10 Kasım 2019 04:02

Macron ateşle oynuyor

Avrupa'nın gündeminde bu hafta Macron'un sağa kayışı, dünyadaki ayaklanmalar ve İngiltere'de başlayan seçim kampanyaları vardı.

Fotoğraf: Mustafa Yalçın/AA

Paylaş

Yaklaşık bir aydır Macron ve hükümeti hızla sağa doğru kayıyor. Göçmenlik, mülteciler, Müslümanlar, türban, İslam gibi konular üzerinden toplum içinde genel toplantılar ateşlendirilmeye çalışılıyor. Bu ateşi sürekli beslemek için hükümet elinden gelen hiçbir şeyi esirgemiyor. Mecliste göçmenlik üzerine bir ulusal tartışmadan sonra geçen çarşamba bir kez daha göçmenlik ve mülteciler yasası gündeme geldi. Le Monde gazetesi köşe yazarlarından Françoise Fressoz bu sağa kayışı tehlikeli bir oyun olarak değerlendirmenin yanı sıra Macron’un siyasi hedeflerini yorumladı.

HALKLAR ESKİSİ GİBİ YÖNETİLMEK İSTEMİYOR

Almanya’dan dünyadaki ayaklanmalarla ilgili bir yorumumuz var. Neues Deutschland gazetesindeki makalede isyanların, halkların eskisi gibi yaşamak istemediklerini, dahası, eskisi gibi yönetilmek istemediklerini de gösterdiği ifade ediliyor.

İNGİLTERE’DE SEÇİM SÜRECİ BAŞLADI

Britanya’da ise bu hafta parlamento kapatıldı ve seçim kampanyaları resmi olarak başladı. 2008 ekonomik krizini takiben Muhafazakâr Parti yönetiminde kesintilerle dizlerinin üzerine düşen halka iki ana partinin vaadi de aynı; kesenin ağzını açacağız. Devlet harcamalarında 1970 öncesinin yüksek seviyelerine dönüleceği öngörülen Britanya’da verilen seçim vaatleri aynı zamanda ekonomik koşullar ve sonuçlarıyla mücadelede değişen tutumun da bir göstergesi.


FRANSA: MARINE LE PEN’E KARŞI EMMANUEL MACRON ATEŞLE OYNUYOR

Françoise FRESSOZ
Le Monde

Valeurs actuelles dergisinin Ekim sonu sayısı bir rahatsızlık doğurdu. Dergi on iki sayfaya yayılan “Macron’la başa baş” başlıklı bir röportajında, Fransızlar için dert olduğu sanılan üç sorun üzerinde yoğunlaşıyor: Göçmenlik, mezhepçilik ve türban.

Devlet başkanının tüm Fransızlara yönelik, öyle olduğunu varsaydığımızda, bir söyleminde var olan ortamı çürüten olgulara dur demesi beklenirdi: Kimi yazarlar tarafından açıktan yaygınlaştırılan Müslüman düşmanlığı, göçmenlikle İslamizm’i birbirine karıştırma, 28 Ekim Pazartesi günü 2 kişinin yaralanmasına yol açan Bayonne kentinde bir camiye saldırıyla hedef alınan Müslüman topluluğuna karşı şüpheciliğin yaygınlaşması. (...) Yani tüm olgular ülkeye sakinleşme ve sağduyulu davranmaya çağrı yapmasını gerektirirken o bunu yapmadı. Bunun yerine birkaç gün önce Cumhurbaşkanlığı uçağında sağ ile aşırı sağ arasında köprü rolü oynayan bir (Valeurs actuelles adlı) basın organında söz konusu röportaj yayınlandı.

Aslında Emmanuel Macron türban ve göçmenlik konusunda yeni bir şey söylemiyor. (Eski İçişleri Bakanı) Colomb kararnamelerine karşı çıkan “İnsan hakçılar” ile, ona göre “ötekinden, yabancıdan korku” ve “dinci olandan korku”yu sürekli birbirine karıştıran Marine Le Pen’i sırt sırta koyuyor.  Cumhurbaşkanlığı döneminin yarısında yapılan kamuoyu yoklamalarının tümü aynı yönde ve Emmanuel Macron’u ateşle oynamaya iten nedeni anlamanın anahtarını sunuyor: 2017 Cumhurbaşkanlığından iki buçuk yıl sonra, (gelecek seçimlerde de) Marine Le Pen’e karşı ikinci tura kalması giderek kesinleşiyor. Elabe ve IFOP-Fiducial (gibi kamuoyu yoklama şirketlerine) göre iki aday eğer Cumhurbaşkanlığı seçimleri bugün yapılmış olsa aynı düzeyde oy alırlarmış.

Bu yoklamalara göre iki aday yüzde 27 ile yüzde 29 oyla diğerlerini çok ilerden geçiyorlar.

İkisinin de seçmenleri çok belirgin: Emmanuel Macron yaşlılar, beyaz yakalılar ve yüksek mesleklilerden oy çoğunluğunu alıyor. Marine Le Pen ise emekçi ve işçiler içinde çoğunluğun desteğini alıyor. Seçimlerin ikinci turunda ise maç daha da keskinleşiyor, (IFOP’a göre yüzde 55’e karşı yüzde 45 ile) Cumhurbaşkanının sadece yüzde 10 farklı yeniden kazandığı gözlemleniyor, oysaki iki buçuk yıl önce (geçen seçimlerde) ikisinin arasındaki fark 32 idi. Bu çetin çatışmada stratejik seçmen (geçen seçimlerde merkez sağın adayı) François Fillon’un seçmenleri, bunların önemli bir kesimi Emmanuel Macron’a destek çıkarken geri kalanlar ise Marine Le Pen ya da Nicolas Dupont-Aignan’a yakınlaştı. Elabe kamuoyu yoklama şirketine göre 2017’in ilk turunda Fillon’a oy veren 100 seçmenin 30 ile 42 arasındaki kesimi ilk turda Emmanuel Macron’a, 14 ile 18’i Marine Le Pen ve 11 ile 12’si ise Nicolas Dupont-Aignan’a oy kullanabilirmiş. İşte Ekim ayının ortasından bu yana Macron bu seçmen kesimini tavlamak için göz kırpıyor. Fakat bu oyun risksiz değil zira (Le Pen’e) karşı mücadele etme adı altında yapılan bu nirengi tam tersine onu daha da değerlendirebilir. İdeolojik açıdan Marine Le Pen’in

dönemin koşullarından hiçbir şikayeti yok: Basında görünmeleri azaldı fakat yıllardır savunduğu konular (...) tüm tartışmaların merkezinde. (...) İster sağından, isterse de solundan saldırılara tabi olan merkez sağ ise gelecek marttaki belediye seçimleri yaklaşırken sahne önüne gelmeye çalışıyor, fakat başarabileceği daha kesin değil. Le Pen’e karşı tek kalan Emmanuel Macron ise ilerici bir akımı temsil etmek istiyor fakat eğilimi o kadar bulanıklaştı ki ona baraj oluşturmada çok zorlanıyor.

(Çeviren: Deniz Uztopal)


DÜNYA ANLAMINA GELEN 30 PESO

Mario NEUMANN
Neues Deutschland

Şili’de, metro biletlerine 30 peso zam yapılması bardağı taşırdı, Lübnan’da ise WhatsApp telefon görüşmelerine vergi getirildiğinin duyurulması. Fransa’da geçen yıl, Sarı Yelekliler hareketi yakıt vergisi ilanı ile başladı. Dolayısıyla, çağdaş isyan tetikleyicilerinin, sonradan gündeme getirilenlerin yanında nispeten önemsiz hatta keyfi olduğu söylenebilir. Günlük yaşamı zorlaştıran, yaşamayı ayakta kalmaya çeviren saldırıların protestosunda sembolik anlam taşıdıklarından söz edebiliriz. 

Geçen hafta Şili’deki en popüler sloganlardan biri şöyleydi: “30 peso değil 30 yıl!”. Veya bir bankaya yönelik “Bize bir hayat borçlusunuz!” sloganı... Şili’de yaşayanların çoğunun bankalara borcu var. Eğitim, tüketim veya emlak borçları. Öyle bir borç ki, yıllar boyu insanları en kötü işlerde banka için çalışmaya zorunlu kılıyor.

Şimdi bu borç tersine çevrildi. Normal insanlardan devlete itaat, bankaya borçları karşılığı para vermeleri isteniyordu. Şu sıralar ise insanlar sokakta, başka bir şey söylüyor. İtaat da yok, para da!

“Bu şekilde devam edemez, ödemiyoruz, ödemeyeceğiz!” diyorlar.

Hareketin tetikçisi olan olayların sadece sembol olduğu, Lübnan’da WhatsApp vergisinin, Şili’de metro biletlerine zammın geri alınmasından sonra eylemlerin bitmemesiyle gözler önüne seriliyor. Azledilen bakanlar bile hareketi durduramıyor. Şili’de Victor Jara’nın efsanevi şarkısı “Barış içinde yaşama hakkı”yla eylemler devam ediyor. Lübnan’da tek tek politik liderlerin gitmesinin yetmeyeceği, iktidarın değişmesi gerektiğini ifade eden güçlü bir hareket var.

Şili, Lübnan ve Fransa hakkında ortak bir değerlendirme yapmak doğrumu? Tabi ki, 2011’de birçok ülkede başlayan Arap Baharı’nda olduğu gibi ortak bir program ve ortak bir nedenden söz etmek imkansız. Ancak, bu boyuttaki toplumsal ayaklanmaların doğada olduğu gibi kendiliğinden ortaya çıkamayacağı, ardında birikmiş sorunların, günlük deneyimlerin olduğu, çoğunun önderlik olmadan gerçekleştiği dikkate alınırsa, dünyada şimdiki tüm isyanları aynı karede toplayabiliriz. Tüm farklılıklara rağmen sorun kapitalizmin bu insanlara dayattığı. Ancak bunun kabul edilmemesi, mücadele ve alternatif yolları aranması da Şili, Lübnan, Fransa vb. ülkelerdeki hareketlerin aynı karede değerlendirilmesine fırsat sunuyor.  Bu benzerlikler hiç de tesadüfi değil.

Toplumsal ve politik karakter birliği var. Protestolar artık kendini sendikalar veya belli işyerleriyle sınırlamıyor. Anlık tecrübe, yani borç sorunu, ücretler, kiralar, sağlık, eğitim ve çok daha fazla konuda sorun yaşanıyor ve sokağa çıkılıyor. Artık yapılan saf kendi çıkarını koruma mücadelesinin çok ötesinde. Protestolar, yönetim biçimlerine ve yöneticilerini hedef alıyor. Hükümet ve devlet politik sorunun çözümü için değil sorunun nedeni olarak hedef alınıyor. Devlet, politikacılar, ekonomik politik gücün temsilcileri veya yürütme organı olarak daha fazla sömürü, daha fazla mülksüzleştirme ve halkın hizaya getirilmesi için görev yapıyor.

Bu yüzden tüm ayaklanmalardaki sosyal sorun, sadece servetin yeniden dağılımı ve çıkarların savunulması değil demokrasi sorunu. Bu demokrasi yalnızca talep edilmekle kalmıyor, aynı zamanda ayaklanmalarda radikal bir alternatif olarak gösteriliyor, yaşanıyor da.  Geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi, sokaklarda bir araya gelmek, başka bir politik demokratik ortamın oluşturulması sembolik de olsa arzulanan demokrasiyi gösteriyor.

Şili’deki protestolara göçmen kadınlar katıldı ve Lübnan sokaklarında Suriye ve Filistin şarkıları söylendi. Sokak, egemenlerin dayattığı yabancı ve değişim korkusunu yerle bir etti: Söylemeye gerek yok, bütün bunlar kadın hareketlerinin güçlü etkisi olmadan düşünülemezdi.

(Çeviren: Semra Çelik)


İNGİLTERE: JAVID VE MCDONNELL MALİ KURALLARINI DEĞİŞEN DÜNYAYA AYARLIYOR

Stephen BUSH
New Statesman

Düşük faiz oranları hem daha fazla altyapı harcamasını teşvik ediyor hem de bir sonraki ekonomik durgunlukta devlet harcamalarının rolünü artırıyor.

Sajid Javid (Maliye Bakanı) ve John McDonnell (Gölge Maliye Bakanı) partilerinin mali tutumlarında önemli değişiklikler yaparak harcama potansiyellerine milyarlarca sterlin eklerken, açıkça kabul etmeseler bile, gelecekteki ekonomik durgunluklara göğüs germekte devlet harcamalarının artan önemini hesaba kattılar.  

Birleşik Krallık ve diğer ileri ekonomilerin gerileme dönemlerinde hep kullandığı etkili araçlardan biri faiz oranlarını düşürmek olmuştur. Son ekonomik durgunlukta faiz oranları, neredeyse bir gecede, yüzde üç buçuk oranında düşerken ekonomik durgunluk dönemlerinde faiz oranları ortalama yüzde 5 düşerdi. İngiltere Merkez Bankası’nın şu andaki faiz oranı yüzde 0,75 ve ekonomiciler faiz oranlarının çok düşük kalacağında hemfikir; çünkü çok fazla oranda hane ve işletme tarihi faiz oranlarına dönüşü kaldırabilecek durumda.

Dolayısıyla, önümüzdeki ekonomik durgunlukta devlet harcamaları daha fazla kullanılacak ve iki partinin finansal kuralları da bu yönde değişti. John McDonnell’in değişiklikleri aslında devrimden çok bir evrim, çünkü onun finansal kurallarının temelleri aynı; İşçi Pati günlük olarak cari fazlayı hedefleyecek fakat “yatırım harcamaları” buna dahil olmayacak: enerji santralleri, demiryolları ve diğer altyapı harcamaları bu hesaba katılmayacak. Yani 2017’de öne sürdüğü prensibin aynısı.

Burada yaptığı önemli değişiklik artık (önümüzdeki beş yıllık) parlamento sürecinin sonunda ülkenin borcunu azaltmak yerine “devlet sektörünün net değerini” artırmak olacak. Bu duruşun iki önemli sonucu var; birincisi, yaratacağı potansiyel varlıkla değerini ölçerek altyapı harcamalarını farklı bir yere koyması, ikincisi ise İşçi Parti’nin iddialı kamulaştırma programını nasıl finans edeceğini ortaya koyması. Aynı zamanda, bundan önceki hükümetlere kamu harcamalarını devlet borcu sayarak kayıtlardan “saklama” fırsatı veren, PFI (kamu projelerinin özel girişim tarafından yapılıp işletildiği ortaklık projeleri) gibi özel finans inisiyatiflerini engellemesi.

Büyük borç açısından İşçi Parti’nin pratik yaklaşımı borç seviyesini sabit tutmak ya da GSMH’nin yüzdesi olarak, Muhafazakarlardan daha yumuşak bir şekilde, azaltmayı hedeflemek olacak. Ya Sajid Javid’in mali tutumu kuralları?

Muhafazakarlar açısından en büyük değişiklik artık onların hedefinin de ülkenin borç oranını düşürmek olmaması; faiz oranları düşük kaldığı sürece (yani yakın gelecekte) ya aynı seviyede tutmak ya da biraz azaltmak. McDonnell gibi, Javid de günlük cari fazlayı hedefleyecek fakat altyapı yatırımlarını bu hedefe dahil edecek: fazladan altyapı harcamalarını GSMH’nin yüzde üçü olarak sınırlayacak.

McDonnell’in yaptığı gibi, bu adım da milyarlar değerinde altyapı yatırımı potansiyeli yaratıyor. Altyapı harcamalarını bu şekilde sınırlamanın ekonomik bir sebebi yok – amaç Johnson’ın verdiği vergi kesintisi ve artan devlet yatırımı vaatlerini karşılarken aynı zamanda İşçi Parti’nin yaklaşımının hovardaca olduğu yönünde saldırıya olanak sağlamak.

Fakat Javid’in yaklaşımında büyük bir belaya davet var – McDonnell’in aksine ekonomik durgunluk koşullarında ne yapacağı konusunda hiçbir beyanı yok. Bu muğlaklık Javid’e, mali prensipleri ekonomik zorluk koşullarında kendisine çok daha fazla harcama olanağı sağlayan, McDonnell’e saldırma fırsatı veriyor fakat kendi mali tutumunun belirsiz geleceğe daha az hazırlıklı olduğu anlamına geliyor.

(Çeviren: Haldun Sonkaynar)

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Putin telefonda Suriye’yi görüştü

SONRAKİ HABER

Bangladeş'teki vantilatör fabrikasında çıkan yangında 10 kişi öldü

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa