11 Kasım 2019 04:09

Fotoğrafın Asi Jönü: Jean-Yves Rousseau

Anıl Yurdakul, Fransız Sanatçı Jean-Yves Rousseau ile konuştu: "Sinemadan, fotoğraftan, felsefeden oluşan yolculuğumuza ağlarını onaran balıkçıların sesleri ve kızıl bir güneş eşlik etmekteydi..."

Fransız Sanatçı Jean-Yves Rousseau | Fotoğraf: Anıl Yurdakul

Paylaş

Anıl YURDAKUL
İstanbul

İstanbul’da yaşanan depremin ardından okullar ve alışveriş merkezleri boşaltılarak kalabalığı sokaklara döken korku dolu anlarla birlikte şehre kaos hakim olmuştu. Fakat aynı saatlerde şehrin keşmekeşinden uzak bir balıkçı kulübesinde Fransız Sanatçı Jean-Yves Rousseau ile tüm yaşananlardan uzakta doyumsuz bir sohbet içerisindeydik. Sinemadan, fotoğraftan, müzikten, felsefeden, yollardan oluşan yolculuğumuza iyot kokusu, ağlarını onaran balıkçıların sesleri ve kızıl bir güneş eşlik etmekteydi…

Kısıtlı bir süre için İstanbul’da bulunan Jean-Yves Rousseau hasır şapkasına takılı tüyü, kırmızı tişörtü, fuları, deri ceketi, çizmeleri, yüzükleri ve purosuyla post-modern bir kovboy ile bir şaman arasında portre sunmaktaydı. Silahı ise fotoğraf makinesi. Kadrajına girenler arasında kimler yoktu ki! Marlon Brando, Willy Ronis, Nobel ödüllü Edebiyatçı Claude Simon, Doğa Bilimci Théodore Monod, Müzisyen Pierre Boulez, Charlie Chaplin’in kızı, sirk sanatçısı ve Mim Sanatçısı Victoria Chaplin gibi saymakla bitmeyecek bir listesi vardı Jean-Yves’in. Makinesiyle ölümsüzleştirdikleri arasında onun filmlerinde oynayanlar da vardı; Tiyatrocu ve Ressam Tadeusz Kantor, “Quand J’avis Cing Ans Je M’ai Tue” kitabının yazarı, psikolog ve palyaço olan Howard Buten gibi. Serge Gainsbourg ile aynı montaj stüdyosunda bulundu, Luis Bunuel’in “Belle de Jour” filminin yapımında çalıştı. Ama bir gün demir atı motosikletine atlayarak yollara koyuldu…

KOMÜNYONDAN KAÇIŞ

Rousseau, İkinci Dünya Savaşı’nın devam ettiği, bombardıman dolu uçaklarından gökün gözükmediği, tarihin kan ve barut kokulu günlerinde Fransa’nın Lisieux bölgesinde doğdu. Daha dört yaşındayken gökyüzünde Alman uçaklarına şahit olan Jean-Yves ilk öğrenimini Hristiyan papazlardan alır fakat bu eğitim onun özgür ruhuna aykırıdır. Komünyon günü geldiğindeyse kendisi ortalıklarda yoktur!

16 yaşında Paris’e giden Jean-Yves, senarist olmayı kafaya koyarak bir film labarotuvarında staj yapmaya başlayarak kurgu yapmayı öğrenir. İlk olarak Charles Aznavour’un müziklerini yaptığı Robert Rossen’in “Un Taxi Pour Tobrouk” filminin kurgusunu yaparak sinema dünyasında adını duyurmaya başlar.

FOTOĞRAF AŞKI

Jean-Yves’in hayatını şekillendirecek tutkuları olan resim yapmayı ve piyano çalmayı on sekiz yaşında öğrenirken, aynı yıllarda fotoğraf çekmeye başlar. Fotoğrafa başlama gerekçesini “İyi bir senarist olmak için iyi bir kadraja sahip olmak gerekir” demektedir. İlk edindiği fotoğraf makineleri “Kodak Instamatic” ve "Focasport” olur. Bir yoga dersinde tanıştığı ressam John D. Graham, Jean-Yves’i Louvre Müzesine götürerek başta “Altın Oran” olmak üzere pek çok bilgiyle tanıştırarak hayata yeni bir pencereden bakmasını sağlar.

Çalıştığı labarotuvarda asistan editör iken ardından şef editör olan Jean-Yves, otuz yaşına gelmeden ilk kısa filmini çeker. Edindiği bu disiplinini sürdürerek her yıl kısa bir film üretir. Jean-Yves, filmlerinin finansmanını editörlük yaptığı labarotuvardan sağlarken ekibinin teliflerini eksiksiz bir şekilde öder.

İlk kısa metraj animasyon filmi olan “Un point c'est tout” (Her şey bir noktayla başlar) ise soyuttur, tıpkı şiirsel ve soyut olan resimleri gibi. Bratsch’ın müziklerini kullandığı bu filmini negatifleri kazıyarak ve boyayarak oluşturduğu görüntülerden oluşturur.

VE YOLDA

Güneşin yavaş yavaş etkisini kaybetmeye başladığı saatlerde hava lodosa dönüyordu. Jean-Yves Rousseau cebinden çıkardığı ufak bir fotoğraf makinesi çıkartarak fotoğraflarımı çekmeye başlamasıyla heycanlandım. Hayranı olduğum sanatçıların fotoğraflarını çeken gözler tarafından ölümsüzleştiriliyordum! Ve o büyülü anın sonrasında Jean-Yves; “Biliyor musun?” dedi purosundan ufak bir nefes alarak, “Ben Marlon Brando ile büyük bir derdi olan biriyim!” Purosunu üfleyerek anlatmaya devam etti: “Gençken çalıştığım bir filmde Brando ile küçük bir sürtüşme yaşamamız üzerine setten ayrılmak zorunda kaldım. Tek suçum ise Brando’nun muazzam bir fotoğrafını çekmekti.”

Hayatı boyunca dünyayı merak eden Jean-Yves, bu hayalini gerçekleştirmek üzere 1965 yılında ufak bir motosiklet alarak dünyayı gezmeye başlar. İlk olarak İtalya, Yugoslovakya, Yunanistan ve Girit’i gezerek İstanbul’a geçer. Aklından çıkartamadığı Türkiye’ye 1972 yılında tekrardan gelerek fotoğraf makinesini Anadolu’nun tarlalarında çalışan emekçi kadınlarına yöneltir. Tarlalardaki emekçi kadınlar Jean-Yves’e en içten, en sıcak, en masum gülümsemelerini –auralarını- sunar. Genç, yaşlı, çocuk eli nasırlı tüm kadınlar ekerken, biçerken, dinlenirken, mutluyken, yorgunken o an her ne yapıyorlarsa Jean-Yves’in kadrajına girerler. Sadece Asya ile yetinmez Brezilya’da tribünlerdeki fanatik seyirciyi, kenar mahallelerdeki futbol aşkıyla doğan çocukları, Senegal’de dünyanın en güzel kadınların portrelerini çeker. Jean-Yves’in çekmiş olduğu fotoğraflarına baktığınızda bir fotoğraf karesinden daha öte, fotoğrafı çekilen kişinin arketipi gözler önüne serilmiştir…

MANUŞLAR

Dünya fotoğraf tarihini incelediğimizde çingene halkını en yakından tanıyan, en samimi duyguları bize yansıtan yine Jean-Yves’in fotoğraflarıdır. Üstelik Jean bir Manuş’un manevi babasıdır. Nasıl tanıştığını soruyorum:

“Fransa’daki çingenelerin geneli Manuştur. Bu isim Orta Avrupa’daki çingenelerin geneline verilen addır. Otuz yıl kadar önceydi. “Bir kız arkadaşımla şehrin dışındaki sanat çiftliğimizdeydik. ‘Dışarı gelsene sana ne göstereceğim’ dedi. Büyük bir kafile halindeki ekibi gördüm. Evin hemen yakınında mola vermiş olan aileleri gördüm. Neden olmasın ki diyerek o gün, bugün kızım olan, Gamine’imin ilk fotoğrafını çekmiş oldum. Gamine kim diye soracak olursanız; hayatın bana sunduğu en cömert hediyelerden biridir! O günden sonra her hafta çingenelerin yanındaydım. İşten bulduğum her fırsatta onlara nasıl yardımcı olabileceğimizi planlıyorduk. Her şeyden öte onlara ulaşmak bile imkansıza yakındı. Bazen gidecekleri adresi bırakıyorlar bazense kamp yerlerini polislere sora sora buluyordum. Gamine’min ilk fotoğrafını çektiğimde henüz annesiyle birlikteydi.”

Gamine iki aylık iken bu durumda bu çingene komününün maskotu haline gelir ve bütün sorumluluğu paylaşılır. Jean-Yves her ziyaretinde ona başka süprizler yapar. Diğer çocuklarda Jean’a ısınırlar. Artık fahri öğretmenleridir. Okuma yazmayı, resim yapmayı, öğrenilmesi gereken tüm temel konuları birlikte eğlenerek ve paylaşarak öğrenirler. Bir süre sonra bunların yeterli olmayacağını sezinleyen Jean yetkili birimlerden destek ister. Onlara işe çoktan başladığını ve daha çok desteğe ihtiyacı olduğunu söyler. Bunun üzerine yetkililer ‘Senle geliyoruz, gördüklerimize göre karar vereceğiz’ cevabı verirler. Jean-Yves yaşananları şöyle anlatıyor:

“O vakitlerde yerleşik kalma izni olmayan aileleri bulup yetkililerle buluşturmak için sadece iki üç günümüz vardı. Geldiler, ilgilendiklerini gösterdiler. Ondan sonraki her hafta okul olarak tasarlanmış bir karavanda iki görevli bizlere katılıyordu. İki yıl boyunca bu sistem devam etti. O zamanlar hükümet sosyalistti, hükümet değiştikten sonra haklarımızı ve bütçelerimizi kesti. Ben başa döndüm ve tek başıma devam ettim…”

Her sabah beşte kalkarak üretmeye başlayan, gün boyu resim, estetik, fotoğraf, müzik, siyaset, film, edebiyat ve felsefi okumalarla geçiren Jean-Yves Rousseau, "bilge adam" arketipi ile balıkçı kulübesinde vedalaştık…

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

Devlet Başkanı Morales açıkladı: Bolivya’da seçimler yenileniyor

SONRAKİ HABER

Kocaelili işçiler: Ücretlerimizin çoğu vergiye gidiyor

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa