22 Eylül 2019 00:55

İran krizi karşısında Avrupa ‘şaşkın bir seyirci’ gibi

Avrupa'nın gündeminde bu hafta Suudi Arabistan’daki petrol tesislerinde yaşanan patlama, Brexit ve Fransa’daki mülteci tartışmaları başta olmak üzere pek çok konu var.

Saldırıya uğrayan Suudi Aramco tesisleri. | Fotoğraf: Ashashyou/Wikimedia Commons

Paylaş

Suudi Arabistan’da petrol tesislerinde yaşanan patlamadan sonra yaşanan gerginlik Avrupa’nın en önemli gündemleri arasında. Karşılıklı suçlamalar eşliğinde mazot fiyatları birden fırladı. Almanya’dan çevirdiğimiz makale Avrupa’nın tavrını açıklamaya çalışıyor: "Avrupalılar ve özellikle Almanlar, şaşkın bir seyirci gibi olan biteni seyrediyorlar. Suudi Arabistan’ın otokratik prensi Muhammed bin Salman’ın sinirlerini korumasını umut etmekten başka yapacakları bir şey yok."

Fransa’da Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’ın geçen hafta içinde partisinin milletvekillerini toplayarak göçmenlik konusunu bir siyasi araç olarak tekrar gündeme getirmesini izledik. CGT sendikasının dergisi NVO, bu söylemlerin aşırı sağı neden güçlendirdiğine ışık tutuyor.

İngiltere’den çevirdiğimiz makalede ise Brexit sürecinde parlamento içi gelişmeler anlatılıyor. Başbakan Johnson’un tercihi ne olursa olsun halkın üzerinden kumar oynadığına dikkat çekiliyor.


AVRUPA SADECE İZLİYOR

Daniel BRÖSSLER
Süddeutsche Zeitung

Üç yıl önce, şu anda görevden ayrılmak üzere olan AB dış politika şefi Federica Mogherini, Avrupa Birliği için ‘küresel bir strateji’ sunmuştu. AB, neredeyse yarım milyar nüfusu ve yalnızca ABD ve Çin’e eş ekonomik gücü ile ‘benzeri görülmemiş bir potansiyele’ sahipti. Ancak bu gücünü ortaya koyabilecek yeteneği gösteremiyordu. Bu durumu değiştirme iddiası Emmanuel Macron’un cumhurbaşkanlığıyla Fransa’da meyve verdi. Avrupa egemen olmak zorundaydı. Ama Suudi Arabistan’daki petrol tesislerine atılan bombalar karşısında şok olan Avrupalılar, Macron’un belirlediği hedefe bir adım bile yaklaşmadıklarının farkına vardılar. Suudi petrol tesislerine İHA saldırısından bu yana, Körfez’de savaş tehlikesi yeniden sert bir şekilde arttı. Avrupalılar çıkabilecek bir savaşın Avrupa’da güvenlik ve refahı dramatik bir şekilde tehlikeye sokacağını bilseler de bölgedeki gelişmeleri etkileme yeteneklerinin asgari düzeyde olduğunu itiraf etmeliler. ABD’nin İran’la nükleer antlaşmayı iptal etmesi sonrası güçlerinin ne durumda olduğunu deneyerek gördüler. Gerçekçi olalım; Avrupa bu krizin aşılmasında çok az etkiye sahip. Büyük ölçüde sertleşen şimdiki durumda, Avrupalılar ve özellikle Almanlar, şaşkın bir seyirci gibi olan biteni seyrediyorlar. Suudi Arabistan’ın otokratik prensi Muhammed bin Selman’ın sinirlerini korumasını umut etmekten başka yapacakları bir şey yok. İranlı yöneticilerin, art arda savaş tehdidinde bulunup sonra erteleyen Trump’tan korkmayacaklarına da inanmaları gerekiyor. Hepsinden önemlisi, dengesiz politikasıyla Trump’ın, onun da istemediğini söylediği, bir savaşa yol açmak üzere olduğunu da uyandıklarında sevinecekleri bir kâbus olarak görmeliler. Avrupalılar aktörlerin hepsiyle görüşmek zorunda ancak hiçbiri üzerinde etkileri olmayacak. Bunu bilmek gerçekçiliktir. Bunu kabul etmek ise kadercilik olur. Elbette, Avrupa şimdi savaş tehlikesinin artışına bağlı olarak en mütevazı da olsa tüm araçlarını kullanmalı. Macron, Trump’ın vicdanına seslenebileceğini düşünüyorsa yapsın. Diplomatik bir çözüm çok az olsa da, BM Güvenlik Konseyi’nin daimi olmayan bir üyesi olarak ve her tarafla göreli iyi temasları olan Almanya, savaşı engellemeye çalışmalı. Angela Merkel Almanya’nın çatışmayı durdurmaktan yana olduğunu söylediğinde bunu nasıl yapacağını da açıklamalı. Merkel haklı, Suudi Arabistan’a yönelik silah ambargosunun kaldırılmasını isteyenlere boyun eğmekle -kısa vadede- çatışma durdurulamaz ama uzun vadede ahlaki katılık, Almanya’nın ve onunla birlikte Avrupa’nın etkisini zayıflatır.

(Çeviren: Semra Çelik)


MACRON AŞIRI SAĞIN TEMALARINI ALIYOR VE GÖÇMENLİĞİ KULLANIYOR

Isabelle AVRAN
NVO

‘Burjuvaların öyle bir sorunları yok. Onunla yüz yüze gelmiyorlar. Emekçi sınıflar ise onunla yaşıyorlar’. Emmanuel Macron 16 Eylül’de göçmenlik konusunda bunları söylüyordu. Sosyal sorunların yerine kimlik hayalini geçirmeye çalışıyor. Sosyal ya da ekonomik olarak adaletsiz ve sevilmeyen bir reformu kabul ettirmek mi istiyorsunuz? Reçetesi bayatlamış olmasına karşın hala geçerli olmaya devam ediyor: Hoşnutsuzlukların yönünü değiştirmek. Hedef: Göçmenler. Bir kez daha 16 Eylül’de Emmanuel Macron göçmenlik sorununu öne sürdü. Bunun sadece takvimsel bir tesadüf olduğuna kimse inanamaz.

SOSYAL SORUNUN ÜSTÜNÜ ÖRTMEK

Çalışma süresini uzatacak, maaşları düşürecek ve ‘puan’ sistemine geçerek puan miktarını bütçenin dengelenmesinin değişken unsuru yaparak maaş oranlarını tesadüfe bırakan emeklilik reformunu onaylatmaya hazırlanan hükümet, toplum içinde emekçi sınıfları aşan bir tedirginlik ve öfkenin yükseldiğini görüyor. Zaten daha önce, aralık ayında Sarı yeleklilerin hareketine ‘büyük tartışmayla’ cevap veren Elize Sarayının ikametgâhı, böylesi bir talep olmamasına rağmen, yürütülecek 5 tartışma konusundan birisini göçmenlik yapmıştı. Yani tartışmaların merkezine oturan sosyal sorunun geriye ittiği, en azından marjinalleştirildiği bir temayı tekrar şapkasından çıkartarak sunuyor. Yılın başında gönderdiği ‘Fransızlara mektup’ da da aynı mantıkla hareket etmiş ve göçmenlere kota getirme düşüncesini öne sürmüştü. Bu seferde göçmenlik sorunu 30 Eylül’de Millet Meclisinin, ardından da 2 Ekim’de Senato’nun gündemine getirerek sosyal sorunun üstünü örtmeye çalışıyor.

AŞIRI SAĞIN ALANINDA

Devlet başkanına göre böylesi önemli bir sorunu kesinlikle aşırı sağa bırakmamak lazımmış, bu siyasi hareketi onun tek seçimsel rakibi olarak görüyor ve tüm sosyal ilerici alternatifleri yıpratarak kendisini en berbatın başa gelmesini engelleyecek tek engel olarak sunmak istiyor. Böylelikle bu aşırı sağın etkisini zayıflatma adına, onun saçmalığı ve aşırı tehlikeli olduğunu gösterme yerine onun tezlerinin ele geçirilmesi gerektiği fikrini savunuyor. Ağustos 2018 mülteci ve göçmenler üzerine olan Cazeneuve yasası zaten göçmenlerin denetlenmesi ve seçilmesini öngören önlemleri ağırlaştırıyordu, hapis koşullarını arttırıyor ve yurt dışı etmenin koşullarının genişletiyordu… Emmanuel Macron ise bu sefer mülteci yasasını daha da sertleştirmek istediğini ilan etti. Mülteci başvurusunda bulunanlar potansiyel suçlu haline getiriliyor.

KİMLİKÇİ SÖYLEMLER

‘Burjuvaların öyle bir sorunları yok: Onunla yüz yüze gelmiyorlar. Emekçi sınıflar ise onunla yaşıyorlar’. Cumhurbaşkanının söylediği ‘onlar’ anlaşıldığı gibi göçmenler. Bu ise ‘emekçi sınıflar’ için bir ‘sorun’ haline getiriliyor. Böylelikle, bugüne kadar yapıldığı gibi, göçmenler sadece iş ‘pazarında’ doğrudan ekonomik rakip ve çeşitli sosyal yardımdan faydalanmak isteyen kişiler olarak tanıtılmıyor, oysaki yapılan tüm araştırmalar göçmenliğin ulusal ekonomiye ne kadar katkıda bulunduğunu gösteriyor.

Meclis ile ilişkiler bakanı Marc Fesneau ‘dışlanmış Fransa’ için bir ‘kültürel güvensizlik’ den bahsetmeye kadar gidiyor. Hükümetin ve patronların politikalarından acı çeken herkese böylelikle bir düşman gösteriliyor. O da göçmenler. Sadece bir rakip olarak değil, (Ulusal) kimlik için bir tehdit olarak gösteriliyor. Bu eğilim Nicolas Sarkozy döneminde icat edilen Göçmenlik VE ‘Ulusal kimlik’ bakanlığı mantığının ya da ‘Göçmenlik, İç işler ve Yurttaşlık’ Avrupa komiserliğinin isminin ‘Avrupa yaşam biçiminin korunması’ olarak değiştirilerek mantığının bir devamıdır. Sözde aşırı sağa karşı mücadele ettiğini iddia edenler aslında bu şekilde onun söylemlerini olağanlaştırıyorlar. Oysaki birçok Avrupa ülkesindeki (Avusturya, Polonya, Macaristan…) ya da ABD, Israil ya da Brezilya’daki siyasi gelişmeler sosyal taleplerin yerine kimlikçi hayallerin geçirilmesinin nerelere götürdüğünü gösteriyor. Kuşkusuz bunun faturası en fazla göçmenlere kesiliyor. Fakat kuşkunun genelleştirilmesi, kültürel ya da siyasi farklılıkların dışlanması, demokrasinin solması, hakların ve hukukun bastırılmasının faturası tüm topluma kesiliyor.

(Çeviren: Deniz Uztopal)


JOHNSON, GOVE VE CUMMINGS ARASINDA SEÇİM YAPMAK ZORUNDA

Jenni RUSSEL
The Times

No 10’da (Başbakanlık konutunda) içine düşülen çıkmazdan nasıl kaçılacağı konusunda bölünmüş ve yaralanmış bir hükümet var. Şu andan itibaren Boris Johnson ve takımı kendilerine yeni bir Brexit yetkisi veren bir seçim kampanyasının ortasında olmayı isterlerdi. Parlamentoyu, partiyi ve toplumu kötü yönetmeleri yollarına taş koydu. Hükümetin kendi takvimine göre ölü ya da diri olarak AB’den çıkılmasına sadece altı hafta kaldı. Ölmemek için mücadele ediyor.

Eski bir muhafazakar, bir yarılma yaşandığını söylüyor: ‘No 10’da kendi aralarında yarışan iki düşünce ekolü var. Birincisi, anayasal olarak doğru görünmese de her türlü yasal ve siyasi hileye başvurmaya kararlı. İkincisi ise oyunun bittiğini ve artık bir anlaşmaya varmak zorunda olduklarını düşünüyor.’

Nuh deyip peygamber demeyenlerin başını Dominic Cummings ve Dominic Raab, pragmatikleri başını ise Michael Gove çekiyor. ‘Boris iki tarafı da dinliyor. Hangi yoldan gidileceği konusunda kararsız.’

Cummings ve Raab, kendi yol haritalarının kazanan taraf olacağını düşünüyor. Bütün kampanyalar tökezlediğini bu yüzden hedefleri halen aynı: Johnson’ı Brexit’in yılmaz savunucusu olarak konumlandırmak ve Brexit taraftarlarını onun liderliği arkasında toplamak.

Lüksemburg tarafından yuhalanan, Parlamentoyu askıya almak, Yüksek Mahkemede Başbakanın hareket özgürlüğü için savunma yapması; tutuculukta diretenlere göre bunların hiç biri utanç emaresi değil, aksine Brexitçilere göre Johnson’ın doğru yolda olduğunu gösteren bir işaret. Anayasal ayrıntıların Middlesbrough ya da Grimsby’deki Brexitçilerin kafasını karıştırdığını ve onların sadece Brexit istediğini iddia ediyor. Buna ilaveten Johnson’ın muhalefetini daha da ileri taşımak istiyorlar.

Cummings grubu eğer 19 Ekim’e kadar herhangi bir anlaşmaya varılamazsa Johnson’ın uzatma kanununu reddedebileceği ve böylece Yuksek Mahkeme Johnson dışında başka bir hükûmet temsilcisinin AB’den uzatma talep etmesini dayatacak. Böylece Johnson sözünde durmuş olacak ve AB’den kişisel olarak bir uzatma istemediğini iddia edecek ve kendisini temize çıkaracak.

Eğer 31 Ekim’e kadar çıkmamış olursak ve Johnson imtiyaz vermeyi ya da anlaşma yapmayı reddederse kendisi bu durumu, seçmene mahkemelerin ve parlamentonun kötücül güçlerinin kendisini köşeye sıkıştırdığını ve seçmenlerin kendisini özgür bırakabileceğini söyleyerek bunu bir silah olarak kullanacak.

Gove liderliğindeki pragmatik grubun içinde ise hükümetin ayakta kalabilmek için süregelen muhalefeti devam ettirme umudunun baki kalacağı konusunda bir endişe var. Hükûmet içindeki bir kaynağın söylediklerine göre ekim ayından sonra toplum Johnson’ı dik duruşlu bir figür yerine zayıf ve güçsüz bir figür olarak görebilir. ‘Eğer ayrılmazsak Theresa May’in sorununun tekrar piyasaya çıkmasına sebep olabiliriz, bu da muhafazakar oylarında düşüş ve Brexit oylarında yükseliş anlamına geliyor. Ayrılacağımızdan emin olmanın tek yolu olabildiğince hızlı bir şekilde bir anlaşmaya varmak’.

Gove grubu bilindik sorunlara hızlı çözümler bulma üzerine odaklanmış durumda: İrlanda ile keskin sınırlar çizilmeden AB kontrolünden azade olmak ve birliği sürdürmek. Whitehall tasarılar konusunda telaş içerisinde çabalıyor, hükûmetin içindeki bir kaynağın da dediği gibi, eğer Theresa May gibi karamsar fakat gayretli bir başbakan bile bu sorunlara yıllarca bir çözüm bulamadıysa, bugünlerde nasıl bir çözüm getirilebilecek? İşin içindekiler bile Ekim sonuna kadar bir anlaşmaya varma şansını yüzde yirmi beş olarak görüyor.

Pragmatiklerin tercihi ise Kuzey İrlanda konusunda keskin sınırlardan kaçınılması ve kaçakçılığın engellenmesi durumunu saklı tutarak geri çekilme anlaşmasını onaylattırmak. Onlara göre Birleşik Krallığın geri kalanı ise gümrük birliği ve ortak pazardan çıkabilir, AB ile Kanada tipi serbest ticaret konusunda da anlaşabilir. Bu zorlu bir Brexit. Ana sorun ise AB kırmızı çizgilerini bükerek bu koşulları kabul etse bile böyle bir planın Avam Kamarası’ndan geçmesinin pek mümkün olmaması.

Oy çoğunluğu sıkıntısı çeken Johnson belki muhalif İşçi Partililere ihtiyaç duyabilir fakat onların da zorlu bir Brexit’i arkalama durumları pek yok. Muhafazakar muhalifler kopuş yaşayabilir, bazıları ise çekimser kalabilir. Demokratik Birlik Partisi, kırmızı çizgilerinin çiğnenmesinden dolayı ayak direyebilir. Avrupa Araştırma Grubu’ndan bazı sabit fikirliler anlaşmasızlık haricinde her şeye karşı çıkıyorlar. Johnson’ın herhangi bir teklifinin başarısızlığa uğraması ise onun beceriksiz gibi görünmesi ve ‘ya iyi bir anlaşma ya da anlaşmasızlık’ sloganının saflığına gölge düşmesi riski taşıyor.

Johnson’ın tüm seçenekleri tehlikeli görünüyor. Halkın onu meydan okusa da anlaşmaya varsa da arkalayacağı varsayılsa bile sine-i millete dönemez çünkü buna karar verebilecek güç şu an İşçi Partisi’nin elinde. Eski bir muhafazakar milletvekiline göre İşçi Partisi gelecek haftalarda Johnson’ı ofiste tutmayı düşünebilir, fakat güç onun elinde olmayacak ve günden güne daha zayıf bir pozisyona düşecek.

Johnson’a en büyük eleştirinin geçtiğimiz on yılda muhafazakarlara ve kendisine pek çok zafer kazandıran bir seçim strateji uzmanından geldiği söyleniyor. Öfkeli Sir Lyntom Crosby’nin Cummingler ile stratejik kontrol kapışmasına girdikten sonra oyun dışı kaldığı söyleniyor.

Crosby, Brexit Partisini taklit etmenin, partinin ismine zarar verecek, kuzeydeki kazanımlar bunu telafi etmeyecek ve korkunç bir hata olacağını düşünüyor. Fakat İngiltere bu kasımda halen AB içinde olursa başbakanın tek umudunun Brexitçilerin öfkesi geçene kadar yeni bir seçimden kaçınmak olduğuna inanıyor.

Eski bir bakanın dediğine göre Johnson hangi yolu seçerse seçsin partinin geleceği, ülke ve yaşamlarımız ile bir kumar oynanacak. Kendisi her zaman detayların önem teşkil etmediğini ve şevkin tüm sorunları çözebileceğini düşündü ve acı gerçekler şimdi kendisini yakalamak üzere.

(Çeviren: Güneç İspir)

ÖNCEKİ HABER

Kılıçdaroğlu'ndan Erdoğan'a Tank Palet yanıtı: Gerçekleri paylaşmaya devam edeceğim

SONRAKİ HABER

Şili'deki zam karşıtı protestolar yasaklara rağmen devam ediyor

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa