26 Ağustos 2019 08:53

Prof. Dr. Bozarslan: Hükümet yaşamak için krize ihtiyaç duyuyor

Ortadoğu Uzmanı, Tarihçi Prof. Dr. Hamit Bozarslan "Türkiye’de rejim, yaşamını devam ettirmek için sürekli iç ve dış krizlere ihtiyaç duyuyor" diyor.

Fotoğraf: Akın Çeliktaş/DHA

Paylaş

Şerif KARATAŞ
İstanbul                               

“Fırat’ın doğusu” için ABD yönetimi ile AKP hükümetinin “güvenli bölge” mutabakatı ve eş zamanlı başlayan İdlib’e yönelik Rusya destekli Suriye ordusu operasyonu etrafındaki gelişmeleri Ortadoğu Uzmanı Tarihçi, Siyasal Bilimci ve Paris Sosyal Bilimler Yüksek Okulu Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hamit Bozarslan’la konuştuk.

Türkiye’deki iktidar bloğunu bir arada tutan en önemli ortak paydanın “Kürt düşmanlığı” olduğunu belirten Bozarslan, “Uzun yıllardır serseri bir mayına dönüşmüş ve yaşamını devam ettirmek için sürekli iç ve dış krizlere ihtiyaç duyan rejimin yeni maceralara girişmesinin mümkün olduğunu akılda tutmak şart” dedi.  

Erdoğan yönetimi için “Kendisinin çırak, Kremlin’in usta olduğunu unuttu” yorumu yapan Bozarslan, “Putin, Erdoğanizmin ‘Avrasyacı’ kanadını zayıflatmamak, ABD ve Türkiye arasında yeni gerilim fırsatları yaratmak için, İdlib’te Halep’te olduğu gibi yoğun bir saldırı başlatmayabilir. Ama bölgeyi uzun erimli bir kampanya pahasına da olsa ele geçirmekte kararlı olduğu kesin” dedi.     

ABD HEM HAVUÇ HEM SOPA GÖSTERDİ

Türkiye’de Fırat’ın doğusuna yönelik askeri operasyon söylemini çokça dillendirdiği bir zamanda ABD yönetimi ile bir “güvenli bölge” mutabakatına varıldı. Mutabakata dair ABD yönetimi ve Türkiye hükümetinden gelen açıklamaları da dikkat alarak nasıl bir değerlendirme yaparsınız?

Bütün gözlemciler imzalanan protokolün son derece muğlak olduğu konusunda hemfikir. Üç günlük görüşmelerde hangi dosyaların masaya yatırıldığını, ne tür kararların alındığını bilmiyoruz, ama ABD’nin Ankara’ya hem havuç hem de sopa gösterdiği anlaşılmakta. Washington, Türkiye’ye yaptırımda bulunmamak, sembolik olarak Ankara’nın kadrini bilmek, gelecekte Türkiye’yi yeniden F 35 programına dahil etmek gibi bazı sözler vermiş olabilir. Gösterilen sopanın uzunluğu ve kalınlığı konusunda şu anda bir şey söyleyebilmek mümkün değil. 

En azıdan şimdilik Afrin’de olduğu gibi Rojava’nın bir ‘cihadistan’a dönüştürülmesi ve etnik bir temizliğe maruz kalması senaryosunun engellenebildiğini görmekteyiz. Ortak bir “harekât” merkezinin kurulması ve ABD-Türkiye ortak devriyelerinin başlaması, Türkiye’nin tek taraflı hareket etmesini engelleyen bir mekanizmanın kurulduğunu göstermekte. Bununla birlikte, Türkiye’deki iktidar bloğunu bir arada tutan en önemli ortak paydanın Kürt düşmanlığı olduğunu ve Ankara’nın bir kuyruk acısı yaşadığını da unutmamak gerekli. Uzun yıllardır serseri bir mayına dönüşmüş ve yaşamını devam ettirmek için sürekli iç ve dış krizlere ihtiyaç duyan rejimin yeni maceralara girişmesinin mümkün olduğunu akılda tutmak şart.

"ERDOĞAN REJİMİ, İDLİB’TE ÇIKMAZA GİRDİ"

“Güvenli bölge” tartışmaları sürerken, cihatçıların kontrolündeki İdlib’e yönelik Rusya destekli Suriye Ordusu hareket geçti. Soçi’de İdlib’le ilgili varılan mutabakatı hatırlayacak olursak, Suriye Ordusu neden şimdi harekete geçti?

İdlib sorunun ABD- Türkiye protokolü ile eşzamanlı olarak gündeme gelmesi, bu iki gelişme arasında ille de bir sebep-sonuç ilişkisi olduğunu göstermiyor. Tabii ki Kremlin’de ne olup bittiğini ancak geleceğin tarihçileri yazabilecek, ama Rusya aylardır Türkiye’ye yarı-uzlaşmacı yarı-sert tonlarda uyarılar gönderiyor. Rusya Savunma Bakanlığı’nın 2016’da hazırladığı belgesel, Kremlin’in Türkiye-IŞİD ilişkilerini yakından takip ettiğini göstermekteydi. Rusya, Ankara’nın Heyet Tahrir el Şam (HTŞ) artık gizlemeye bile ihtiyaç duymadığı ilişkilerini de yakından takip etmekte. Ankara, bu örgütü bölgeden uzaklaştırmak ve silahsızlandırmak bir yana, sahip olmadığı ağır silahlarla donattı. Bir yandan ABD’den “terörist” YPG’yi silahsızlandırmasını istemek, diğer taraftan hem Moskova’nın hem de kağıt üzerinde de olsa Ankara’nın “terörist” olarak değerlendirdiği bir grubu silahlandırmak, en azından mantık açısından ciddi bir sorun yaratmakta. Ankara, doğrudan Esad rejimini ve Moskova’yı hedef alan bu siyaseti kendini İdlib’in hakimi olarak gören sömürgeci paylaşım mantığıyla meşrulaştırmaya çalışmakta.

Erdoğan rejimi hem Soçi mutabakatını imzalayarak hem de “Türk milletinin beka sorunu” söylemiyle bu mutabakatı çiğneyerek kendisini ciddi bir çıkmaza soktu. Aynı zamanda da Çin işkencesi konusunda kendisinin çırak, Kremlin’in usta olduğunu unuttu. Putin, Erdoğanizmin “Avrasyacı” kanadını zayıflatmamak, ABD ve Türkiye arasında yeni gerilim fırsatları yaratmak için, İdlib’te Halep’te olduğu gibi yoğun bir saldırı başlatmayabilir. Ama bölgeyi uzun erimli bir kampanya pahasına da olsa ele geçirmekte kararlı olduğu kesin.                                     

"İRAN, ŞİMDİYE KADAR GERİLİMLERDEN KAZANÇLI ÇIKTI"

Fırat’ın doğusuyla ile ilgili varılan “mutabakat” ile İdlib’e yönelik operasyonun başlaması başta İran olmak üzere Ortadoğu’ya yansımasına dair nasıl bir değerlendirme bulunabilirsiniz?

İran konusunu güncel gelişmelerin ötesinde, daha geniş bir perspektifte ele almak gerekli. İran, şimdiye kadar Ortadoğu’daki gerilimlerden kazançlı çıktı. Bunun temel nedeni, radikal Sünni İslamcılığın son tahlilde Sünni cemaati yok etmesi, Şii radikalizminin ise Şii cemaati siyasi, askeri, ekonomik olarak organik bir cemaate dönüştürmesi ve güçlendirmesi. Şiiliğin tarihsel olarak marjinal bir konumda olması, bu nedenle de güçlü iç dinamikler içermesi ve son mercii olarak kabul edilen bir ruhban sınıfına sahip olması iki radikalizm arasındaki farkı açıklayan temel nedenlerden biri olarak ortaya çıkmakta.

Ama bana öyle geliyor ki İran artık ciddi bir tıkanma noktasında. Gerçi İran’ın meşhur “vakıf”ları milyarlara ölçülen bir varlığa sahip, Devrim Muhafızları ülkenin en önemli holdingini kontrol etmekte. Ama rejimin, özellikle de yaptırım koşullarında yılda 15-20 milyar dolara mal olan bir “milis diplomasisi”ni uzun yıllar devam ettirebilmesi mümkün olabilecek mi?

Bu tıkanmanın Suriye’ye nasıl yansıyacağını bilemiyoruz. İran ve Hizbullah olmadan rejimin 2015’e kadar ayakta kalabilmesi mümkün olamazdı. Rusya ve rejim arasındaki ilişki bir himaye ve vesayet ilişkisi. Devrim Muhafızları’nın sürekli hatırlattıkları gibi, İran ve Suriye arasındaki ilişki ise “ana vatan” ve “35. Vilayet” arasındaki organik bir ilişki. 2011’den bu yana en azından 100 bin savaşçı kaybetmiş olan Suriye “Alevi Cemaati”nin, bölge Şiiliğinin demografik katkısı olmadan yaşayabilmesi mümkün mü? İlerde, ABD ve Rusya arasında varılması muhtemel bir konsensüs, İsrail için bir sorun oluşturmamayı vaat eden bir İran’ı içerebilir mi? Şimdiden cevap verebilmemiz mümkün olmayan bu sorular, İran’ın bölgedeki geleceğini de belirleyebilecek sorular.  

CHP ‘MİLLİ MİSAK’ YERİNE ‘DEMOKRASİ MUKAVELESİ’ DEMELİ

Suriye’deki gelişmelerin yanı sıra AKP Hükümeti, içeride de HDP’nin üç büyükşehir belediyesine kayyum atadı. Kayyum atamalarıyla ilgili neler ifade etmek istersiniz?

Kayyum atamaları kesinlikle şaşırtıcı değil. Erdoğanizmin hem Ergenekon muhitleri, Susurluk ağları, ulusalcı nasyonal-sosyalistler ve MHP ile kurduğu koalisyonu sürdürmesi, hem de uzlaşıcı-“reformist” bir çizgiye gelmesi mümkün değil. Kaldı ki, kayyum atamaları Kürdistan’la sınırlı kalmayabilir.

Burada hazin olan Türkiye toplumunun sessizliği. Bir bilinç, bir direniş kapasitesi, ortak bir hafıza olarak Kürdistan’ın bir soykırım olmadan imha edilemeyeceği kesin. 1990’lar da 2015-2019 da bunu çok açık göstermekte. Ama, “dayanışma”yı bir telefon konuşmasına indirgeyen “ana muhalefet”in ulusalcılıktan uzaklaşması, “milli misak”ın yerine “demokrasi mukavelesi”ni geliştirebilmesi ve son tahlilde kendi geleceğini garantiye alabilmesi mümkün olabilir mi?

Kayyum atamaları ve Suriye ile ilgili gelişmeleri de göz önüne aldığımızda, bunun dört ülkedeki Kürtlere yansımasına için neler söyleyebilirsiniz?

Kürdistan’ın tümünde Türkiye’ye karşı derin bir tepki var. “Barış süreci” gerçek bir umut oluşturmuştu ve Türkiye’nin imajını değiştirmişti, ama “masanın devrilmesi” Türkiye’nin aslına rücu etmesi olarak değerlendirildi.

Bununla birlikte, kayyum atamalarının Kürdistan genelinde bir “kilometre taşı” olarak algılanabildiğini söylemek mümkün değil. Suriye gelişmelerine gelince, şu anda SDG’nin temel hedefi, Irak Kürdistanı’nın da desteğiyle Suriye Kürt meselesinin “Suriyelileştirilmesi” ve Türkiye’nin olası saldırılarının engellenmesi.

ÖNCEKİ HABER

Diyarbakır’da kayyum protestoları 7. gününde: Halkın bu darbeye onayı yoktur!

SONRAKİ HABER

Trump: Ruhani ile görüşmeyi tercih etmem

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa