05 Kasım 2019 04:53

Doç. Dr. Ömer Turan: Parti devleti yerel yönetimlere de el attı

HDP'li belediyelere uygulanan kayyumlardan sonra batı illerinde de belediyeler vesayet baskısı altında. Doç. Dr. Ömer Turan ile kayyum ve Boğaziçi Başkanlığı hamlesini konuştuk.

Doç. Dr. Ömer Turan

Fotoğraf: Ali Mert Gürbüz

Paylaş

Şerif KARATAŞ
İstanbul

HDP'li belediyelere uygulanan kayyumlardan sonra batı illerinde de belediyeler vesayet baskısı altında. "Boğaziçi Başkanlığı" hamlesini Evrensel'e değerlendiren Ömer Turan, "Parti devleti beğenmediği yerel seçim sonuçlarını, merkezden yönetme girişimleriyle bertaraf etmeye çalışıyor" dedi. Turan yeni uygulama ile merkezi baskını İBB üzerinde Demokles Kılıcı gibi sallanacağına da dikkat çekti. Turan, “Demokrasiden yana olan tüm güçlerin kayyum atamalarına karşı çıkması gerek” dedi. İstanbul Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi ve İsveç Enstitüsü araştırmacısı olarak, Lund Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları Merkezinde çalışmalarını yürüten Doç. Dr. Ömer Turan’la iktidarın muhalefet belediyelerine yönelik hamlelerine ilişkin konuştuk.

Bölgede HDP’li belediyelere kayyumla halkın iradesi gasbedilirken, İstanbul Büyükşehir Belediyesinin yetki alanında olan Boğazla ilgili yapılan yasa taslağıyla Boğaziçi Başkanlığı kurulacak ve İstanbul Boğaz’ı resmen Erdoğan’a bağlanacak. Bu iki gelişmeyi siyasetten yorumlayacak olursanız neler belirtebilirsiniz?

15 Temmuz sonrasında AKP ülkeyi iki yıl boyunca resmi OHAL ile yönetti. Ama 2018’de resmi OHAL’in bittiği ilan edildiğinden bu yana, adı konmamış bir, gayri resmi bir OHAL atmosferi yaratıyorlar. AKP’nin çoğu hamlesini bu OHAL atmosferine gerekçe üretmeyi hedefliyor.  Temmuz 2018’de Meclis’ten geçen yasal düzenleme ile bu adı konmadan uzatılan OHAL’in mevzuatını düzenlediler. Bu düzenlemeyle Valilere olağanüstü yetkiler verdiler. Artık valiler keyfi biçimde her türlü gösteri ve protestoyu yasaklayabiliyor. 15 günlük, bir aylık eylem yasakları haberini okuyoruz basında sık sık.

Ama adı konmadan uzatılan OHAL sadece mevzuat düzenlemelerini takip edilerek anlaşılabilecek bir şey değil. AKP’nin parti-devleti keyfi kararlarla, öngörülemezlik yaratıyor. Bu atmosferde mevzuat düzenlemelerine sığmayan kararlara imza atılıyor. RTÜK’te oylama yapıp Faruk Bildirici’nin üyeliğini düşürmek böyle bir şey mesela. Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde sözleşmeleri yenilenmeye iki akademisyen hakkındaki soruşturmaya bakın. Tamamen normal şeylerin suçlamaya konu edildiğini göreceksiniz. Eğitim Sen’in sendikal faaliyetlerini sosyal medya hesaplarında paylaşmak, Ankara Barosu’nun düzenlediği sempozyumda konuşmuş olmak, KHK ile ihraç edilen akademisyenlerle görüşmek, öğrencilerle “toplumsal cinsiyet, kadın çalışmaları adı altında toplantılar yapılması” soruşturmada suçlamalara konu ediliyor. Bu türden bir akıl tutulmasını adı konmamış olağan üstü hal ile anlayabiliriz ancak.

"SİYASİ KİMLİKLERİ NEDENİYLE YARGILANIYORLAR"

Tutuklanan belediye başkanlarına yönelik insan hakları ihlali uygulanmasına yönelik uygulamalarda yaşandı. Bu durumu nasıl yorumlarsınız?

Tutuklanan belediye eş başkanları Selçuk Mızraklı, Keziban Yılmaz ve Rojda Nazlıer'in cezaevi ring aracında 10 saat boyunca elleri kelepçeli halde, 10 saat boyunca mola vermeden Kayseri’ye götürüldüklerini öğrendik. Bu kesinlikle insan haklarının ihlalidir. Bunu yaparak HDP’lere mesaj verilmek isteniyor. Selçuk Mızraklı kendilerine düşman hukuku uygulandığını söyledi. Adı konmadan uzatılan olağan üstü halde HDP’lilerin düşman ceza hukuku mantığıyla cezalandırıldıklarını görüyoruz. Nedir bu mantığın temel özelliği? İlk olarak düşman ceza hukuku mantığı devreye girdiğinde somut fiil, edim ortada yokken sanığın politik kimliği suçlu görülmesine yeterli oluyor. Masumiyet karinesi gibi ilkeler bir tarafa bırakılıyor. Bu mantık devreye girdiğinde temel insan haklarının getirdiği korumlar devre dışı bırakılıyor. Demirtaş, Gültan Kışanak ya da Selçuk Mızraklı’ya yöneltilen suçlamalara bakın. Bu kişilere yöneltilen suçlamalarda, yasanın suç olarak tarif ettiği bir fiilin suçlamanın merkezinde olmadığını görürsünüz. Suçlamanın merkezinde legal düzlemde yürütülen siyasi faaliyet vardır. Siyasi kimlikleri nedeniyle yargılanıyorlar ve özgürlüklerinden mahrum bırakılıyorlar.

HDP’li belediyelere atanan kayyumlar da adı konmadan uzatılmak istenen olağan üstü halin sonucu. Tüm üyeleri Cumhurbaşkanlığı tarafından atanacak olan Boğaziçi Başkanlığı da aynı sürecin parçası. Hem atanan kayyumlara, hem de henüz somut bir yasa taslağına dönüşmemiş olsa da Boğaziçi Başkanlığı fikrine baktığımızda AKP parti-devletinin beğenmediği yerel seçim sonuçlarını, merkezden yönetme girişimleriyle bertaraf etmeye çalıştığını söyleyebiliriz. Anlaşılan, İstanbul Büyükşehir Belediyesi bağlamında HDP’li belediyelere uygulanan kayyum formülünün AKP’ye yüksek maliyeti olacağını görüyorlar. O nedenle AKP parti-devleti İmamoğlu’nun üzerinde bir Demokles’in kılıcını sürekli tutma ve görevden almadan yetkilerini sınırlama peşinde. Yaratılan öngörülemezliğin, keyfiliğin sürekli tedirginlik yayması söz konusu. Bu tedirginliğin otoriter yönetim için önemli bir işlevi var.

"DEMOKRASİDEN YANA OLAN GÜÇLERİN KAYYUM ATAMALARINA KARŞI ÇIKMASI GEREK"

Muhalefet buna karşı nasıl bir tutum almalı?  Bu haksız durumu özellikle Batıda halka anlatmaya başarabilmeli?

Muhalefetin alabileceği tutumu konuşurken önümüzde üç fotoğraf var. Birincisi, İstanbul’da İstiklal Caddesi’nde polis ablukası içinde bildiri dağıtan HDP milletvekilleri. Bu çok güçlü bir fotoğraf. HDP’nin alanının sembolik olarak değil, fiilen, somut olarak nasıl daraltıldığını gösteriyor bize. İkinci fotoğraf Kemal Kılıçdaroğlu’nun açıklamaları. Kılıçdaroğlu CHP’nin tezkere evet demesinin doğru olduğunu savunuyor. “İdlib’e, Afrin’e güzel hizmetler götürülüyor. Askerimiz çekilseydi, bu hizmetler yok olacaktı” diyor. Üçüncü fotoğraf ise İzmir’de CHP’li büyükşehir belediye başkanları toplantısında konuşan Tunç Soyer. Soyer konuşmasında “Kürtlerin anadilinde kamusal hizmet isteğini, Ankara’nın insafına ve tasarrufuna bırakacağımız aşamayı geçtik" dedi. Tunç Soyer bunu sadece Kürtçe kamusal hizmet bahsi için söylemedi. Alevilerin cemevi talebinin, Romanların taleplerinin ve barış talebinin de Ankara’nın tasarrufuna bırakılacağı aşamayı geçtiğimizi söyledi. Daha önce İmamoğlu da Kürtçe dil kursu açılacağını söylemişti.

Birinci fotoğrafta gördüğümüz şekilde HDP’nin alanı daraltılıyorken, üçüncü fotoğrafta karşımıza çıkan tavrı önemsemek, bu açıklamaların takipçisi olmak gerekiyor. İkinci fotoğrafla, yani Kılıçdaroğlu’nun perspektifiyle ilgili de şunu söylemek lazım: Kuzey Suriye’ye yapılan askeri operasyon bile olağan üstü durum atmosferini uzun vadede sürdürmeye yetmeyecek. Zaten operasyonun sınırlarına ulaşması başta düşünülenden çok daha hızlı gerçekleşti. Bu konuda Kılıçdaroğlu’nun “biz Saray hükümetinin bilmediği pek çok gerçeği biliyoruz” açıklaması, sanki devletin AKP’den bağımsız bir Suriye’ye müdahale gündemi varmış gibi bir imada bulunması yanlış. İki nedenle yanlış; birincisi parti-devlet bütünleşmesi sürecini görmezden gelemeyiz. Eskiden sadece bakanlar katılırdı, artık hükümette görevi olmayan parti genel başkan yardımcıları, parti sözcüleri de Cumhurbaşkanı’nın komuta merkezi toplantısına katılıyorlar. Parti-devlet bütünleşmesinin da net bir fotoğrafı olabilir mi? İkincisi CHP genel bir ilke olarak Türkiye’nin Suriye denklemine askeri müdahale ile eklemlenmesine karşı çıkmalıdır. Bugün demokrasiden yana olan tüm güçlerin kayyum atamalarına karşı çıkması gerek. Kılıçdaroğlu’ndan bu konuda da güçlü bir karşı çıkış duymuyoruz maalesef. 

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

BES fonu yüzde 53 artacak, sanayiye teşvik olacak

SONRAKİ HABER

Rahmi Turan, Beştepe'de Erdoğan ile görüşen kişinin Muharrem İnce olduğunu söyledi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa