18 Ekim 2019 05:00

"Barış ortamı olmadıkça gönüllü geri dönüş hayal"

Bir milyon mültecinin ‘güvenli bölge’ye gönderileceği, sınır ötesi harekatla birlikte daha çok konuşulur oldu. Göç çalışan akademisyenlere göre; bölgeye barış gelmeden bunun gerçekleşmesi bir fantezi.

Fotoğraf: İnanç Yıldız

Paylaş

Ercüment AKDENİZ

Türkiye’ye sığınan Suriyeli mültecilerin sayısı resmi olmayan rakamlara göre 4 milyona ulaştı. Suriye savaşı 9’uncu yılına girerken ufukta hâlâ ciddi bir barış emaresi yok. Bu durum gönüllü geriye dönüş koşullarının da kapalı kalması demek. Hükümetin gündeminde ise bir süredir 
sınırın ötesinde kurulacak “güvenli bölgeler” var. Bu bölgeye 1 ile 2 milyon arasında mülteci nüfusun yerleştirileceğine dair söylemler, 
sınır ötesi harekatla birlikte daha güçlü dile getirilir oldu.

Göç ve mülteciler konusunda uzun yıllardır çalışmalar yapan Prof. Dr. Murat Erdoğan ve Prof. Dr. Ayhan Kaya “güvenli bölgeler” tartışması kapsamında mültecilerin durumunu değerlendirdi. Prof. Dr. Erdoğan 2015’ten sonraki gelişmelerle birlikte geri dönme imkanının olağanüstü derecede azaldığını belirterek, “Suriye’de ciddi bir barış ortamı olmadıkça bu insanlar gönüllü geri dönüşe yönelmeyecek” dedi.  Prof. Dr. Kaya ise “Suriyeliler geri gitmemekte diretirlerse Türkiye’de toplumsal gerilimler yaşanabilir” saptamasında bulunarak, devletin ve sivil kuruluşların uyum konusuna odaklanması gerektiğine dikkat çekti.

Geriye bakıldığında, dünyada “güvenli bölge” örnekleri pek fazla yok. 1990’lı yıllarda Irak, Ruanda ve Bosna örnekleri söz konusu. Onlar da çatışma bölgelerinde kuruldu ve amacın insanları kırımdan korumak olduğu ifade edildi. Şimdi mültecilerin ilk defa sınır dışına (Suriye’ye) gönderileceği bir “güvenli bölge” tartışılıyor. Bunun Birleşmiş Milletler (BM) ve Uluslararası hukuk açısından yeri nedir? 

Prof. Dr. Murat Erdoğan: Aslında şunu söylemek lazım: Suriye’de yaşanan kriz ve Suriye krizinin yarattığı mülteci akını dünyada çok örneği yaşanmış bir durum değil. Dolayısıyla daha önce bu uygulama yoktu. Daha önce böyle bir şey var mıydı yok muydu tartışmalarının ötesinde, çok büyük sayıda bir kitle ve Türkiye’nin tamamına yayılmış bir kitle söz konusu, savaş da devam ediyor vs. Böyle olunca her konuşma, her politika aslında kendi içinde yeni. Bunun daha önceki bir tecrübesi yok. Yani mesela bizde ’90’lı yıllarda Irak’tan gelenler vardı. Onları sınır bölgesinde tuttuk. O zamanlar BM bize kızıyordu, ‘Sınır bölgesi risklidir’ diye. Çünkü BM ilkelerine göre, mesela bir kamp yapacaksanız, çatışma bölgesinin 50 kilometre ötesinde bir yerde yapmanız lazım. Ama gidin bizim kamplara bakın; sınırın dibinde. Ama BM baktı ki Türkiye idare edemiyor, sonra bunu kabul etmek durumunda kaldı. Çünkü yeni bir kriz yaşanıyor, idealden uzaklaşmak durumunda kaldılar. 

Şimdiki güvenli bölge konusunda da BM’nin söyleyebileceği fazla bir şey yok. Burada şu anda bile o savaş bölgelerinden, çatışma bölgelerinden kaçan insanlar var. Menbic’den kaçan var, İdlip’ten kaçan var. Şimdi bunlar nereye gidecekler? Türkiye 4 milyondan fazla insanı misafir etmiş durumda. Bununla ilgili tartışmalar yoğunlaşmış durumda. Dolayısıyla dönüp de Türkiye’ye ‘Bunları da alın’ diyemiyor. Geriye ne kalıyor? Güvenli bölgeler. Güvenli bölgelere konusunda da muhatap ülkeye güvenmekten başka şansı yok. Yani Türkiye diyor ki; ‘Ben bunları bu bölgeye alacağım, güvenliğini sağlayacağım’. Birleşmiş Milletlerin bu konuda operasyonel bir gücü yok zaten, sadece öneride bulunabilir, çok fazla itiraz edebileceği durumu da yok.

"ARAŞTIRMALARDA DÖNÜŞ EĞİLİMİ GÖRÜNMÜYOR"

Buradan Suriye’ye, olası güvenli bölgeye gönderilecek mülteciler konusunda Türkiye’nin inisiyatifi ne kadar olabilir, BM’nin ne kadar olur? Kim kimi, neye göre, nereye gönderecek? 

Bunun iki tarafı var: Bir tarafı uluslararası hukuk, diğeri de politik alan. Uluslararası hukuk bakımından insanların oraya gitmesinin bir tane yolu var: gönüllü geri dönüş. Yani insanlar diyecek ki ‘Ben dönüyorum kardeşim’. Eğer bunu söylemezse, Türkiye’deki Suriyeliler, uluslararası koruma altındadır ve geri göndermeme ilkesi vardır. Türkiye bunu kabul etmiştir. Ve bunu uygulamak durumundadır. Zaten uyguladığını da iddia ediyor. Dolayısıyla, bu insanları zorla geri gönderemezsiniz. Bu konuda, gönüllü geri dönüşe bakmak lazım. 

Peki, bu insanlar orada oluşturulan güvenli bölgeye gönüllüce geri dönerler mi? Bizim yaptığımız araştırmalarda böyle bir isteğin, eğilimin olduğunu görmek mümkün değil. İnsanlar orayı hâlâ çatışma bölgesi olarak görüyor, yarınını göremiyorlar. Bakın, son birkaç günde operasyon nereye evrildi? Kamışlı gibi yere doğru gitti. Menbic’de acaba Suriyeli rejim mi egemen olacak, biz mi egemen olacağız, onu bilmiyoruz. Bu kadar çatışmalı ve dinamik bir sürecin yaşandığı bölgeye insanların gönüllü olarak gitmesini beklemek, biraz hayal. O zaman geriye tek enstrüman kalıyor: ‘Zorla gönderiyorum kardeşim. Ben yeterince misafir ettim, artık evinize dönün’ diyebilirsiniz. Ama bunu hangi kriterlere göre belirleyeceksiniz? Misal, İstanbul’dakini mi göndereceksiniz, Urfa’dakini mi, Antep’tekini mi?  Yoksa şu, şu kentlerden Türkiye’ye gelmiş olanlar mı geri gitsin diyeceksiniz? Bunu gerçekleştirmek de çok mümkün değil. 

Ben bu konuda Suriye’de ciddi bir barış ortamı ve huzur ortamı olmadıkça bu insanların gönüllü geri dönüşe yönelmeyeceğini, o ortam oluşmadan da Türkiye’nin zorla göndermek konusunda da bir politikayı gütmeyeceğini düşünüyorum. Çünkü Türkiye’nin son 8 senede en önemli dış politika enstrümanlarından birisi, mülteciler konusunda ortaya koyduğu performans. Bunu da bir anda yok etmek istemez.

"2015'TEN SONRA GERİ DÖNÜŞ FANTEZİYE DÖNÜŞTÜ"

Yerleşik toplumda da ‘Zaten gidecekler’ algısı güçlendi. Bu açıdan yorumunuz ne olur? 

Aslında 2015’te bütün dengeler değişti Suriye’de. 2015’e kadar Türkiye’nin öngördüğü birçok şey gerçekleşebilirdi: Esad gidebilirdi, yeni bir rejim kurulabilirdi, insanlar evlerine geri dönebilirdi vs. Ama 2014 sonu ve 2015’te IŞİD’in devreye girmesi, Rusya’nın devreye girmesi, İran’ın devreye girmesiyle birlikte o coğrafyada bütün dengeler değişti. O zamandan beri bütün yazılarımda, verdiğim röportajlarda diyorum ki; geri dönme imkanı olağanüstü derecede azaldı, bu fanteziye dönüştü. Neden? Çünkü orası bir savaş bölgesi, çatışma bölgesi, zaten savaştan kaçan insan niye aynı bölgeye geri dönsün yani. Bu akla ziyan bir durum. 

Ayrıca Türkiye’de kamplarda yaşayan insanların oranları yüzde 1.7’ye düştü. Yani bu insanlar kent hayatına alıştılar, kent hayatını yaşıyorlar. Buradaki yaşamın içide; bir biçimde, biz istesek de istemesek de beğensek de beğenmesek de bir entegrasyon süreci yaşanıyor. Yani 700 bin çocuk okula gidiyorsa, 1 milyondan fazla insan çalışıyorsa, bunlar Türkiye’nin her yanında bir biçimde kendi ayakları üzerinde durabiliyorsa bu aslında kendi içlerinde bir entegrasyon göstergesidir. Yani Suriyeliler bu toplumda kendileri tutundular. Tutunmuş olan insanların geri dönme ihtimali de doğal olarak azalıyor dünyanın bütün örneklerinde. Dünyanın bütün krizlerinde, geri dönme oranları yüzde 5’i geçmiyor. Yani bu kolay bir şey değil. Aradan uzunca bir zaman geçtikten sonra insanlar geri dönemiyor.

"İŞSİZLİKTE SURİYELİLERİN ETKİSİ MİNİMAL"

Mültecilerin işsizliğe neden olduğu yönündeki toplumsal algı da geri göndermeye kredi açıyor. Ne dersiniz?

TÜİK işsizlik oranlarını açıkladı: 13.9. Türkiye’de Suriyelilerden kaynaklı bir işsizlik yükselişi olduğuna ben inanmıyorum. Bu yükseliş ülkenin ekonomik dengeleriyle ilgili, yapısal sorunlarıyla ilgili. Türkiye ekonomisinin yatırım yapamaması, yeni istihdam alanları açmaması ile ilgili. Bunun içinde Suriyelilerin katkısı gayet minimal düzeyde. Neden böyle? Çünkü Suriyeliler zaten kayıt dışı sektörde çalışıyorlar. Kayıt dışı sektör Türkiye’nin kendi sorunu zaten. Yüzde 35’ten fazla Türk vatandaşı zaten kayıt dışı çalışıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nde 10 milyondan fazla vatandaş kayıt dışı çalışıyor. Bunun içinde 1 milyon Suriyeli zaten kayboldu gitti. Dolayısıyla benim bu rakamlara bakıp ‘Türkiye’de işsizlik yükseldi, bak hep Suriyelilerden’ demem çok vicdansızlık olur. Güneydoğu bölgesinde, sınır bölgesinde kısmen Suriyelilerden kaynaklı bir işsizlik yaşanıyor olabilir. Ve kayıt dışı alanda. Onun dışında genele yansıyan bir durum söz konusu değil. Sevsek de sevmesek de sürdürülebilir olmasa da kayıt dışı ekonomi hem Suriyelilerin hem de Türkiyelilerin imdadına yetişti. Eğer biz kayıtlı bir biçimde olsaydık Türkiye’deki sıkıntı artık daha fazla artardı. Çünkü o 1 milyon kişiye sizin kayıt içinde ise istihdam yaratmanız gerekirdi. Yapamazdınız. Şu an Türkiye’de   toplumun nispeten daha hafif algılamasının en önemli sebebi de bu diye düşünüyorum.

"DÖNÜŞ REDDİ TOPLUMSAL GERİLİMLERE YOL AÇABİLİR"

Türkiye’nin, güvenli bölge oluşturma konusunda Suriye krizinin başından bu yana bir perspektife sahip olduğunu belirten Prof. Dr. Ayhan Kaya, uluslararası konjonktürün buna izin vermediğini hatırlattı. Geçici koruma altında bulunan Suriyelilerin “non-refulman” ilkesi gereğince tehlike altında bulunma ihtimali olan Suriye’ye gönderilmesinin uluslararası hukuk açısından uygun olmadığına dikkat çeken Kaya, “Bu nedenle Türkiye, güvenli bölgeler yaratıp uluslararası hukuka uygun şekilde geri gönderme sürecini hayata geçirmeyi planlamaktadır. Güvenli bölgenin uluslararası hukuk kurallarına uygun şekilde oluşturulması halinde eğer Suriyeliler geri gitmemekte diretirlerse o zaman Türkiye’de bir takım asayiş sorunları ve toplumsal gerilimler yaşanabilir” dedi.

"YENİ GÖÇ DALGASINA NE TÜRKİYE NE DE YUNANİSTAN HAZIR"

Türkiye’nin yeni bir göç dalgasına hazır olmadığını ifade eden Prof. Dr. Kaya, “Reyhanlı’ya doğru yeni bir kitlesel göç kentteki dengeleri altüst edebilir. Böylesine bir göç sürecinin gerçekleşmesi durumunda Ege Denizi’nden Yunanistan adalarına doğru bir göç tekrar söz konusu olabilir. Ne Türkiye ne de Yunanistan bunu kaldırabilir” ifadelerini kullandı.

"UYUM, TÜRKİYE'NİN MUTLULUĞU İÇİN DE ÖNEMLİ" 

Türkiye’nin mültecilere “coğrafi çekince”yi kaldırması gerektiğine vurgu yapan Kaya, “Ancak coğrafi çekince konusunun ne olacağından bağımsız olarak ülkemizde gerek merkezi devlet aktörleri, gerek Cumhurbaşkanlığı, gerek hükümet, gerek yerel iktidarlar ve gerekse STK’ler uyum konusunda daha istekli ve daha arzulu olmak zorundadırlar” dedi. Öncelikli olarak uyum strateji belgesinin oluşturulması ve kamuoyu ile paylaşılması gereğine dikkat çeken Kaya, “Uyum, Türkiye’nin refahı ve mutluluğu için son derece önemlidir. Karar alıcıların, medyanın, akademinin ve STK’lerin uyum konusu hakkında olumlu söylemler inşa etmek suretiyle kamuoyunu uyum fikrine alıştırmalıdırlar” saptamasında bulundu. Kaya, uyum gereğinin nedenlerini ise şöyle açıkladı: “Birincisi, insanca yaşama, çalışma, barınma ve gerekli diğer hizmetlerden yararlanma hakkı olan ve bizimle aynı havayı soluyan insanlardan bahsediyoruz. İkincisi, eğer bir süre sonra dönecek veya üçüncü bir ülkeye gidecek olurlarsa uyum sürecinin kendilerine sağladığı bütün olumlulukları hatırlayıp ülkemizin yurt dışında iyi niyet elçiliğini yapacaklardır. Bir kısmı kalacak olursa, onlara yapılan yatırımın ve verilen değerin karşılığını kalifiye ve yetişmiş insanlar olarak topluma ve ekonomiye sağlayacakları geri dönüş ile fazlasıyla ödeyeceklerdir. Üçüncü neden ise, dünyadaki pek çok sorunun nedeni olan küresel adaletsizlik hissinin yarattığı sorunların bir kısmının giderilmesinde Türkiye böylece katkı sağlamış olur, diğer bir deyişle küresel adaletin sağlanmasına katkıda bulunur.”

 

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

Prof. Dr. Hamit Bozarslan: Operasyonla IŞİD’e geniş bir alan açıldı

SONRAKİ HABER

Mersin'de Evrensel'in 25. yılı dayanışma etkinliğiyle kutlandı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa