14 Ekim 2019 02:57

Yazar/Yönetmen Soner Sert: Kürdün kendi gerçekliğiyle sinema yapması engelleniyor

"Kendi dillerinde film yapabilmek için uzun süre beklemiş bir halkın sinemasının doğuşuna ve gelişimine tanıklık edeceğiniz bu kitap, mücadele ve estetik ilişkisi konusunda düşünceler barındırıyor."

Yazar ve yönetmen Soner Sert

Paylaş

Okan ÇİL

Yazar ve Yönetmen Soner Sert’in “Devletsiz Bir Ulusun Sineması” isimli kitabı Dipnot Kitap’tan çıktı. Kürt sinemasının varoluşunu ve biçimlenişini konu alan kitap, farklı coğrafyalardaki Kürt sinemacıların üretimleri üzerindeki ortaklıkları araştırıyor. Kürt sinemasının özünü oluşturan “vatansızlık”, “sınır” ve “ölüm” temalarını farklı boyutlarıyla irdeliyor.

“Kürt sinemasını Kürt sineması yapan şey nedir?” sorusunun yanıtı aranan kitapta, Bahman Ghobadi’nin “Sarhoş Atlar Zamanı”, “Anavatanımın Şarkıları”, “Kaplumbağalar da Uçar” ve “Yarım Ay”, Hiner Saleem’in “Votka Limon”, “Sıfır Kilometre” ve “Tatlı Biber Diyarım”, yine aynı bölgeden Şevket Emin Korkî’nin “Taşa Yazılmış Hatıralar”, Kazım Öz’ün “Fotoğraf” ve Hüseyin Karabey’in “Gitmek” filmleri mercek altına alınıyor.

Kendi dillerinde film yapabilmek için uzun süre beklemiş bir halkın sinemasının doğuşuna ve gelişimine tanıklık edeceğiniz bu kitap, mücadele ve estetik ilişkisi konusunda düşünceler barındırıyor.

Yazar ve Yönetmen Soner Sert ile kaleme aldığı, “Devletsiz Bir Ulusun Sineması” kitabını, Kürt sinemasının gelişim sürecini ve sorunlarını konuştuk.

Bugüne kadar Kürt sinemasına dair irili ufaklı araştırmalarla karşılaştık, ancak ilk defa bu denli kapsamlı şekilde hazırlanmış bir kitap var elimizde. Böyle bir konuyu tartışmaya ne zaman karar verdiniz? Ya da şöyle sorayım, neden bu vakte kadar böyle bir kitap yazılmadı?

Son sorudan başlayayım yanıtlamaya: Aslında Kürt Sineması’nı konu alan bir kitap daha var. Yaklaşık on sene önce benim de beğenerek okuduğum, Mizgin Müjde Arslan’ın derlediği, kıymetli bir çalışma mevcut. O kitap, farklı kişilerin yazdığı makalelerden oluşuyordu ve Kürt sineması üzerine okurun düşünmesini amaçlıyordu. Ben o tarihlerde üniversitede sinema öğrenimi görüyordum ve bu mesele üzerine kafa yoruyordum. Hemen edindiğimi hatırlıyorum.

Aynı dönemlerde Kürt sineması tartışması çok popülerdi. Kürtlerin sosyal ve siyasal durumunu, kültürel bir izlekle harmanlayıp, estetik bir karşılık aramaya çalıştım. Kürtlerin siyasi durumu, farklı devletlerde yaşıyor oluşları, sinemalarının finansal ve estetik sorunsalı, Kürt sinemasının tartışılma biçimini etkiliyordu. Ben de Türkiye’de yaşayan ve sinema okuyan bir Kürt olarak, Kürt sineması üzerine daha çok düşünmeye başladım. Yurtdışında ve yurtiçinde yazılan çoğu makaleyi okudum. Kürtlerin odağında olduğu hemen her filmi izledim. Sosyal ve kültürel kodları bir araya getirerek, kavramsal bir tanımlamanın estetik karşılığını aradım. On yıllık bir düşünsel sürecin, aralıklı olarak altı yılda kaleme alınmasıyla üzerine konuştuğumuz çalışma ortaya çıktı.  

Bir filmi Kürt sineması başlığında değerlendirmek için, o filmin Kürtçe olması mı gerekli? Ölçütümüz nedir? Siz hangi kıstaslarla böyle bir ayrımda bulundunuz?

Eğer konu sinemaysa dilden daha güçlü göstergelere, enstrümanlara ihtiyacınız var kanımca. Diyaloğa yer verilmeden çekilen bir film de Kürt sinemasına dahil edilebilir. Dil, edebiyat için şarttır. Sinema için ise belirleyici olan görüntüdür. Kitapta, Kürt sinemasını, Kürtlerin tarihsel sürecini odağa alarak, görsel kodlar üzerinden nitelemeye çalıştım. Irak, İran, Türkiye ve Suriye’de sinema yapan Kürt yönetmenlerin sinemalarında, ortak özellikler ne olabilir? Bunların üzerine kafa yordum. Karşıma çıkan göstergelerin, filmlerde karşılığını aradım. Dil, bu noktadan sonra devreye girdi. Örneğin, Hüseyin Karabey’in yönetmenliğini yaptığı Gitmek (2008) filmi, Kürt sinemasının en güzide örneklerinden biri. Ancak filmin en fazla yüzde 25’i Kürtçedir.  

Kürt sinemasına dair incelediğiniz örnek filmlerin hemen hepsini kabaca “festival filmi” olarak değerlendirebiliriz. Peki Kürt sinemasında ticari filmlerin yeri nedir? Toplumcu gerçekçi olmak, Kürt sinemasının kaderi midir?

Kitapta, birtakım görsel kodlar çıkararak, o kodlar üzerinden bir Kürt sineması okuması yaptım. Filmleri o kodlara göre belirledim. Bu noktada da, Kürt sinemasının biçimini, “docu-drama” olarak tarif ettim. Özünde katı bir gerçekliğin, bu gerçekliğe sadakatin ve tıpkı Yeni Gerçekçiler gibi küçük bir hikayenin bu gerçekliğe eklemlenerek ortaya Kürt sinemasını çıkardığını söyledim. Bugün yok ama yarın öbür gün bir Kürt bilimkurgu ya da animasyon filmi çıkarsa, bunun üzerinden yeni bir tartışma yapılabilir tabii. Kürdün Kürt olarak nitelendiği, Kürtçe diyaloglara yer verilen, karikatür tiplerin doluşturulmadığı bir Kürt filminin ise gişe şansının olmadığını düşünüyorum.  

Farklı ülkelerde film çeken Kürt yönetmenlerin birbiriyle etkileşimi ne durumda? Kürt sineması sınırları ortadan kaldırabiliyor mu?

Yılmaz Güney’den itibaren Kürt yönetmenlerin birbirlerinin filmlerini takip edip, birbirlerini beslediklerini düşünüyorum. Sürü’yü ve Yol’u izlemeden bir Kürt filmi çekme iddiası taşıyan bir Kürt yönetmene hiç rast gelmedim. 2000 sonrasında da Bahman Ghobadi’nin Sarhoş Atlar Zamanı filmini görmeyen bir Kürt sinemacı da yoktur, sanıyorum. Açıkçası bir etkileşim olduğunu düşünüyorum. Endüstriyel anlamda bakıldığında ise sınırların ortadan kalktığını söyleyebiliriz. Bugün, Bahman Ghobadi’nin ya da Hiner Saleem’in filmleri, Avrupa’nın ve Amerika’nın çeşitli festivallerinde Kürt filmi olarak gösteriliyor.

"FİNANSAL DESTEĞE İHTİYACI OLDUĞU AŞİKAR"

Kürt sinemasını, Kürt siyasal yaşamıyla paralel şekilde ele alıyorsunuz. Bir sektörün olmamasını, finansal problemleri hep bunun üstünden tartışıyorsunuz. Bağımsız film ve devlet desteği birbiriyle çelişen şeyler değil midir aslında?

Bugün, ticaret odaklı hazırlanmayan filmlerin, kurumsal anlamda finansal desteğe ihtiyacı olduğu aşikar. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde, Latin Amerika’da, hatta İran’da bile devlet desteği var. Devlet, sanatçısını film üretmesi için teşvik eder, destek verir. Sonra da ülkesinin demokrasi kültürüne göre, destek verdiği filmlerin içeriğine müdahale etmeye veyahut destek vermemeye başlar. Tabii, bildiğiniz gibi, bunun temelinde 20. yüzyıl başı ile iyice görünür olmaya başlayan ulus devletlerin ve İkinci Dünya Savaşı sonrası İtalya’da ortaya çıkan Yeni Gerçekçi akımın bileşimi mevcuttur. Bu akım, altyapısında toplumcu gerçekçiliği daha da ileriye taşımayı hedeflese de ulus sinemasının doğuşunu imlemiştir. O tarihten sonra, birçok ulus devlet, kendi ulus sinemasını yaratmaya çalışmıştır.

Türkiye’de 90’lı yıllar ile şekillenmeye ve AB uyum yasaları çerçevesinde periyodikleşmeye başlayan bir devlet sinema fonu vardır. Ancak bu kurumun objektif olduğundan söz etmek yanlış olur. Barış imzacılarının, her daim muhaliflerin ve Kürtlerin destek almaları çok zordur. Fakat bu sadece Türkiye özelinde yaşanan bir durum da değildir. Örneğin Bahman Ghobadi ilk filmlerini İran Kültür Bakanlığı’nın finanse ettiği Farabi Vakfı’ndan destek alarak çekti. Ancak sonraki filmlerinde, bırakın destek almayı, film çekebilmek, yaşayabilmek için ülkeden kaçmak zorunda kaldı. Kazım Öz de buna benzer bir süreç yaşıyor. Son filmi Zer için, bakanlıktan destek aldı. Bakanlık filmi gördükten sonra iki sahneyi atmasını, kendi filmini sansürlemesini istedi. Kazım Öz, bunu ifşa etti. Şimdi de siyasal bir gerekçe türetilerek yargılanıyor ve belki de hapse girecek! Hüseyin Karabey, ilk filmini çektikten sonra bir daha destek bile alamadı.

Burada belirleyici olan etken, Kürdün sinema yaparken, kendi kişisel gerçekliğini, bu gerçekliğin sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasal yanını göstermesini engellemeye çalışmaktır. Çalışmada, kastettiğim temel finansal problem de bu noktada devreye giriyor: Ulusal bir sinema fonunun olmaması...

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

"Duymak zorundasınız!"

SONRAKİ HABER

Erdoğan’ın EYT açıklamasına Kılıçdaroğlu'ndan cevap: Onların sorunlarını çözeceğiz

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa