13 Ekim 2019 00:50

Avrupa'nın Gündemi: Avrupa’nın Kürtlere ihaneti

Türkiye’nin, ABD’nin yeşil ışık yakmasının hemen ardından başlattığı Kuzey Suriye’ye yönelik askeri operasyon Avrupa’nın da önemli gündemleri arasında.

Fotoğraf: Rıdvan Korkulutaş/AA

Paylaş

Türkiye’nin, Kuzey Suriye’ye yönelik askeri operasyon Avrupa’nın önemli gündemleri arasında yer aldı. Almanya’dan Deutsche Welle’den aldığımız yorumda, Avrupa devletlerinden gelen tepkilerin samimi olmadığı, mültecilerin sırtından Türkiye’ye yeşil ışık yakıldığı belirtiliyor. Fransa’dan Liberation gazetesinden çevirdiğimiz yazıda ise Kürt ulusuna karşı “Bitmez tükenmez bir ihanet sergilendiği” yorumu yapılıyor. İngiltere’den New Statesmen dergisi ise “Kürtleri ancak işine geldiğinde savunan Başbakan Johnson ve Batı’nın sessizliğine” dikkat çekiyor. 

TÜRKİYE, AVRUPA VE SURİYE: MÜLTECİLERİN SIRTINDAN İKTİDAR POLİTİKASI

Miodrag SORIC
Deutsche Welle

ABD, Türkiye’nin Kuzey Suriye’ye öngörülebilir ilerleyişine kızdığını söylüyor. Halbuki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın isteği tamamen Donald Trump’ın çıkarına.

Başkan Trump, dış ülkelerde görev yapan ABD askerlerinin çoğunu geri getirmek istediğini hiçbir zaman gizlemedi. Şimdi de Beyaz Saray, birliklerinin büyük bir bölümünü Kuzey Suriye’den çekeceğini açıkladı. Washington, İslamcılara karşı mücadelede eski Kürt müttefiklerini yalnız bıraktı. Birçoğu bunu alaycı şekilde reel politika olarak niteleyip mahkum edebilir. Trump ise seçmenine verdiği sözü işaret ediyor: Amerikalılar savaştan bıktı. Ortadoğu’daki çatışmalarda çok az ilerleme görüyorlar. “Biraz da başkaları uğraşsın!”

TÜRKİYE’DE RÜZGARIN YÖNÜ DÖNDÜ

Mesela Türk ordusu Suriye’nin kuzeyine giriyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan aylardır iç baskı altında. Partisi son yerel seçimlerde ağır zarar gördü. Ayrıca, siyasi muhalifleri “Suriyeli mülteci sorununun” üzerine gidecekleri sözünü verdi. Şu anda Türkiye’de yaklaşık dört milyon Suriyeli mülteci yaşıyor. İlk gelişlerinden sekiz yıl sonra, çoğu yeni çevrelerine yerleşti. Çocuklarının çoğu Türk okullarına gitmekte ve aileleri tıbbi ve sosyal bakım almakta. Ankara bu alanda önemli şeyler yapıyor. Bu arada, politik rüzgar da dönüyor. Yüz binlerce Suriyeli iş piyasasında Türk işçileriyle rekabet içinde. Özellikle Türkiye’nin şu an yaşadığı zorlu ekonomik zamanlarda, bu durum çatışmalara yol açıyor. Rakiplerine karşı hızlı bir üstünlük arzulayan politikacılar, Suriyelilerin geri gönderilmesini talep ediyor.

Erdoğan da onlardan biri. Amerikalıların geri çekilmesi onun için sevindirici bir armağan. Sonuç olarak şimdi Suriye’nin kuzeyinde, Suriyeli mültecileri sınır dışı etmek için “güvenlik bölgeleri” kurma özgürlüğüne sahip. Aynı zamanda, Erdoğan ordusu, YPG’nin Kürt savaşçılarına karşı da savaşacak. Bir taşla, birkaç kuş vurulacak. Suriye’ye girmesi sonrası, Türkiye’nin tüm bölgedeki siyasi etkisi artacak. Suriye ile ilgili gelecekteki barış düzenini müzakere ederken, Ruslar ve İranlılara ek olarak, Erdoğan da büyük söz sahibi olmak istiyor. Trump ve Erdoğan’ın bu reel politikasının en gerçek yanı, en zayıf olanın, mültecilerin sırtından yapılması. Şimdi Suriye’deki, onlar için de yabancı olan, bir bölgede, savaşın damgasını vurduğu bir ülkede ne yapacaklar? Altyapısız, işsiz, yarı enkaz halindeki yerlerde nasıl yaşayacaklar? Peki Suriyeli mülteciler oraya nasıl götürülecek- zorla mı gönüllü olarak mı? Erdoğan’ın planları uygulamaya geçerse bölgede yeni bir trajedi tehdidi ile karşı karşıyayız.

EN İYİ ÇÖZÜM MÜLTECİLERİN TOPLUMA UYUMU

Bölgede yaşayan insanların durumundan değişik aktörler sorumlu: Başkan Esad, Putin veya Ruhani gibi otoriter yöneticiler yanında örneğin Polonya veya Macaristan’daki mültecileri kabul etmeyi reddeden, başkalarının acılarını görmezden gelen, kendilerini çok zeki sanan Avrupa devlet başkanları. Bununla birlikte, Erdoğan’a mültecilere Orta Avrupa’ya giden yolu engellemesi için milyarlarca avro daha sunan Avrupa’daki tüm hükümet başkanlarının sorumluluğu gözlerden gizlenemez. Çünkü onlar, yüz binlerce Suriyeliyi gelişmiş refah toplumlarına entegre etmenin maliyetinin, Türkiye’ye verileninkinden daha fazla olacağını düşünüyorlar. Politik bir ticaret yapılıyor: Ahlak, insanlık yerine iktidar politikası. Real politika yani...
(Çeviren: Semra Çelik)


SONSUZ İHANET

Liberation 
Başyazı

Bilmem kaçıncı yüz üstü terk etme, egemen, ekonomik ve jeopolitik çıkarlar için bitmez-tükenmez bir ihanet görüntüsü. On yıllardır süren direniş ve orijinal bir siyasi kültürün özerk inşasına rağmen, Kürtler her zaman, eşi görülmemiş bir şiddetle vahşi bir baskıya maruz kalıyorlar. Çarşamba günü Suriye’nin kuzeydoğusuna yapılan Türk saldırısı bir kez daha akıllara en kötüsünü getiriyor. Mülteciler krizini çözmesi, gümrüklerde barış sağlaması ve bir Suriye devletinin yeniden oluşmasına katkıda bulunması için Türkiye’ye bugün verilen teminat bir kez daha yeni bir tehdit doğurdu. Bu yeni kriz Avrupa devletlerinin güçsüzlüklerinin altını çiziyor. Avrupa’nın ve Fransa’nın sessizlikleri şu ana kadar kazanılmış sanılan haklar konusunda, yani halkların bahar ideali ve kendi kaderlerini belirleme hakları konusunda soru işaretleri doğuruyor. 

Ulus-Devletlerin oluşmasındaki tarihsel kriterler metrukiyete mi düştü yoksa? Ernest Gellener’e(1) göre ulusların tarihi her şeyden önce yenilenlerin tarihidir: Binlerce halk, uluslar düzeyine yükselebilir durumdayken asla buna ulaşamadılar. Kürtler bunun en iyi örneklerinden birisini oluşturuyor. Usanmadan-yorulmadan hatırlatmak gerekir ki, Birinci Dünya Savaşı’nın galiplerinin imzaladığı 1920 Sevr Anlaşması, Osmanlı İmparatorluğunun kalıntılarında bağımsız bir Kürt devletinin oluşması vaadinde bulunuyordu. Arap isyanı olarak adlandırılan isyana ve müttefiklerin zaferine Kürt birlikleri aktif olarak katılmışlardı, fakat unutulan bu muharebe tarihsel bir ihanetle sonuçlandı. 1923’teki Lozan anlaşmasıyla İngiliz ve Fransa mandaları Ortadoğu’yu paylaştırdılar ve bilinmiş bir savaş silahına başvurarak verdikleri sözü unuttular. Ve Kürtler böylelikle birçok yabancı gücün egemenliği altına geçtiler(2). 

Daha yakın bir tarih olarak Irak savaşlarında Kürtler, Saddam Hüseyin’e karşı zafer elde etmeyi sağladılar fakat bunun karşılığında sadece özerk bir bölge oluşturmayı sağlayan bir tanımanın nüvelerini elde edebildiler. Gelişen bu ulusun egemenlik hakkının tanınması için ne eksiği var ki? Birçok hipotez var: Diplomatik temsilcilerinin yetersizliği, Batılılar tarafından tarihinin bilinmemesi, bulundukları bölgenin birçok çıkar arasında parçalanması. Fakat eski Yugoslavya’da birçok ulus-devletin dogmasıyla sergilenen sevinci hatırladığımızda, çifte standart bir yaklaşımın söz konusu olduğunu görmemek imkansız. 
(Çeviren: Deniz Uztopal)


İNGİLTERE: JOHNSON BİR ZAMANLAR KÜRTLERE İHANET EDEN BATIYI KINAMIŞTI

New Statesman
Başyazı

Irak ve Suriye Kürtleri, 2014 ağustosunda, kindar IŞİD savaşçılarının tehdidiyle karşı karşıya kaldığında Boris Johnson dünyanın desteğini istemişti. Daily Telegraph gazetesindeki köşesinde “Şimdi kıyım ve sürgüne tabi tutulanlara güç ve destek sağlamak için elimizden gelen her şeyi yapmazsak büyük bir trajediye yol açarız” demişti. Johnson aynı yazısında Kürt gazeteci Hazhir Teimourian’ın kendisine hüzünle “Eski bir Kürt atasözü vardır -Kürt’ün dostu yoktur” dediğine değinmişti. 

Dünyada bir devleti olmayan en geniş nüfuslu ırkı olan (40 milyon) Kürtler bu acı dersi tekrar öğrenmek zorunda kaldı. IŞİD kendi hilafetini ilan edip Ortadoğu’yu kolonize etme çabası içerisinde iken son savunma hattını cesurca oluşturan Kürtler olmuştu. Kürtler önderliğindeki Suriye Demokratik Güçleri (SDG) 11 bin asker kaybı vermesine rağmen, sonunda bu İslamcı grubu bu senenin mart ayında yenmeyi başarmıştı. Bir dönem 88 bin metrekarelik bir alanı kontrol eden ve 8 milyon insana zorba yönetimini dayatan IŞİD, Suriye’deki son kalesinden de kovulmuştu.

Fakat Trump onlara minnettarlık göstermek bir yana ihanet etmiştir. Recep Tayyip Erdoğan’la bir telefon görüşmesini takiben Trump, ABD’nin silahlı güçlerini Kuzey Suriye’deki Kürt bölgelerinden çekeceğini 7 Ekim’de beyan etti. Başkan umursamaz tweetinde “Kürtler bizimle birlikte savaştılar fakat karşılığında da büyük miktar para ve ekipman aldılar” diyordu (aslında birçok diğer yabancı müttefikten çok daha azını almışlardı). Anlamsız bir açıklamayla da “Kürtler bize İkinci Dünya Savaşı’nda yardım etmediler, Normandiya’da yardım etmediler” dedi. 

Daha önce de sıklıkla olduğu gibi, Batı tarafından terk edilen Kürtler yine yalnız başına kaldı. 1920’lerde imparatorluk İngiltere’si yeni kurulmakta olan Kürt krallığını dağıttı ve sonrasında Ararat Kürt Cumhuriyeti’nin yok edilmesine izin verdi. Daha sonra, ’80’lerin sonlarında Saddam on binlerce Kürt’ü kimyasal silahlarla katlederken, Irak’ı dinci İran karşısında değerli bir müttefik olarak benimseyen Batı müdahale etmeyi reddetti. 1991’de, Körfez Savaşı’nı takiben, Başkan George Bush, Kürtleri, Baas Partisi diktatörlüğüne karşı ayaklanmaya çağırdı ve bunu takiben ABD askerleri geri durarak Saddam’ın askerlerinin binlercesini öldürmesine göz yumdu. 

Fakat bu endişelendirici tarihe rağmen Kürtler, Ortadoğu’da liberalizmin, laikliğin, çoğunlukçuluğun ve feminizmin umut ışığı olmaya devam etti. Despotlar ve sekterlerle dolu bir coğrafyada Batı’nın en değerli müttefikleri arasında yerlerini almaları gerekiyor. 

Trump’ın kararından haberdar edilmediği belirtilen Birleşik Krallık hükümeti Türkiye’nin askeri müdahalesine karşı olduğu işaretini verdi. Fakat 2014’te Kürtleri hararetle savunan Başbakan Johnson özellikle sessiz kaldı. Anlaşmasız Brexit’e doğru yıkıcı ilerleyişine odaklanmış ve gelecekte ABD’yle yapılacak bir ticari anlaşmayı gözüne kestirmiş, belki de muhalif olmak artık çıkarlarına uymuyor. Eğer durum buysa, kendinden önce de Kürtlerin savunucusu olduğunu iddia edenler gibi Johnson’da sadece bir iyi gün dostu olduğunu ispatladı.

(Çeviren: Haldun Sonkaynar)
 

 

 

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

KESK İstanbul Kadın Meclisi: Barışta ısrar ediyoruz

SONRAKİ HABER

Ya kantin ya hiç

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa