09 Eylül 2019 03:17

Ruhu ayazda kalmış bir kış ozanı: Hüseyin Köse

"Köse’nin şiirlerinde yoksunluğun izleri öylesine belirgindir ki, en arı, en güneşli sözcükleri bile siz daha ne olduğunu bile anlayamadan ruhunuzda kâğıt kesikleri açıverir."

Hüseyin Köse'nin Ziyan Balkonu kitap kapağı

Paylaş

Zeynep BAKİ

Kelimeler arası boşlukta mı yoksa kelimelerin bir boşluk ötesinde mi gizlenir şair? Dahası, hangi kelime gizler çırılçıplak bir yürekle ortada olanı? Bunca zarif bulanıklığı hangi kelimelerin hünerli anahtarları açar? Hüseyin Köse’nin Ziyan Balkonu isimli son şiir kitabı tıpkı öncekiler gibi yine ezoterik, ince, güçlü ve kırılgan... Köse, kelimelerin boşluklarından hareketle akıl yürütüyor adeta, en olmaz yanından; güçlü soluğu, benzersiz dirimi, ücradan hamleleriyle, üstelik her notası kendi sesinden.

ÖNGÖRÜLEBİLİR ZAMANININ ÇOK ÖTESİNDE

Ezoterik esinti öylesine güçlü ki, kitapta neredeyse hiçbir duygu, hiçbir imge tamamına erse de sonuca bağlanmıyor, çünkü her terkip ve imge kendi öngörülebilir zamanının çok ötesinde. Olay anlarının gizemli kokularından damıtılmış anlam evreni, okurun şiiri tekrar üretmesi, ona nüfuz ederek hükmetmesi, kendi hayal gücü evrenine dahil edebilmesi için açık uçlu bırakılmış izlenimi veriyor. Şair, “çocukluğun tek katlı evlerinden” ömrüne seslenirken de, an’ın içindeki ebediyette salınırken de çizgisel bir zamanın içinde değil. Onun şiir evreni “biten şeylerin geçmişi”nde adeta çok önceden yaşanmış bir geleceği, maziden çıkagelen parçalı bir şimdiyi içerir. Köse’nin dairesel bir istikamette ilerleyen zamanının şiirini çok boyutlu, çok katmanlı kıldığı bir vakıa, ne zaman hangi yaşın çocukluğuna çarpacağını kestirmek imkânsız. Bu yüzden de kopuşlarla ilerleyen bir bütünlük kuruyor kendine, fasılalı dalgınlıklarla gelen bir yoğunluğa demirliyor sözünü. Yine aynı nedenle Hüseyin Köse’nin her bir dizesi, kendi başına bir entity arz ediyor neredeyse, öncesiz ve sonrasız müstakil bir kendilik. Hayatın hem çok değerli olduğu hem de anlamını tümden kaybettiği karşıt duyguların uçsuz bucaksız vahasında yükseklerden düşmüş bir varlık gibi salınması ondan boşlukta. Kendi deyimiyle, “önemsizliğin gücünde bir hayatı olmalıdır insanın”, hele de şairse bu kişi, gücünü en çok da önemsizliğinden almalıdır... Hem 20’sini çoktan aşmış, 30’uyla vedalaşmış, 40’ının sonlarını süren bir şairin şiirinde düşünceler paramparça mecazlardan başka nedir ki?

RUHUNUZDA KÂĞIT KESİKLERİ AÇIVERİR

Köse’nin şiirlerinde yoksunluğun izleri öylesine belirgindir ki, en arı, en güneşli sözcükleri bile siz daha ne olduğunu bile anlayamadan ruhunuzda kâğıt kesikleri açıverir. Olumsuzlama, kurulan iyimser yapının hemen ardındadır. Nitekim: “Tek katlı evlerinden çocukluğun seslenmen mi ömrüne” dedikten sonra, derhal “kir tutmasıyım belki çığ düşmesi bir aşkta” diye ekleyiverir. Belki de sonu gelmez olumsuzlukların omuz başlarındanbeslenen bir şairdir Köse. Aynı şiir içinde bir hayal âlemine hamle yapar, bir bugüne, bir geçmişe...

Köse’nin kitabında ilk anda kapalı ve anlaşılmaz gibi görünen şiirler, parça parça kavradı okur-beni. Şair, kendi yaşadıklarını yaşamış olanlara kestirmeden varıyor çünkü, buna karşılık kitapları sadece iki ders arası soluklanma olarak görenlerle de açıyor arasındaki mesafeyi... Ücra ama hınca bulanmış yalnızlığın, karanlığın, kalbin gölgeli zamanlarının, düğümlü ama çözümsüz duyguların şairi Köse, ruhu ayazda kalmış bir kış ozanı. Yazı özleyen ama soğuk kış günlerinin beslediği şairde “ev” ve “oda”nın bir yuvaya dönüşmesini beklemek de ziyandır aslında. Zira o başından beri yalnızlığını, kendiyle savaşını, huzursuzluğunu, ziyan olduğunu düşündüğü bir ömrü betimliyor şiirlerinde. Sözcüklerin hırpaladığı çocukluğundan vurulmuş biri gibi, ihmali de en çok sevdiklerinden öğrenmiş... Arzuların içinde biraz daha var olabilmek için saatlerce yürüyen, içindeki ışığı da safrayı da kabullenen şair, zaman zaman kendi eliyle kurduğu tuzaklara düşüp, kendi trajedisini de kurguluyor. Şu dizeler ondan: “Sevgilim iyi ki elimizde her duruma uyabilecek sözcükler var/  Kışın sevinmek mesela günlerin kısa acılığına/ Atların gölge yaptığına, taşların iyi ettiğine/ Ve daha başka şeylere inanarak tekneyi sulara demirlemek.” Sulara demirlemek; bu bile, olumsuzlukta oyalanan birinin en açık haletiruhiye beyanı.

TAŞLAR HANGİ DURUMDA İYİ EDER?

Zaman hiç kimsede yokken ve yaş aldıkça uzasa da boyu gölgelerin, o bir lanet gibi günlerin kısalığından mutlu olabiliyor, çünkü sözcükler yetişse de imdadına, günler hayli kısa olduğunda katlanmak daha bir kolay oluyor acıya. Taşlar hangi durumda iyi eder, insanın zihnine oturduğunda mı, yoksa ayağı tökezleyip kurtulduğunda mı o an düşündüğü şeylerden? Her iki durumda da heyhat ama hangisi? Köse, işte bu tür ikilemlerin kördüğümcüsü. Gerçekten de “Taşlara Düğüm” atan bir şair için bu tür ikilemlerle baş etmek çok da zor değil. Yine de tekneler suya demirler, insan ruhu önünde sonunda rahatlasa da tökezler, tıpkı Passolini’nin ölesiye nefret ettiği bir hayatı sevmesi gibi... O nedenle şöyle der: “İyi ki elimizde her yıkıma uyabilecek sözcükler var.”

Az da olsa evde bir baba var örneğin, masa başında başıboş bir sürahi... Balkonda ziyan olmuş bir ömrün boşluğundaki anne... Ve şair tüm bu manzaranın içinde. “O ki oğul, baba hizasında kış/ Anne duldasında dalgın bir sürahi/ Nere gitse alnı upuzun bir yanlışın cümlesi/ Ne yana dönse suretinden vurulmuş.”

 

ÖNCEKİ HABER

Erdoğan’dan "güvenli bölge" açıklaması: ABD güvenli bölgeyi terör örgütü için istiyor

SONRAKİ HABER

AKP, Yargı Paketi taslak metnini MHP'ye sundu

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa