25 Ağustos 2019 08:11

G7: Ekonomi ve siyasette soğuk rüzgarlar

Avrupa'nın gündeminde bu hafta G7 var. Dünyanın en büyük 7 ekonomisinin liderleri Fransa’nın güneyinde Biaritz’de toplandı. Toplantıdan önce yoğun bir diploması trafiği yaşandı.

Fotoğraf: AA

Paylaş

Dünyanın en büyük 7 ekonomisinin liderleri Fransa’nın güneyinde Biaritz’de toplandılar. Toplantıdan önce yoğun bir diploması trafiği yaşandı. G8’lerden dışlanan Rusya lideri Putin toplantıdan önce Fransa’ya davet edildi. Trump, Rusya’nın yeniden gruba davet edilmesi taraftarı olduğunu açıkladı.

İngiltere’nin yeni başbakanı Boris Johnson da, Avrupa liderleriyle görüşmeler yaptı. Johnson, 31 Ekim’e kadar sonuçlandırılması gereken Brexit koşullarındaki değişiklik taleplerini sundu. Avrupa liderleri ise koşullarda büyük bir değişikliğin yapılmayacağını, fakat birlikte çözüm bulma çaba ve niyetlerinin sürdüğünü belirtti. Johnson’ın bu görüşmeleri, sonbaharda gideceği genel seçime hazırlık olarak kullandığı değerlendirmesi yapılıyor.

Öte yandan G7 ülkeleri dünya ekonomisinin kötüye gittiği ve derin bir krize yaklaştığı koşullarda toplanıyor. Fransa ve İngiltere’den çevirdiğimiz yazılar bu konulara dikkat çekiyor.

ALMANYA’DA ET VERGİSİ TARTIŞMASI

Havadaki karbondioksit emisyonunu azaltmak için et tüketiminin azaltılmasının iyi olacağından yola çıkan bazı çevreler, et fiyatlarının oldukça düşük olduğu Almanya’da et vergisinin arttırılmasını talep ederek yeni bir tartışma başlattı. Orta ve yüksek gelirlilerin zaten kaliteli ve pahalı et tükettiğini ifade eden değişik kuruluşlar ise, vergi getirilmesi halinde dar gelirlilerin cezalandırılacağını ileri sürerek öneriye karşı çıkıyor.

DÜNYA EKONOMİSİ ÜZERİNDE SOĞUK RÜZGARLAR ESİYOR

Bruno ODENT
Humanite

Fransa Biarritz’de 7 Batılı gücün küçük grubunun toplantısının arifesinde, dünya ekonomisinin sağlık durumuna dair alarm verici semptomlar ortaya çıkıyor. IMF uzmanları dünyanın ekonomik kalkınmasına dair öngörülerini sürekli geriye çekiyor. Nisan ayında yayınladıkları 2019 öngörülerini yüzde 0,1 düşürerek yüzde 3,2’ye indirdiler. Fakat bu son veri de, Ocak’ta yayınlanan öngörüye göre geri çekilmişti, ki bu da zaten bir öncekine nazaran düşürülmüştü… Avrupa Merkez Bankası’ndaki meslektaşları da Avrupa düzeyinde daha fazla kaygı verici sonuçları öngörerek davranıyorlar.

Avro bölgesinin birinci ekonomisinin resesyona (bir önceki üç aylık dönemdeki negatif kalkınmamanın son üç aylık dönemde de tekrarlanması) girmekten kaçabilmesi ise çok zor. Zira zaten sanayisi 2018 sonundan bu yana resesyonda. ABD bile şu an ekonomik faaliyetlerde yüzde 3 artış göstererek genel bir durgunluktan etkilenmiyor gibi görünüyor olsa bile, ekonomistlerin çoğuna göre negatif bir büyümenin derin karanlıklarına en geç 2021’de dalması bekleniyor.

GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELER NEDEN UZUN ZAMANDIR ETKİLENİYOR?

Hiç kimse bu kötü sinyallerin ortaya çıkmasını sürpriz olarak görmüyor. Fakat bir krizin; geçici, dönemsel değil sistemsel bir krizin patlak vermesinin semptomları uzun yıllardır görünüyor. Bunu görmemenin kökenleri ise G7 yöneticilerinin de hem fikir olduğu kurtuluşun dünya ekonomisinin malileşme sürecinin ne pahasına olursa olsun kurtarılması gerektiği fikrini savunmada temerrüt edilmesidir. Oysa ki, iklim değişikliğine karşı mücadele gibi insanlık için bugün gerekli olan can alıcı dönüşümü, tam da o engelliyor.

Bugün Avrupa’dan ABD’ye kadar sistemin can alıcı merkezlerinde artık bir şekilde görünen kriz, birçok kalkınmakta olan ülkede uzun zamandır yerleşmiş durumda. Türkiye’den Arjantin’e birçok ülke ekonomik faaliyetlerinin çökmesiyle karşı karşıya, bunun sonucu ise yoksulluğun patlaması ve G7’lerin tartışma konuları arasında olan eşitsizliğin artması. Daha kısa bir süre öncesine kadar dünya dinamizminin kalbi olarak sunulan ünlü BRIC’ler (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşuyor) bile bundan korunamadılar. Hepsi de ABD merkez bankasının (Fed) sunduğu sıfır faizlerden yeni yatırımlar için faydalanarak yoğun bir şekilde dolar bazında borçlandılar. Fakat doların bu şekilde kullanılması onu fiili olarak dünyanın ortak parası yapıyor; bunun olumsuz sonuçları ise iki üç yıldır daha açık görünüyor. Fed’in 2015’den itibaren başlattığı oran artışları, mekanik olarak bu ülkelerin borçlarının, onları boğma aşamasına getirme de dahil olmak üzere, yükünü ağırlaştırdı.

Dolayısıyla durgunluktaki ekonomilerin birçoğu, ev eşyası ve otomobil sektöründeki ithalatı büyük oranda azalttılar. Bunun ise Almanya’daki kaçınılmaz görünen resesyon ile doğrudan bir bağı var. İhracata dönük Alman sanayisi, verilen siparişlerde önemli düşüşlere tanıklık ediyor. Almanya ve avro para bölgesindeki partnerleri için durumu daha da ağırlaştıran ise düşük ücretler ile gayri menkul ve ev kiralarındaki patlamalardan dolayı iç tüketimin bunun yerini alamayacak gibi görünüyor olması.

TRUMP’IN NASYONAL-LİBERALİZMİ DURUMU AĞIRLAŞTIRIYOR

Krizde olan global sistemin popülist ve(ya) otoriter kurtarıcısı olarak sunulan nasyonal-liberalizm aslında tam tersine durumu ağırlaştırarak dünyayı uçuma sürükleyebilecek tüm özellikleri taşıyor. Donald Trump’ın sergilediği vergisel, sosyal ve çevresel damping daha şimdiden sınırlarını göstermeye başladı. Hatta, ABD’li ekonomistlerin çoğuna inanılacaksa, bumerang etkisini bile göstermeye başladı. G7’ler için uzlaşma konusu olan finansın elinde oynama saplantısı sistemin krizinin merkezinde. 2007-2008 krizinin hâlâ taze olan dersleri unutuldu.  Hatta daha da kötüsü, Trump ya da 7’ler kulübünün en sonuncusu ve Biarritz’de dört gözle beklenen (İngiltere Başbakanı) Boris Johnson gibi nasyonal liberaller yeni kuralsızlaşmaları (deregülasyon) savunuyor.

ABD Başkanı, Dodd-Franck yasaları gibi 2009’da borsa oyuncuları sınırlandırmak ve tasarruf sahipleri ve tüketicilerini mali servislerden korumak için var olan kimi utangaç sınırlamaları ortadan kaldırdı. İngiltere başbakanı da City’yi koşullara uygun hale getirmeye hazırlanıyor.

(Çeviren: Deniz Uztopal)

İNGİLTERE: JOHNSON’UN AB SORTİSİ GÖRECELİ OLARAK BAŞARILIYDI

Heather STEWART
The Guardian

Boris Johnson perşembe günü (Fransa Cumhurbaşkanı) Emmanuel Macron’la konuşurken fevkalade rahat görünüyordu, hatta bir an pahalı görünen bir sehpanın üzerine şakayla ayağını bile koydu.

Bu rahat tavrı bir açıdan şaşırtıcıydı: Buluşmaları öncesi Macron’un açıklamalarına göre 27 AB ülkesi, Başbakanın ‘backstop’ (İrlanda sınırı acil mekanizması) koşulunun AB’den çıkış anlaşması metninden çıkarılması isteğini karşılamaya çok uzak bir noktadaydı. Bunun yerine, Macron birleşik pazarın bütünlüğünün korunmasının önemine değindi ve 31 Ekim öncesi kalan kısa dönemde varılacak bir anlaşmanın (önceki İngiltere Başbakanı) Theresa May’in anlaşmasından çok farklı olamayacağını belirtti.

Diğer bir açıdan -sabırsızlanan kıdemsiz parlemento üyelerini etkisizleştirme ve bir erken seçimin savaş hatlarını çizme açısından- ise Johnson’ın diplomatik mini-gezisi göreceli olarak başarılıydı. Özellikle, çarşamba günü Angela Merkel’in 30 günde Brexit çözümü bulma çabası fikrinin üzerine atılması şaşırtıcı değil. Merkel, perşembe günü de açıklık getirdiği gibi, bir tarih sınırı koymak yerine AB’nin çabuk çözüm üretmeye hazır olduğunu belirtiyordu.

Fakat Eylül’ün sonlarına kadar atılacak çözüm adımları olasılığı Johnson’un, parti konferanslarına katılmak için, milletvekilleri Westiminster’ı terk etmeden önceki iki haftalık gergin süreci atlatmasını sağlayabilir. (İngiltere İşçi Partisi Lideri) Jeremy Corbyn anlaşmasız bir Brexit’e engel olmak için stratejisini ortaya koydu: Johnson hükümetini güvensizlik oyuyla yıkmak; takiben parlamentoda, sadece 50. maddeyi uzatacak ve bir genel seçim ilan edecek kadar zamanla sınırlı bir ‘geçici’ hükümete destek bulmak.

3 Eylül’de milletvekilleri parlamentoya döner dönmez bu oylamayı başlatmak için Corbyn, İşçi Partisi tabanının yoğun baskısına maruz kalacaktır; fakat birçoğu Theresa May’in anlaşması için defalarca oy veren isyancı Muhafazakârlar, eğer bir anlaşmayla AB’den ayrılmanın mümkün olduğunu düşünürlerse (Corbyn’in planını desteklemekte) tereddüt edebilirler.

En inançlı Muhafazakâr Remainer (AB destekçileri) için bile Johnson hükümetini devirmek için Corbyn’le birlikte oy kullanmak en radikal adım olacaktır. Takip eden genel seçimde Muhafazakâr Parti adayı olamayabilirler; koltuklarını bir Brexit Parti temsilcisi ya da Johnson’u destekleyen bir Muhafazakar adaya kaptırma korkusunu yaşayabilirler. Eski Muhafazakâr Nick Boles’un söylediği gibi, tercih ettikleri strateji 50. madde zaman sınırını uzatacak bir yasal yöntem bulmak ve Brüksel bunu başarıp başaramayacaklarını yakından takip edecek.

Diğer yandan, Johnson, hafta sonu G7 zirvesi için Biarritz’e gidiyor ve büyük bir olasılıkla, dünya sahnesinde her fırsatta daha fazla başbakan gibi görünecek: Hem Başbakan olması sebebiyle hem de kendisinden önceki başbakanın sosyal beceriksizliğiyle karşılaştırıldığında...

Fakat Johnson’un o hassas iki haftayı atlatması için genel diplomatik ruh halinin arkadaşça olması gerektiği gibi, genel seçim hazırlıklarının savaşçı söylemleri bu hafta diplomatik cilanın arasında daha belirginleşti. Paris’te sürekli Brexit sonrası Britanya’nın sınır kontrolleri başlatmak istemediğini tekrarladı; altmetin: Herhangi sürtüşme sizin suçunuzdur, bizim değil.

Ayrıca (...) Birleşik Krallık’ın anlaşma sağlamak için büyük ‘çabasını’ ortaya koyuyor, anlaşmasız Brexit’e doğru son sürat koştuğu eleştirilerinin önüne geçmeye çalışıyor. Aksine, suç tamamen Brüksel’in (ve Paris ve Berlin’in) ve “Kalma yanlısı baltacıları”nın olacaktır.

(Çeviren: Haldun Sonkaynar)

ALMANYA: SORUN NE TÜKETİCİ NE DE VERGİ

Roberto J. de LAPUENTE
Neulandrebellen

Son günlerde Almanya’da çevrenin korunması adına et fiyatlarına zam, daha doğrusu et vergisinin yükseltilmesi tartışılıyor. Yeşiller Partisi tarafından ortaya atılan ama hükümet partileri ve bazı örgütler tarafından da desteklenen öneriyle dar gelirlilere yeni bir yük getirilecek ve gerçek sorumlu olan et sanayisi korunmuş olacak.

Almanya’da et çok ucuz. Bu doğru. Ancak burada üretilen eti vergilendirerek sorunun çözüleceğini sanmak kötü bir şakadan başka bir şey değil. Sorun, verginin azlığı nedeniyle etin çok ucuz olması değil. Asıl tehlike, et sanayinin sosyoekonomik damping politikası. Et sanayi iyi finanse edilen bir sektör. Futbol liginden daha iyi finanse ediliyor ve sunduğu hizmet için önemli bir miktar kamu desteği alıyor. Kulüp kasası için ücretin ödenmesi, stadyumlara yakın alt yapının belediye tarafından finansesi veya maç için tehlike oluşturabilecek etkinliklerin güvenlik açısından yasaklanması yollarıyla futbol kulüplerinin gerçek masraflarını azaltmalarına yardımcı olunur. Et üreticileri için de durum aynı. Gerçek maliyeti nihai fiyata yansıtmak ve tüketiciye aktarmak zorunda kalmazlar. Örneğin doğaya verilen zarar ve vergilerden finanse edilen düşük ücretler toplumsallaştırılır. Sonunda tüketiciler yani vergi mükellefleri, sömürünün en azgın olduğu, işçi sağlığını dikkate almayan, çevre ve tüketici sağlığına zarar veren bir üretim tarzıyla ucuz et satın alabilirler. Yasa koyucu işe karışmadığı, işverenlerin sorumlulukları görmezden gelindiği ve üretim masrafları kamulaştırıldığı için Avrupa’nın en ucuz et satan pazarına sahibiz. Yasama organı gelecekte tüketicinin sağlığına zarar vereceği kesin olan üretim biçimlerini yasaklamaktan da kaçınır. İşverenleri rahatsız etmediği esas alır. Bu nedenle, endüstri ucuz değersiz et, preslenmiş et artıkları, sosis içindeki yüksek bağlayıcı madde ve su (yüzde 35’e kadar mümkündür) ve tütsüleme işlemini bile duman lezzetini simüle ederek gereksiz kılan lezzet verici katkı maddeleri ile çalışır. Ürünlerin bu kadar ucuz olması, düşük et vergisi meselesi değildir. Sanayinin devletin yardımıyla suç işlemesidir. Sanayiye yaptırımlar getirileceğine tüketiciye yüklenmek sadece kötü bir şakadır.

(Çeviren: Semra Çelik)

ÖNCEKİ HABER

30 yıl önce yüzde 140, 30 yıl sonra yüzde 8!

SONRAKİ HABER

Demirtaş'ın bugün AİHM Büyük Daire'de duruşması görülecek

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa