24 Kasım 2019 04:57

Avrupa'nın Gündemi: İngiltere’de İşçi Partisinin seçim programı tartışılıyor

İngiltere’de seçime 3 hafta kala partiler programlarını açıklıyor. Macron’un “NATO beyin ölümü yaşıyor” söyleminin doğurduğu tartışmalar devam ediyor. Almanya’da kadına yönelik şiddet gündemde.

Fotoğraf: Stringer/AA

Paylaş

İngiltere’de seçime 3 hafta kala partiler programlarını açıklamaya başladılar. Altı ana sektörün tekrar kamulaştırılması, Ulusal Sağlık Servisi (NHS) ve eğitim sektörü yatırımları, büyük altyapı yatırımları gibi önemli talepleri içeren İşçi Partisi’nin seçim programının ise konferans kararlarının bazılarının “sulandırılmış versiyonlarını” içerdiği eleştirisi yapılıyor.

Fransa’da Emmanuel Macron’un “NATO beyin ölümü yaşıyor” söyleminin doğurduğu tartışmalar devam ediyor. Humanite Dimanche dergisinden çevirdiğimiz, eski AB Parlamento Milletvekili Francis Wurtz’ın köse yazısında, ilerici güçlerinin “NATO dağıtılsın” çalışmasını güçlendirmesi gerektiği vurgusu yapılıyor. 

Almanya’da 25 Kasım’da kadına yönelik şiddet gündeme geliyor. Belli çevreler erkek şiddetinin göçmenlerden kaynaklanan bir sorun olduğunu ileri sürerek “Batı değerlerine uyum sağlayamayanların sınır dışı edilmesi”nden bile söz ediyor. Halbuki yapılan anket ve araştırmalar aile içi şiddetin her etnik ve dini grupta, her toplumsal tabakada, her yaşta ve her gelir grubunda görüldüğünü ortaya koyuyor.


İŞÇİ PARTİSİNİN SEÇİM MANİFESTOSU TABANIN RADİKALİZMİNİ NASIL SULANDIRDI?

Patrick MAGUIRE
NewStatesman

İşçi Partisi tabanının, Eylül Konferansında aldıkları kararlar göze çarpıyordu: 2030’da net-sıfır karbon emisyonuna ulaşmak için bir Yeni Yeşil Sözleşme; AB vatandaşları için serbest hareketin devam etmesi ve diğer ülke vatandaşlarına genişletilmesi; özel okulların kapanması.

Fakat başlıklara ve sıradan üyelerin büyük desteğine rağmen, bu proje partinin gölge kabinesindeki ağır toplar ve sendikaların büyük direnişine takıldı. Daha temkinli yaklaşımları Jeremy Corbyn’in tanıttığı parti programında öne çıktı.

Konferansta öne sürülen üç büyük taahhütten kabulü en zor olanı karbon emisyonunu azaltma hedefi olmuştu. Yeni Yeşil Anlaşma’yı savunanlar partinin 2030’da net-sıfır emisyon taahhüt etmesini isterken, enerji sektöründe geniş üye sayısına sahip olan GMB sendikası buna karşı çıktı ve hemfikir olmadı. Anlaşmasız sona eren uzun bir tartışmanın ardından 2030’da net-sıfır hedefi İtfaiyeciler Sendikası’nın (FBU) müdahalesiyle kabul edildi. Fakat GMB’nin itirazları göz önüne alındığında, cumartesi günü yapılan ve sendikaların daha etkin olduğu, program belirleme toplantısını (Claus V) aşamayacağı belliydi. 

GMB genel sekreteri, Tim Roache’un lobi çalışması sonucu konferansın “2030’da net-sıfır karbon emisyonuna ulaşma yönünde” çalışma kararı programa girmedi. Onun yerini “emisyon azaltmalarının çoğunu 2030’a kadar gerçekleştirmek” ve “Birleşik Krallık’ı 2030’larda net-sıfır emisyona ulaşacak pozisyona getirmek” taahhüdü aldı. Gölge Ticaret Bakanı Rebecca Long-Bailey ve Unite Sendikası genel sekreteri Len McCluskey bu yeni tanımın 2030 hedefine uygun olduğunu iddia etseler de konferansta alınandan daha zayıf bir karar olduğu kesin. Yeni bir Yeşil Anlaşma için İşçi parti içi kampanya grubu ise bu yeni duruşu destekledi.

Serbest hareket konusunda revizyon ise daha keskin. Gölge İçişleri Bakanı Diane Abbot geçen hafta mevcut göçmenlik rejiminin “devam etmesi ve genişletilmesi” yönünde konferans kararını desteklediğini açıklamasına rağmen Program’da, İşçi Parti’nin en güçlü üyesi, Unite sendikasının karşı çıktığı bu taahhüdü gerçekleştirme yönünde bir çaba yer almıyor. Onun yerine, AB üyeliğinin devam etmesi koşullarında bu uyarlamanın devam edeceği ve Brexit’in gerçekleşmesi koşullarında ise müzakereye tabi olacağı söyleniyor. Bu müzakerelerde serbest hareket talep edileceğinin bir garantisi verilmiyor; Program sadece bu uygulamanın çıkarlarını ve şu anda ona maruz olan vatandaşlar için önemini belirtiyor.

Aynı oranda iddialı bir başka politika da “Eton kapatılsın” (Abolish Eton) kampanyasının özel okullara yönelik konferans önergesiydi. Momentum’un desteğiyle kolayca kabul edilmişti. Teoride, Gölge Eğitim Bakanı Angela Rayner ve İşçi Partisi yönetimini üç büyük değişiklik yoluyla bağımsız okulları devlet sektörüne katmaya zorluyordu: Vakıf statülerinin, devlet teşvik ve vergi muafiyetlerinin sonlandırılması; özel okullardan üniversitelere öğrenci alımına yüzde yedi sınırı getirilmesi; bağışlardan elde ettikleri sermaye, mülk ve yatırımların yeniden dağıtılması. Fakat daha önerge konferanstan geçmeden önce gölge kabine içi ve çevresindeki anahtar kişilerin gizli görüşü çok az bir bölümünün parti programına gireceği idi. Sebep biraz da radikalizmdi. İşçi Partisinin özel okulların mülklerine el koyması önerisi, partiyi eleştirenler kadar kararın parti siyaseti olmasından sorumlu olanları da paniğe sokmuştu. Delegelerin oylamasından önce, son anda bir müdahaleyle aktivistlerin politikayı yumuşatmasını isteyen Gölge Maliye Bakanı John McDonnell için bile bu atılabilecek bir adım değildi. Danışmanlar önergede kullanılan dilin kötülüğünü bahane ederek detaylarının çoğunu göz ardı ettiler. O zaman bir tanesi bana “İlkini yapıp vergi imtiyazlarını geri çeker gerisini göz ardı ederiz” demişti.

Dolayısıyla öyle de oldu. Programda bağımsız okullara dair sadece bir paragraf mevcut: “Seçkin özel okulların kullandığı vergi yasası boşluklarını kapatıp tüm çocukların hayatını iyileştireceğiz; özel okulların sisteme dahil edilmesi ve kapsamlı bir eğitim sistemi yaratılması konusunda Sosyal Adalet Komisyonu’ndan fikir alacağız.”

İşçi Partisi Konferansı ulusal olarak bağımsız ve Jeremy Corbyn’in iç demokrasiye bağımlılığı partisinin birçok milletvekilinden daha yaşlı olsa da Westminister’da bu durumun şaşırtacağı hiç kimseyi bulamazsınız. Gölge kabine ve sendika yönetimi üyelerinin çoğu mutlaka rahatlamışlardır. Fakat sulandırılan veya göz ardı edilen politikaların formasyonu ve kabul edilmesinde rol alan birçok genç aktivist ise derin bir hüsran içinde. Corbyn gittikten sonra bile uzun bir dönem parti bu ayrışımı yaşamaya devam edecektir. 

(Çeviren: Haldun Sonkaynar)


MACRON’UN NATO ÜZERİNE SÖZLERİ HAKKINDA NE DÜŞÜNMEK LAZIM?

Francis WURTZ
Humanite Dimanche

Bu köşede, geçen ay “Avrupalılar NATO’dan şüphe duymaya başladılar” diye belirtmiştim. Fakat o zaman bunu söylerken özel konuşmalara ya da gizlice bana söylenen tartışmalara dayanıyordum. Ve artık Cumhurbaşkanının bizzat kendisi, İngiliz referans gazetelerden olan “The Economist”e verdiği bir mülakatta, bu tasvirkırıcı gerçeği belirtiyor: “NATO’nun bilançosunu yapmak zorundayız. Şu an yaşadığımız, bence NATO’nun beyin ölümüdür. Olayları olduğu gibi görmeliyiz”. 

Angela Merkel ve onun gibiler tarafından kutsalı çiğneme olarak değerlendirilen bu çıkış hakkında ne düşünmek lazım? Yoksa Emmanuel Macron, Atlantik örgütünün (NATO) dağılmasını savunanlardan birisi mi oldu? Tabii ki hayır. Bunu kendisi de belirtiyor: “ABD bizim önemli müttefiklerimizden birisi olmaya devam ediyor. Aynı değerleri paylaşıyoruz”. Ve “NATO’ya ek ve tamamlayıcı olarak Avrupa savunma” (projesini) savunan bir söylemi öne çıkartıyor. 

Buna rağmen, isteği dışı devlet başkanı ilericilere bu soğuk savaştan kalma çürümüş ve tehlikeli kalıntı üzerine, bugün Avrupa kıtasında gerilim yaratma makinasına dönüşen ve uluslararası ilişkilerde açıktan aşırı militarizasyona teşvik eden bir aygıt üzerine bir tartışma başlatma fırsatı veriyor. Örnek mi? 

“ABD’nin stratejik kararlarının hayata geçirilmesinde NATO’nun partnerleriyle hiçbir koordinasyon yok” (Başka bir şekilde söylenirse Washington müttefiklerini dikkate almadan kafasına göre takılıyor). Türkiye, İttifakın diğer bir üyesi, IŞİD’e karşı mücadelede “partnerimiz olan SDG’ye (Kürt savaşçılar tarafından yönetilen Suriye Demokratik Güçleri) karşı bir saldırı gerçekleştirdi. Bu koşullarda NATO’nun kurallarının temel köşe taşı ne olacak: Başka bir üye ülkeye karşı yapılan bir saldırganlıkta onu savunma? “Eğer Başar Türkiye’ye cevap verirse onu savunacak mıyız?”. 

Daha genel anlamıyla, bu şaşırtıcı mülakatta başka bir gerçek daha var, eğer bunu Atlantik ittifakın entegre askeri yönetimi üyesi bir ülkenin başkanı söylememiş olsaydı sıradan bir gerçek deyip geçebilirdik: bu örgüt “Bir düşmanı olan-Varşova paktı (1991’de dağıtıldı) bir örgüt olarak düşünülmüştü”. “Dolayısıyla bugünkü NATO’nun amacının ne olduğu sorusu sorulması gereken gerçek bir sorun”. Üstelik Donald Trump yönetiminde bu örgüt “bir ticari karşılığı olan jeopolitik bir şemsiyeye dönüştü: Amerikan malının satın alınması. Fransa bunun için imza atmamıştı”. 

Bu anahtar sorunlar artık resmen masaya getirildi ve siyasi ya da basın çevrelerinde NATO’nun dağılması sorununu bugüne kadar yaptıkları gibi ellerinin tersiyle itemezler. Ya da en azından başta Fransa’nın askeri yönetimden çekilmesi sorunu ya da bizim yıllardır arzuladığımız AB ülkeleriyle Rusya arasında Panavrupa güvenlik ve iş birliği anlaşması konusunda anlaşmaya varma: bir nevi “2. Helsinki konferansı” gerçekleştirilmesine yönelik müzakerenin başlatılması sorunu da görmezden gelemezler. 

(Çeviren: Deniz Uztopal)


KADINA YÖNELİK ŞİDDET KÜLTÜR SORUNU DEĞİL

Beate HINRICHS
Deutsche Welle

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü. Birçok Alman, diğer ülkelerde kadınların durumunu protesto edip kendilerini rahatlatıyor. Halbuki önce kendi kapımızın önünü süpürmeliyiz.

Federal Sağlık Bakanı Jens Spahn’ın göç konusu dendiğinde aklına gelen namus cinayetleri ve zorla evlendirme. Ona göre kadına yönelik erkek şiddeti, aile içi şiddet sadece göçmenlerin sorunu. Yoksa öyle değil mi?

Spahn, meslektaşı Franziska Giffey’e kulak verseydi keşke. Aile bakanı kısa süre önce aile içi şiddet rakamlarını “şok edici” olarak nitelendirdi: Geçen yıl yaklaşık 140 bin kişi aile içi şiddetle ilgili suç duyurusunda bulundu. Bunların yüzde 82’si kadındı. Toplam 147 kadın, ortalama her iki buçuk günde bir kadın, eski-şimdiki eşi veya beraber yaşadığı kişi tarafından öldürüldü. Bilinmeyen sayı hesaba katıldığında şiddete uğrayan kadınların sayısı oldukça yüksek. Daha önce yaptırılan bir araştırma Almanya’da yaşayan kadınların dörtte birinin en az bir defa fiziki veya cinsel şiddetle karşı karşıya kaldığını ortaya koyuyor. Aile içi şiddet, etnik, dini sınıfsal her toplumsal kesim, her eğitim düzeyi, her yaş ve gelir grubunu kapsamakta. Evet, rakamlar şok edici ama yeni değil.

ATAERKİL ŞİDDET HER YERDE VAR

Kadın sığınma evleri dolu. Her yıl koruma isteyen binlerce kadın geri çevriliyor, çünkü kapasiteleri yeterli değil, çünkü engellileri de kabul edecek donanıma sahip değiller, çünkü finansal açıdan güvenceleri yok. Federal Cumhuriyet, onayladığı Avrupa Konseyi Kadınlara Yönelik Şiddetle Mücadele Sözleşmesini (İstanbul Sözleşmesi) ihlal ediyor.

Ve evet, kadın sığınma evlerine gelen kadınlar arasında göç kökenliler ortalamanın üstünde. Neden? Tabi ki daha az gelire ve daha az destekleyici ağına sahip oldukları için. Ve evet, göç kökenli bir kadın aile içi şiddetten daha fazla etkileniyor, şiddet gören kadınların ortalaması genelde dörtte bir iken, göç kökenliler arasında üçte bir. Bunu Aile Bakanlığı tarafından yapılan araştırmalar da doğruluyor. Bunun nedeni etnik köken ya da İslam mı? Bir kadını öldüren, bir kadına tecavüz eden adam bunu itin biri olduğu için mi yoksa Müslüman ya da Arap olduğu için mi yapıyor?  Erkekler, işsiz kaldıklarında, para yetmediğinde, ev küçük geldiğinde, gelecek perspektifleri azaldığında, kısaca kafaları bozulduğunda bunun acısını kadınlardan çıkarıyorlar. Bu durumda olanlar arasında göç kökenlilerin oranı ortalamanın üstünde. İşsizlik, yoksulluk, perspektifsizlik asla kadına yönelik şiddetin mazereti olamaz ama nedenlerin kültürel ya da dini olmadığını ortaya koyar. Gerçek şu ki: Ataerkil şiddet her yerde var ve dini ve etnik yapıdan bağımsız aynı yaşam koşullarında aynı oranda meydana geliyor.

"NAMUS CİNAYETİ AİLE DRAMINA KARŞI"

Ya namus cinayetleri? Tabi ki ağır suç. Ancak Max Planck Enstitüsü tarafından yapılan bir araştırmanın gösterdiği üzere oldukça nadir. Her yıl Almanya’da kayda geçen 700 cinayetin sadece 12’si namus nedeniyle- aslında kıskançlık ve intikam duygularıyla- işleniyor. Medyamızın görmezden geldiği gerçekler bunlar. Almanya’daki bir Türk, karısını öldürdüğü zaman, başlık “namus cinayeti” ya da “töre cinayeti” olarak atılıyor. Suçlu Alman ise ya haber olmuyor ya da (eğer olursa) “aile dramı” başlığı altında yansıtılıyor. Olayları namus cinayeti veya aile dramı diye nitelemek yerine kadına yönelik erkek şiddeti diye adlandırmak mümkün değil mi? Ancak tabi ki katilleri bile ‘bizden’ ve ‘öteki’ diye sınıflandırmak kolaylık sağlıyor. Bizden biri olan Alman komşumuzun şiddet uygulayabileceğini nasıl düşünebiliriz ki? O, en fazla, yaşadığı drama bağlı olarak cinnet geçirmiş ve istemeden, ne yaptığını bilmeden eşini öldürmüştür.

Bilinmeli ki kadın cinayetlerinin kültürel, dini bir sorun değil ataerkil sistemden kaynaklanan yapısal bir sorun olduğunu kabul edip engellenmesi için ciddi adımlar atmadığımız sürece Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’ne uzun süre ihtiyaç duyacağız.

(Çeviren: Semra Çelik)

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

Özgür Özel: TBMM bile Kamu Denetçiliği Kurumuna uymadı

SONRAKİ HABER

Kıbrıs, Türkiye’ye karşı Lahey’e başvurdu

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa