14 Ekim 2019 03:23

"Duymak zorundasınız!"

"Bu 10 Ekim’de de, sıcak çatışmaların, savaşın, sınır ötesi askeri müdahalelerin gündemi allak bullak ettiği toplumsal koşullarda, bu katliamın yıldönümü anmasını yapmak üzere yine alandaydılar."

Fotoğraf: Evrensel

Paylaş

Neval Oğan BALKIZ *

Yurdun dört bir yanından gelmiş, 10 Ekim 2015’te Ankara Garı önünde toplanmışlardı.

İstemleri ortaktı…

Koşulları oluşmuş, hukuksal ilke ve yapıları ile kurumsallaşmış, sürekliliği güvence altına alınan bir ekonomik ve siyasal “demokrasi” istiyorlardı.

Ekonomik ve sosyal eşitsizliklerin kalktığı, yaşam olanaklarının ve gelirin adil paylaşıldığı bir toplumsal düzen içinde, özgürleşmiş ve örgütlenmiş bir “emek hakkı” istiyorlardı.

İç ve dış coğrafyada; doğası gereği tarafların oluşmasına ve karşı karşıya gelmesine neden olmayan, silahlı silahsız çatışmaların olmadığı, ayrımcılığın ortadan kalktığı, insan haklarına dayalı, adaletin hakim olduğu hukuksal koşullar bütünü, bir düzen olan  gerçek “barış” istiyorlardı. Bombalar patladı! İstemleri gibi, çoğunun bedeni, yarınları; geride kalanların umutları, sevinçleri ve gülüşleri o alanda kaldı!  

Dört yıl oldu…

Acının ağırlığı ile titreyen bir ses, “onu çok özledim” diyor… (10 Ekim 2015 tarihini kastederek) O günden bu yana dünya dönmüyor sanki! Kesik hıçkırıkların böldüğü diğer bir ses, “Onun eşyalarını kokluyorum, öyle tanıdık olan, öyle yoksun kaldığım, ölesiye hasretini çektiğim kokusunu duymak için. Bana ait olan ve bana dönmeyecek olanın, hiçbir zaman geri gelmeyecek olanın” diyor. Sesler çoğalıyor. Her ses, bir diğer sesin yankısındaki acıya çarpıyor, zerrelere bölünen acı gökyüzünden yeryüzüne akıyor. Suya, toprağa, ışığa sızıyor!

Yüzler değişiyor, yüzlerin rengi, taşıdığı çizgiler değişiyor. Acı, mekan tuttuğu her yüzü kendine benzetiyor zamanla. Bu yüzlerde birer çığlık gibi duran gözlerdeki bakışlar, yitenler oradan dönüp geleceklermiş gibi sonsuzluğa dikiliyor. Bakışlardaki sonsuzluk değişmiyor! Acının parçaladığı yüreklerin atışı değişmiyor, gözlerden dökülen yaşların rengi de. Her 10 Ekim tarihinde o yaşlar, Ankara Garı önünde birer ceset gibi yatan kırmızı karanfillerin üzerine düşüyor.  

Sevdiklerinin yitik varlığının bıraktığı boşluğu gölge gibi taşıyanlar, acılı yalnızlıklarını paylaşmak ve “barış, inadına barış” demek için, her ay, her yıl Ankara Garı önüne geliyorlar. İnatla ve sabırla.

Bu 10 Ekim’de de, sıcak çatışmaların, savaşın, sınır ötesi askeri müdahalelerin gündemi allak bullak ettiği toplumsal koşullarda, bu katliamın yıldönümü anmasını yapmak üzere yine alandaydılar.

"DUYMAK ZORUNDA" OLMAK YÜKÜMLÜLÜĞÜ

Yaşam hakkının en ağır ve toplu ihlallerinden biri olan 10 Ekim Katliamına ilişkin dava, 7 Kasım 2016 tarihinde Ankara’da görülmeye başlandı.

O günden bugüne kadar geçen süreçte; birçok IŞİD saldırısı daha yaşandı. 15 Temmuz darbe girişimi gerçekleşti. Hemen ardından ilan edilen olağanüstü hal, olağanüstü hal dönemi ve sonrasında çıkarılan kararnameler, idari eylem ve işlemler ile Türkiye Büyük Millet Meclisi bütünüyle işlevsizleştirildi. Anayasada düzenlenen temel hak ve özgürlükler, bir kurallar bütünü olarak hukuk, OHAL’in de gerektirdiği ölçüleri aşar şekilde, tüm ilke, norm ve kurumlarıyla askıya alındı. İki seçim ve bir anayasa referandumu gerçekleştirildi. Toplumsal yaşamın sürdürülmesi, kamusal yaşamın örgütlenmesi ve işletilmesi; yasama işlevi ve “kamusal aklın” oluşturulması dahil olmak üzere, bütünüyle tek adam iradesine bırakıldı.

Bu koşullar içinde gerçekleşen yargılama süreçlerinde, 10 Ekim Katliamında yakınlarını kaybedenler ve avukatlar; savunma oluşturmada yaşadıkları engellemelerle, yazılı belge ve delillere ulaşmada karşılaştıkları zorluklarla, idari sorumluluğu olanların, ihmal ve kusuru bulunanların mahkeme önüne çıkarılması istemlerinin reddedilmesi vb. sorunları altında, zorlu bir adalet mücadelesi verdiler. Mahkeme, dosyada sanıklar hakkında eksik bilgiler olmasına ve hâlâ yeni deliller geliyor olmasına karşın, avukatların ve mağdur ailelerinin bu konudaki tüm itirazlarına rağmen, kararını acele şekilde açıkladı ve dokuz IŞİD sanığına yüz kez ağırlaştırılmış müebbet hapis ile ayrıca, öldürmeye teşebbüsten ağır hapis cezalar verdi. Diğer yargılanan sanıklar hakkında “terör örgütü üyeliği” ve yöneticiliği suçlarından değişik cezalar verilmesine hükmetti. İhmal ve sorumluluğu olan hiçbir kamu görevlisi, hiçbir kurum yetkilisi yargılanmadı!  

Adalet, ‘hukuk ile ahlak bağlantısını kuran ahlaki bir ölçüt olarak’, bu davada da gerçekleştirilmeyi bekliyor hâlâ.

Çünkü bu yargılama sonucunda:

  • Bir daha böyle katliamların yaşanmayacağı koşulların oluşturulması ve güvencelerinin sağlanması süreci gerçekleşmedi. Bu konuda, kişi ve toplumun “güvenlik hakkı” ve bu hakkın devlet güvencesinde olduğu inancı sağlanmadı.  
  • ‘Adalet Hakkı’ bütünüyle yerine getirilmedi. Tüm suçlular, kusur ve ihmali bulunan sorumlular yargılanmadı.
  • Mağdurların maddi manevi zararlarını, fiziki, psikolojik ve sosyal yönden sağlıklı olmalarını sağlayacak ‘tazminat hakkı’nın gereği yerine getirilmedi.
  • Toplumun ‘Hakikati Bilme Hakkı’nın koşulları oluşturulmadı.

 Oysa:

Modern Anayasal Demokrasi öğretisi(!) devletin temel işlevini; yaşamın bozulmaması için bir güvence örgütlenmesi kurmak, yaşamın gerçekleşmesi için ona elverişli bir ekonomik, sosyal düzen önlemleri almak ve bu önlemlerle yaşamı, -bizzat devlet olarak- sağlamak olarak tanımlar. Yaşam hakkının içerdiği temel güvenceler ve devlete yüklediği bu ödevler; Anayasa'da ve Anayasa gereğince ulusal hukukun bir kuralı haline gelmiş olan uluslararası insan hakları belgelerinde, açıkça düzenlenmiş bulunuyor.  

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AHİM) de, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) “yaşam hakkı” başlıklı 2. Maddesi çerçevesinde verdiği kararlarda bu düzenlemenin devletlere üç tür yükümlülük yüklediğini saptamış bulunuyor: Devletin bireyi öldürmeme yükümlülüğü; yaşamı koruma yükümlülüğü ve ölümü etkin şekilde soruşturma yükümlülüğü. Bu yükümlülüklere aykırı davranılması 2. Maddenin ihlali sonucunu doğurur. Ölüm durumunda, devletin etkin bir soruşturma yapma yükümlülüğü AİHS’nin koruma alanına, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları ile dahil oluyor. İlk olarak Mc Cann/Birleşik Krallık kararında Sözleşme’nin tarafı olan devletlerin “etkili soruşturma yükümlülüğü” altında olduklarını ifade eden Mahkeme, birçok kararında bu görüşü yenileyerek, bu sorumluluğun gereklerini şöyle saptıyor. Mahkemeye göre; soruşturma, delilleri ortaya koyacak ve sorumluları tespit edecek nitelikte olmalıdır. Makamlar delilleri toplamak için her türlü makul adımı atmalılar ve başvurulacak yöntemleri sonuca ulaşmak bakımından azami derecede kullanmalılar. Bu bağlamda ilgili makamlar olayın niteliğine göre makul bir hızla soruşturmayı yürütmelidir. Ayrıca “hesap verilebilirlik ilkesi” bağlamında halkın soruşturma üzerinde belli bir denetim yetkisine sahip olması gerekir. Maktulün en yakın akrabasının ise bu sürece gerektiğince katılması önem arz eder. Yaşam hakkını ihlal eden olayı devlet görevlilerinin gerçekleştirdiği iddia ediliyorsa, olaya karıştığı iddia edilen kişilerin soruşturmaya katılmamaları etkin ve bağımsız bir soruşturma için önemlidir. AİHM; Akkoç/Türkiye Kararı (10/10/2000 tarih, Başvuru No: 22947/93); Salman/Türkiye kararı (27/06/2000 tarih, Başvuru No: 21986/93) bu saptamalara dayanıyor. Ataman/Türkiye kararında; “yetkili mercilerin, olaylara ilişkin delillerin, özellikle de görgü tanıklarının ifadelerinin, polislerin elde ettiği bilimsel ve teknik verilerin, gerektiğinde maktulün vücudundaki zedelenmeleri tam ve belirgin bir şekilde gösterecek bir otopsi sonucunun ve hastanede yapılan gözlemlerin nesnel bir değerlendirmesinin toplanabilmesi için makul olarak kendilerine açık olan tedbirleri almaları gerekmektedir” saptamasında bulunuyor. Delillerin teslimi, toplanması ve muhafaza edilmesinin önemini vurguluyor. Avşar/Türkiye kararında ise; (/10/07/2001 tarih, Başvuru no: 23954/94), 2. Madde kapsamında soruşturmanın hızlı yürütülmesi gerekirken bunun yapılmamasını ciddi eksiklik olarak nitelendirerek, ihlal kararı vermiş bulunuyor.

Anayasa Mahkemesi de 17 Temmuz 2014’te sonuçlandırdığı Hrant Dink kararında:

“Devletin sorumluluğunu gerektirebilecek şartlar altında can kaybının gerçekleştiği durumlarda, Anayasa’nın, devlete, elindeki tüm imkanları kullanarak yaşam hakkını korumak ve bu hakka yönelik ihlallerin durdurulup cezalandırılması görevini yüklediği” belirtiliyor ve “etkili soruşturma yapılmadığı” gerekçesiyle, ailenin haklarının ihlal edildiğini saptıyor.

10 Ekim Davası Avukat Komisyonu, 103 kişinin yaşamını yitirdiği katliam davasını ve yargılama süreçlerini, devletin bu yaşam hakkını korumak yükümlülüğünü ne ölçüde yerine getirdiğini ve sorumluluğunu, tüm yönleriyle anlatan “Duymak Zorundasınız” başlıklı bir dava kitabı hazırladı.

Bu kitap; ‘ölüme ve öldürümlere karşı durmak, insan olarak birbirimizi ölümden uzak, hayatta tutabilmek ancak, acıları birlikte duyumsama gücü gösteren tüm toplum kesimlerinin bir araya gelmesine, dayanışma içinde, her türlü demokratik araç ve yollarla, bu amaçlarla bir söylem ve eylem birlikteliği içinde olması ile olanaklı olabilir’ diye sesleniyor.

Savaş söyleminin her şeyi örttüğü bu süreçte, bu sesi duymak ve dilsiz tevekkülümüz ile meşrulaştırdığımız sessizliği dağıtacak, toplum olarak özsaygımızı koruyacak ortak bir sesi oluşturmak zorunluluğumuz var. Bu ses öncelikle devletin yurttaş olarak hiçbirimizi; kişi olmaktan çıkarma ve bu anlamda onurumuzu reddetme yetkisi bulunmadığını savunmalıdır. Devletin kendi başına bir varlık değil, hukuksal bir insan kurumu olduğunun bilinci ile görevinin; insanlar arasındaki toplumsal ilişkileri, adalete dayanan hukuksal ilişkilere çevirmek ve kamuyu bu ilkeler temelinde işletmek, herkesin başta yaşam hakkı olmak üzere temel hak ve özgürlüklerini korumak olduğunu söylemeli ve bunun gereklerini talep etmelidir. Unutulmamalıdır ki; “hayatın karşıtı, ölüm değil, kayıtsızlıktır.”

*Hukukçu/Akademisyen

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

Ekvador’da devlet şiddeti artıyor, halk sokaklardan çekilmiyor

SONRAKİ HABER

Kılıçdaroğlu'ndan Erdoğan’a "EYT"yanıtı: EYT'lilerin sorunlarını çözeceğiz

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa