29 Eylül 2019 00:20

Avrupa'nın Gündemi | Avrupa, ekonomi ve siyasetteki kötü gidişata çözüm bulamıyor

Avrupa'nın gündeminde bu hafta; Boris Johnson'un hukuka ayrıkı kararları, Macron'un emeklilik gündemini çarpıtan açıklamaları ve AB içindeki ekonomik sorunlar yer aldı.

Fotoğraf: Pixabay | Kolaj: Evrensel

Paylaş

Avrupa Merkez Bankası’nın faiz oranlarıyla ilgili kararı, Almanya'yı rahatsız etti. Banka şefi Draghi sert eleştiriler aldı. AZB Müdürü Alman Sabine Lautenschläger, resmi olmayan bilgilere göre Draghi'nin mali politikasını doğru bulmadığından istifa etti. Halbuki AB içindeki ekonomik sorunlar ve dünya çapındaki ticari çatışmaların en büyük sorumlularından biri Almanya.

Fransa’da emeklilik üzerine tartışmalar yoğunlaştıkça Macron ve hükümeti gündem çarpıtmaya yönelik konuları gündeme getirmeye devam ediyor. Göçmenlik üzerine yapılan açıklamalardan sonra bu sefer de oturum hakkı olmayan yabancıların faydalandığı sağlık hakkı olan “Devlet sağlık yardım” AME üzerine tartışma başlattı. Toplumun en yoksul kesimini oluşturanların faydalandığı bu sağlık hakkı ona göre kötüye kullanılmıyormuş ve faydalanabilecek sağlık hizmetlerin sınırlandırılması gerekiyormuş. Fransa’dan çevirdiğimiz yazıda New York’da iklim zirvesi esnasında yapılan bu açıklamayı eleştiriyor.

Britanya’da Parlamentonun egemenliğini yeniden ele geçirmek için Brexit istediğini iddia eden Boris Johnson’un Parlamentoyu devre dışı bırakma çabasının hukuka aykırı olduğu ülkenin en yüksek mahkemesi kararıyla onaylandı. Mahkemenin kararıyla “hem fikir” olmadığını söyleyen yüzsüz Başbakan, istifa etmek bir yana, daha fazla hukuka aykırı karar alma tehditleriyle görevine(!) devam ediyor.


VAMPİR BİZİZ

Silke Tober / Der Freitag

Avrupa Merkez Bankası Şefi (AZB) Mario Draghi, görevinden ayrılmadan önce Almanya'dan gelen sert eleştirilerle karşı karşıya kaldı. Halbuki yaptığı Almanya'nın başarısızlıklarını gidermeye çalışmaktan başka bir şey değildi.

Görevi sırasında yaptığı son mali güç eylemi AZB başkanına bazı eleştiriler getirdi. Faiz oranlarında alınan kararla refinansman ve marjinal faiz oranında değişikliğe gidilmezken, mevduat faizleri düşürüldü. Alman Bundesbank Şefi Jens Weidmann temkinli şekilde AZB'nin oy birliğiyle alınan bu kararla hedefi vuramadığını belirtirken ekonomist Hans-Werner Sinn, Draghi’yi ABD ile olan ticaret anlaşmazlığını şiddetlendirmekle suçladı. Zinn, Süddeutsche Zeitung'da Draghi'nin yanlış yolda olduğunu söyledi, Bild gazetesinde ise Draghi'yi Drakula'ya benzeterek; ‘paralarımızı emen Kont Draghila’ olarak niteledi.

Aslında, son parasal esnekleştirme, zayıf küresel ekonomiye ve avro bölgesindeki ekonomik yavaşlamaya uygun bir tepki. ABD ekonomisi, ekonomik aktivite bakımından daha iyi olmasına rağmen, federal rezerv son aylarda faiz oranlarını iki kez düşürdü. Avro bölgesi için zayıflama, AZB'nin 2008 yılının uluslararası finansal ve ekonomik krizini ara vermeden takip eden ikinci krizin güven krizi, ekonomik çöküş ve tasarruf politikaları gibi sonuçlarıyla mücadele ettiği bir zamanda ortaya çıktı. AZB, yıllardır enflasyon oranını yüzde 2’ye çıkarma hedefine erişemedi. Olumsuz mevduat faiz oranı ve büyük hisse senedi alımlarından dolayı 2015 yılında deflasyon riski önlenmiş olsa da, çekirdek enflasyon inatla yüzde 1’e yakın kaldı. AZB, faiz oranları üzerinden sadece özel hane ve şirketlerin harcama davranışlarını dolaylı olarak etkileyebilir. Yüksek belirsizlik ve zaten çok düşük olan faiz oranlarında devletin doğrudan yatırımı daha etkilidir. Bu sadece teoride kalmamış, son yıllarda sayısız deneysel araştırmalarla  kanıtlanmış bir şeydir. Devlet yatırımları, kısa vadeli dengeleyici etkisine ek olarak, uzun vadeli olarak kamu yatırımları, iklim değişikliğine ve altyapının modernleşmesine doğru yapısal değişikliği esas alırsa olumlu etkilere de yol açar.

Krizin zirvesinde, AZB Başkanı Draghi, AZB’nin avroyu kurtarmak için her şeyi yapacağını açıkladı, “bana inanın, bu önlemler yeterli olacak” dedi. Avro bölgesinin çöküşünü önledi ve o zamandan beri mali politikanın istikrara kavuşması için hareket edilmesini talep ediyor. Uzun süren sıfır faiz döneminin temel sorumluluğu Avrupa Merkez Bankasına değil, sürdürülen mali politika ve özellikle de Almanya’ya aittir. Alman devleti, iyi niyetle borç freni uygulaması getirdi ve 2013'ten beri bütçe fazlalığı sağladı. Ama bu, Almanya’daki tüm sektörlerin - özel haneler, işletmeler ve devletin- harcadıklarından daha fazla tasarruf eder hale gelmesine yol açtı.

Almanya aynı zamanda yurtdışına taleplerde azlık ihraç ediyor ve gayri safi yurtiçi hasılanın yüzde 7,3’ü olan cari işlemler fazlalığıyla (2018) dünya çapındaki güncel ticari çatışmalara katkıda bulunuyor. AZB, faiz indirimleri avroyu zayıflatacağı için bu sorunu çözemez. Devlet faizli yatırımlarla düşük faiz politikasına son verilmesi için şartlar yaratılması ve  aynı zamanda ticari çatışmaların etkisiz hale getirilmesi Federal Hükümetin sorumluluğundadır. Avro bölgesi bir bütün olarak mali teşvik sağlayacak bir bütçeye ihtiyaç duyuyor. Aynı derecede önemli olan, devlet borç kesintilerinin ekonomik politika aracı olarak kullanılmasının yol açtığı hasarın tamir edilmesidir. AB dünya sahnesinde bir rol oynamak istiyorsa, avro da bu rolü oynamalı. Bu, avro bölgesindeki devlet tahvillerinin güvenli menkul kıymetler olarak kabul edilmesini şart koşar. Bu konuda çeşitli öneriler yapıldı, tartışılıp uygulamaya sokulmayı bekliyor. AB’nin merkezini oluşturan avro bölgesi, ekonomik açıdan oluşturulmuş bir işleri kolaylaştırma  topluluğundan çok daha fazlasıdır. Federal Hükümetin ödevlerini avro bölgesindeki çalışan, yatırım yapan, tüketen, tasarruf eden veya sadece  yaşayan herkesin yararına yapmasının tam zamanı.

Çeviren: Semra Çelik


MACRON, AŞIRI SAĞLA BİRLİKTE, ‘DEVLET SAĞLIK YARDIMI’ AME’YE SALDIRIYOR

Pierre Duquesne / Humanite

Göçmenlere verilen “Devlet sağlık yardımı” konusunda “Macron hile yapanlar yok mudur” diye soruyor. İklim zirvesi vesilesiyle söz almayı değerlendiren Fransa Devlet Başkanı Emmanuel Macron, BM’nin genel kurulu toplantısı vesilesiyle Europe 1 radyosuna verdiği bir demeçte “Fransa eğer göçmenleri iyi bir şekilde karşılamak istiyorsa herkese kucak açamaz” diyor. Hemen ardından “göçmenlerin sayısının arttığınındın” dert yanmaktan da çekinmiyor: “2015 Suriye krizi vesilesiyle büyük göçmenler dalgasıyla karşı karşıya kaldık, bugün ise sayısı sürekli artan Afrika’dan gelen bir göçmenlikle karşı karşıyayız, ve bu göçmenlerle yaşayacağız.” Hatırlatmak gerekirse, Fransız Komünist Partisinin Sözcüsü Ian Brossat’ın da belirttiği gibi “son beş yıl içinde Fransa’nın karşıladığı mülteci sayısı Almanya’nın karşıladığından tam 8 kat daha az.”

Emeklilik üzerine tartışmaların yoğunlaştığı şu ortamda gereksiz bir şekilde Meclisin 30 Eylülde gündemine getirilecek göçmenlik tartışmasına birkaç gün kala, Emmanuel Macron ülkedeki tartışmaların yönünü değiştirmeye, 2022 (Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde) temel rakibi olarak gördüğü aşırı sağın alanında dolaşmaya devam ediyor. Böylelikle Cumhurbaşkanına göre “gelenlere uygun insani koşullarda karşılayabilmek için çok fazla insan çeken bir ülke olmamalıyız.” Ve şimdide devlet başkanı, (sağcı) LR ve (aşırı sağcı Lepen’in partisi) RN’nin yıllardır bitmez tükenmez bir şekilde saldırdığı “devlet sağlık yardımı” (AME) konusu el atmaya karar verdi. (Oturum hakkı olmayan yabancıların faydalandığı) AME’yi ortadan kaldırmayı “saçma” buluyor olmasına rağmen, (Macron) AME’nin fazla sağlık hakkı sunuyor olabileceği, bunu kötüye kullanma durumlarının olup olmadığı konularını gündeme getirmekten çekinmiyor.

2015 yılında AME harcamalarının yüzde 70’i tüberküloz, AIDES ya da sezaryen ile doğum yapmaya bağlı olan harcamaları karşılamıştı. Belirmek gerekir ki AME harcamaları ülkedeki genel sağlık harcamalarının sadece yüzde 0,5’ine tekabül ediyor ve salgın hastalıkları ya da komplikasyonlardan dolayı olabilecek aşırı sağlık harcamalarını sınırlıyor. Üstelik ödenen sağlık harcamaları (çok düşük olan) Sosyal sigortanın ödemeleri temelinde gerçekleşiyor… Görüldüğü gibi o kadar önemli bir konu ki ta New York’tan bu konu üzerinde açıklama yapmak gerekiyordu…

Çeviren : Deniz Uztopal


BORİS JOHNSON’U DİZGİNLEMEK

Başyazı/New Statesman

Boris Johnson yazın yapılan Muhafazakar Parti liderlik seçiminde kolayca zafere ulaşırken, partinin yalancı ve ahlaksız bir politikacıyı lider olarak seçtiği uyarısında bulunmuştuk. Göreve geldikten sonraki davranışları bu yargıyı doğruladı.

Seçiminden önce Parlamentoyu askıya alma olasılığı üzerine bir soruya Johnson’un cevabı “Askıya alma gibi kadim araçlarla ilgilenmiyorum. Bu işi (Brexit) gururlu bir temsili demokrasi olarak tamamlayalım.” Fakat başdanışmanı Dominic Cummings’in teşvikiyle Johnson beklendiği gibi sözünü bozdu ve Parlamentonun beş hafta - 1930’dan bu yana en uzun süre - askıya alınacağını açıkladı. Başbakanın amacı milletvekillerinin Parlamentoda Brexit’i tartışacağı zamanı kısıtlamaktı.

24 Eylülde, çağlarca etkisi hissedilecek bir kararla, Yüksek İdare Mahkemesi Johnson’un yasaları ihlal ettiğine karar verdi. Mahkeme Başkanı Lady Hale kararı şöyle izah ediyordu: “Kraliçe’den Parlemento’yu askıya almasını istemek yasal değildi çünkü etkisi, yeterli bir gerekçe olmaksızın, Parlemento’nun anayasal görevlerini yerine getirmesini zorlaştırmak veya önlemek olmuştur.”

Bu karar Brexitçilerin bir zamanlar saygı gösterdiği bir prensip olan Parlamento egemenliğinin yeniden değer kazanmasıydı. Tüm partilerden milletvekilleri cesurca bir kararla 31 Ekim’de gerçekleşebilecek bir anlaşmasız Brexiti engelleme yönünde oy kullandı (Başbakanın Parlamentoda kaybettiği yedi oylamadan biri). Şimdi de Britanya’nın en yüksek mahkemesi onları devre dışı bırakma çabasının hukuka aykırı olduğu kararına vardı. Normal koşullarda, böyle ağır bir karardan sonra Johnson’un istifa etmesi gerekliydi. Fakat böyle bir karar hem makamına bir nebze saygı hem de alçakgönüllülük gerektirir.

Başbakan olarak görev yaptığı kısa dönemde Johnson partisinin geniş yelpazesini daraltarak dar bir cemaata çevirdi: iki maliye eski bakanı, bir adalet eski bakanı ve dokuz kabine eski üyesi dahil olmak üzere 21 milletvekilini partisinden attı. Sağlık Bakanı Matt Hancock gibi Başbakanın ‘tek ulus muhafazakarlığı’ (tüm sınıflara karşı sosyal sorumluluğu savunan, paternalist muhafazakar bir akım) çizgisinden geldiği saçma beyanında bulunanların ya art niyetli ya da saf olduğu ortaya çıktı.

Olağan sahtekarlığı, vefasızlığı ve beceriksizliği Johnson’ın politik kariyerini takip eden hiç kimseyi şaşırtmıyor. 2016 referandum sürecinde yanıltıcı bir şekilde Türkiye’nin yakında AB üyesi olacağını ve Birtanya’nın Brexit’ten, NHS’e harcanmak üzere, günde 350 milyon tasarruf yapacağını iddia etmişti. Felaketlerle dolu Dışişleri Bakanlığı döneminde, Dışişleri Denetleme Komisyonu’na Nazanin Zaghari-Ratcliffe’in İran’da gazetecilik dersleri verdiği yanlış beyanıyla oradaki mahkumiyetini bağışlanamaz bir şekilde uzatmıştı. Son olarak, Londra Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde, Amerikalı eski model ve girişimci, “yakın arkadaşı” Jennifer Arcuri’ye kamu fonundan 126 bin Sterlin hediye ettiği ve uluslararası ticari gezilerde kendisine eşlik etmesine izin verdiği ortaya çıktı.

Başbakanlık makamına olan ihtirasına rağmen, Johnson ülkeyi kökünden değiştirecek, çekici bir plan ortaya koymuş değil. Eski Başbakan David Cameron’un anılarında da yazdığı gibi, Brexit’i kendisine yaradığı için benimseyen Johnson, ekonomik, sosyal ve diplomatik sonuçları ne olursa olsun onu gerçekleştirmekte ısrarlı.

Britanya’nın merkeziyetçi politik yapısı, yazılmamış anayasası ve esrarlı seçim sistemi onu Johnson gibi umarsız ve otoriter bir lidere karşı savunmasız kılıyor. Başbakanın karşısında güçlü bir muhalefet yerine dönemin en önemli siyasal sorunu (Brexit) konusunda kararsızlığı tercih eden bölünmüş bir İşçi Parti var. Bir zamanlar Parlamentoyu yücelten Brexitçiler yeni bir güç merkezi yarattılar: halk. Kurumlar artık anayasaya değil, neredeyse yarısı AB’de kalmak için oy kullanan, halka bağlılıklarıyla değerlendiriliyor.

Her şeye rağmen demokrasi ve hukukun üstünlüğü ayakta kalmaya devam ediyor. Milletvekilleri ve hakimler kendilerini devre dışı bırakma çabalarını alt ettiler ve bu önemli bir zafer. Johnson’a haddi bildirildi ve küçük düştü, fakat Avam Kamarası ondan kurtulacak partiler arası bir ittifak kurabilecek mi bekleyip göreceğiz.

Çeviren: Haldun Sonkaynar

ÖNCEKİ HABER

CHP'li Mücahit Avcı'yı darbedip yaralayan Ülkü Ocakları üyeleri serbest bırakıldı

SONRAKİ HABER

Lübnan'da genel grev ve protestolara devam çağrısı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa