biri de ABD. ABD’de başkanlar sıkıştıkları anda askeri operasyonlar yaparlar. Bunu 1990’larda gördük… Birtakım tehditler üretilir ve bu tehditlere karşı iç kamuoyunun ve muhalefetin iktidarın arkasında birleşmesi sağlanır. Şimdi Türkiye’de Suriye meselesi özelinde genel olarak dış politikada, bu S-400 füzelerinden tutunda, F35 uçaklarına kadar bütün dış politika konularında şöyle bir şey gelişti; Türkiye’nin dış politika sorunlarını artık tartışamıyoruz. İktidarın aldığı konum, “milli çıkar”, “milli ve yerli duruş”, “vatanseverlik”.  Buna karşı yapılan en küçük eleştiriyse “vatan hainliği”, “yerli ve milli” olmayan olarak damgalanıyor ve dış politikayı aslında tartışamıyorsun. Çünkü eleştiri dış politika üzerinden değil, “vatan hainliği”, “milli ve yerli değilsiniz”, “siz gayrimeşrusunuz, hainsiniz” üzerinden yapılıyor bu tartışmalarda… Şu an Türkiye’nin Suriye politikasını tartışamıyoruz.

"SOVYETLERİN ÜS TALEBİ YOK"

2. Dünya Savaşı’yla birlikte Sovyetler Birliği karşıtlığı üzerinden yürütülen dış politikada vatan kavramı nasıl kullanılıyor?

1945’le birlikte Türkiye’de vatan kavramının tanımlanmasında giderek Sovyetler Birliği’nin “tehdit” ve “Komünizmin savaşılması gereken mutlak bir düşman” olarak tanımlandığını görüyoruz. Türkiye’de ve bütün ülkelerde vatan kavramı çok önemli. Çünkü vatan dediğimiz mekanın içinde kimler kalacak? Sınırı nerden çiziyorsunuz? Vatana kimler dahil? Onun içinde kalanlardan kimler vatan haini? Kimler vatansever? Bunu tanımlamak iktidarlara mutlak bir güç veriyor. Bir anda kendinizi vatansever ilan edip, kendinize en etkili muhalefet yapanı vatan haini ilan edip, kendinizi meşru karşınızdakini gayrimeşru ilan edebiliyorsunuz. Hep şu söylenmiştir; 1945’te Sovyetler Birliği Türkiye’den toprak ve üs talep etti. Ben bu kitapta ve sonraki çalışmalarımda böyle bir talep olmadığını söylüyorum. 1945’te Sovyetler Birliği Türkiye’den toprak ve üs talep etmedi. Türkiye Sovyetler Birliği’ne ittifak teklif etti. Türkiye’nin ittifak teklifine karşı, Sovyetler Birliği müzakere amacıyla bazı teklifler öne sürüyor. Bunda ciddi değiller, bunu bir pazarlık kozu olarak kullanıyorlar… İnönü ve dönemin Moskova Büyükelçisi Selim Sarper de bunun bir pazarlık kozu olduğunun farkındalar. Dönemin haletiruhiyesi içerisinde 1945-46’da Soğuk Savaş yeni başlıyor. Türkiye antikomünizm ve vatanın komünizmin “tehdidine” karşı konumlandırıldığı en önde gelen ülkelerden biri oluyor.

“CUMHURİYET TARİHİNDE İLK DEFA DİNİ UNSURLARIN TÖRENLERDE ÖNE ÇIKMASI KORE SAVAŞIYLA BAŞLADI”

Türkiye’nin NATO’ya giriş sürecinde Kore Savaşı’na asker göndermesinin ardından bu süreç üyelikle sonuçlandı. Dönemin iktidarı hangi argümanlarla Kore’ye asker gönderdi?

Türkiye’de 1950’de birçok insanın ismini dahi bilmediği bir ülke Kore. Ve Türkiye’den Kore’ye asker göndereceksiniz, Kore’de insanlar savaşacak canlarını kaybedecek. İnsanların kafasında niye Anadolu’nun bir köyünden gideyim Kore’de savaşayım sorusu var? Burada da vatan kavramı çok çarpıcı şekilde kullanılıyor. Burada birinci amaç, Türkiye’nin Batı ittifakına girmesi. Kore’ye asker göndermekle NATO’ya girmenin kolaylaşacağını düşünüyor Demokrat Parti iktidarı. Ama bunu Anadolu’daki insanlara böyle söylemiyorlar. ‘Kore’ye gidin, savaşın’, ‘şehit olan şehit, gazi olan gazi’ biz de bu sayede Batı ittifakına gireceğiz demiyorlar. Burada da vatan kavramı önemli bir rol oynuyor. İşte “O, Türkiye’ye saldıran komünizme ve Sovyetlere karşı vatanı koruyacağız” argümanı öne çıkıyor. “Taa Asya’nın uzaklarında yer alan Kore’de vatanı koruyacağayız, savunacağız.” Çarpıcı olan Kore Savaşı’yla birlikte İslamcı söylem ağırlık kazanıyor, meşrulaşıyor. Savaşmanın dini bir vecibe olduğuna dair yayın yapıyor. Bunu topluma duyuruyorlar. Kore’de ölenlerin şehit olacağı ilan ediliyor. Kore Savaşı’na giden askerlerin törenlerine bakılınca, Cumhuriyet tarihinde ilk defa dini unsurların o törenlerde öne çıkmasının Kore Savaşı’yla başladığını görüyoruz. Bir anlamda Türk- İslam sentezinin ilk unsurlarının Kore Savaşı’yla başladığını görüyoruz. Bu da çarpıcı Türkiye’nin NATO’ya girmesi, antikomünizmin başat bir ideoloji olması, Türkiye’de sola karşı kullanılabilecek en önemli söylemi de giderek, İslamcı dinamiklerin ağır bastığı yöne doğru gidiyor. Ve bugünlere gelen yolun taşları döşeniyor.

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

NATO’da çelişkiler derinleşiyor, tartışmalar bölünme senaryolarını güçlendiriyor

SONRAKİ HABER

Urfa’da sağanak yağış hayatı felç etti

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa