05 Eylül 2019 21:24

Ölmek istemiyoruz!

Kadına şiddetin kaynağını sadece kadın düşmanlığı üzerinden değerlendirmek bu sorunun çözümlerini tartışırken bizleri bir çıkmaza sürükleyecektir.

Fotoğraf: Evrensel

Paylaş

Berfin Ezgi TATLI

Yıldız Teknik Üniversitesi

“Ölmek istemiyorum”du son sözleri Emine Bulut’un. Emine Bulut’un cinayetinden sadece 3 gün önce “Yapma, lütfen yapma”ydı Merve Kotan’ın son sözleri. Bindiği minibüste öldürülmüştü Özgecan Aslan. Plazanın terasından aşağı atılmıştı Şule Çet…

Geçtiğimiz 14 yılda kadın cinayetleri 4 kat arttı ve artmaya devam ediyor. Öldürülmeyen kadınlar da her gün şiddete maruz kalıyor ve “Sonumun Emine Bulut gibi olmasını istemiyorum” diyerek çaresizliklerini dile getiriyor. Tüm bunlara baktığımızda neden soruları geliyor elbette aklımıza. Neden kadın cinayetleri bu denli arttı? Neden güvencemiz olan yasaların kaldırılması tartışılıyor? Neden şiddete maruz kalıyoruz?

Bu soruların cevabını vermek için öncelikle kadına şiddet sorununun kaynaklarını doğru bir biçimde okumamız önemli. Çünkü kadına şiddetin kaynağını sadece kadın düşmanlığı üzerinden değerlendirmek bu sorunun çözümlerini tartışırken bizleri bir çıkmaza sürükleyecektir. Kadına şiddeti kadının toplumsal yaşamdaki konumuyla, devletin gerek söylemleri gerek uygulamalarıyla birlikte değerlendirmemiz kadına şiddetin artışının kaynaklarını görmemizi kolaylaştıracaktır.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ NEDEN GÜNDEMDE?

Öncelikle Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığında kaldırılması gündemde olan İstanbul Sözleşmesi’ne bakalım birlikte. İstanbul Sözleşmesi 2014 yılında Türkiye’nin ilk imzacısı olduğu ve 32 ülkenin onayladığı kadına yönelik şiddet türlerinin tümüne karşı kadını koruyan bir sözleşme. Kadınları güçlendirmesiyle beraber kadın erkek arasındaki ilişkide temel eşitliğe teşvik ediyor. Devlet yetkililerine, görevlilerine ve kuruluşlarına kadına şiddete yönelik uygulamalara uygun davranmaları açısından yükümlülük getiriyor. Sözleşmenin en önemli noktalarından biri de tüm bu uygulamaların takibi için bir denetim mekanizması oluşturması. Bununla beraber sözleşmeye karşı saldırılar son dönemde oldukça arttı. Sözleşmenin yuva yıktığını ve bu yüzden kaldırılması gerektiğini söyleyen haberlerin yanında sözleşmenin toplumu felakete sürüklediğini, haneleri ayırdığını söyleyerek sözleşmeden Türkiye’nin çekilmesi için meclise öneri sunuldu.

İKTİDAR POLİTİKALARI ŞİDDETİ KÖRÜKLÜYOR

Hükümetin kadına şiddetin önlenmesinde önemli bir konumda olan bu sözleşmeye “aile” yapısını bozduğu gerekçesiyle saldırması, kadını hangi koşulda olursa olsun aile yapısının içerisine hapsetmesi, devletin temel taşı olan ailenin toplumsal ilişkiler içerisinde devamlılığını sağlamak adına atmaya çalıştığı adımlardır aslında. Bununla beraber devletin ve medyanın günlük hayatımıza etki eden her şeyde kadınlara karşı aldığı tutum ve söylemler kadınları sürekli sıkıştırıcı bir noktada tutmaya yönelik oluyor. Kadınların hangi koşulda olursa olsun boşanmalarını engellemeye çalışarak, kadınlara yüklenmiş ev ve bakım yükleriyle beraber kadınları aile yaşantısına daha bağımlı hale getirmeye ve bu yapının içinde kalmaya zorluyor. Daha gerici, daha dinci bir politikayla birlikte her açıklamada “ahlak” üzerinden kadınları tanımlamak ve kadınları belli sınırlar içerisine sıkıştırmak, kadınlar bu sınırları aştıkları anda şiddet görmelerini meşru kılıyor. Devletin boşandıktan sonra kadınları desteklemeye yönelik herhangi bir politikasının olmaması, kadınlara hiçbir şekilde güvence sağlanmaması ve kadınların aile içerisinde kalmaya zorlanması kadın cinayetlerinin bu derece artmasının sebebidir aslında. Kadınlara güvence sağlanmamasıyla birlikte bir de nafaka haklarına yine bahsettiğimiz gibi kadınların aile içerisinde kalmalarını garantilemek amacıyla göz dikilmesi, bu noktada “erkek mağduriyeti” yaratılmaya çalışılması ve 6284 sayılı yasanın da bu mağduriyete göre düzenlenmesinin öne sürülmesi kadınların zaten kazanılmış haklarını kaybetmemek, sermayenin kadınlara biçtiği toplumsal rollerden kurtulmak için birlikte hareket etmelerini zorunlu kılıyor.

Tüm bu yaptırımlara karşı hep birlikte bağırıyoruz bizler de, anlatıyoruz herkese “Kadın cinayetleri politiktir!” diye. Haykırıyoruz “Ölmek istemiyoruz!” diye çünkü ölmek istemiyoruz!

KAPİTALİZM, “AİLE” VE KADINLAR

Peki bahsettiğimiz tüm bu uygulamaları neden uyguluyor devlet diye sorduğumuzda da günümüz açısından gelişen kapitalist sistemde, kadınların aile içerisindeki ve toplumdaki varlığını, bedenlerini ve emeklerini denetim altında tutarak kadınları daha da bağımlı hale getirip yeniden üretimin güvencesini sağlamaya çalışmak olduğunu söyleyebiliriz. Ve bu denetimi sağlamak için de şiddet olağan bir hale hatta bir zorunluluk haline gelmekte. Ezen egemen sınıflar açısından kadınların toplumsal yaşamdaki konumunun yeniden üretimin devamlılığını sağlayıcı noktada durdurulmaya çalıştığını görmemiz, kadınların mücadelesi açısından da sadece “erkekliğe” karşı olan bir mücadeleden çıkıp, kadınların kapitalizme karşı mücadele olanaklarının olduğu bir noktaya ilerlemesinin önünü açıyor.

ÖNCEKİ HABER

Bahçeşehir’de peçete imalathanesinde yangın çıktı

SONRAKİ HABER

18. Filmekimi, 4 Ekim'de başlayacak

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa