19 Ağustos 2019 07:22

Siyaset Bilimci Zafer Yılmaz: Muhalefet ittifakları demokrasi temelinde kurmalı

Siyaset Bilimci Zafer Yılmaz, başkanlık sisteminin birinci yılını ve yeni parti tartışmalarını Evrensel'e değerlendirdi.

Fotoğraf: Zafer Yılmaz

Paylaş

Şerif KARATAŞ
İstanbul

Tek adam rejimi birinci yılını geride bıraktı. Siyaset Bilimci Zafer Yılmaz, tek bir kişinin etrafından toplanan iktidarın toplumda karşılık bulmadığını işaret etti. Rejimin dönüşüm süreci yaşadığını anlatan Yılmaz, yeni yıkıcı sonuçların yaşanabileceği uyarısında bulundu.

Muhalefetin ittifaklar inşa etme stratejisini kapsamlı bir demokrasi projesi temelinde kurmaya yönelmesi gerektiğini belirten Siyaset Bilimci Zafer Yılmaz, “Bunun için yeni yıkıcı semptomların sökün etmesini beklemeden, isyankâr yurttaşlık anlarında ortaya çıkan bu umudu kendimize bir başlangıç noktası almalı ve onu sürekli kılmak için birlikte eylem kapasitemizi güçlendirecek kurumları, meclisleri, partileri ve kamusal forumları inşa etmeliyiz” dedi. “Güvenli bölge” mutabakatı ve tartışmasına dairde Yılmaz, Kürt meselesinin de rejim krizine karşı toplumu otoriter bir proje etrafında yeniden düzenlemek için kullanılmak istendiğine vurgu yaptı.

Siyaset Bilimci Zafer Yılmaz, birinci yılını geride bırakan başkanlık sistemini, AKP’den ayrılanların kuracağı parti ve siyaset gündemlerini gölgesinde bırakan ve Suriye’nin kuzeyi için AKP Hükümeti ile ABD yönetiminin vardığı ve tartışmasının bitmediği “güvenli bölge”ye dair konuştuk.

TOPLUM SEÇİMLERDE REJİME İTİRAZ ETTİ

Türkiye, kriz üretimi ve yönetimine dayanan ve artık bu yönetim tarzının sonuçlarıyla karşılaşmaya başlayan bir rejim dönüşümü yaşandığını ifade eden Yılmaz, şunları söyledi:

“16 Nisan 2017 Anayasa Referandumu’ndan beri, bu rejim dönüşümünün kendisini kurumlar ve toplum nezdinde yerleşik hale getirmeye çalıştığı bir ara dönemden geçiyoruz. Rejim dönüşümü, tek bir kişinin iktidarına indirgenmiş yürütmenin gücünü, temelde güçler ayrılığının ve yasama ve yargı organlarının üzerine çıkararak, özellikle de parlamentoyu tümüyle pasifize etmeyi amaçlıyordu ve bu açıdan başarılı da oldu denebilir. 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında OHAL kararnameleri yoluyla yargı zaten denetim altına alınmıştı. Hukuk sistemini ve hukuk devletini var eden yasallığı, Erdoğan’ın ve tümüyle onun yönetimindeki AKP’nin meşru siyasal amaçlarının gerçekleştirilmesine indirgeyen, stratejik yasallık olarak tarifleyebileceğimiz bir yaklaşımın, darbe sonrasında artık tüm yargı kurumları düzeyinde kurumsallaştırıldığını söyleyebiliriz. Anayasa Mahkemesi’nden ara sıra çıkan istisnai kararların bu gerçeği değiştirdiğini söylemek de oldukça zor. Bu mantığı temel alan hukuki baskı ve cezalandırma uygulamaları hem mevcut iktidar bloğunun içinden çıkabilecek olası iktidar alternatiflerini ortadan kaldırmayı, hem de iktidar bloğunun dışından yükselen muhalefeti bastırmayı ve cezalandırmayı amaçlıyor. 31 Mart ve 23 Haziran seçimleri ile beraber, işte bu rejim dönüşümünün ciddi bir krize gebe olduğunu ve toplumda göz ardı edilemeyecek bir itirazla karşılaştığını düşünüyorum.”

AKP’den istifa eden Ali Babacan’ın yeni parti kurma çalışmalarını başlatması ve Ahmet Davutoğlu’nun parti kuracağı iddialarına ilişkin Zafer Yılmaz, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Özellikle 23 Haziran bize, rolü silikleşen parlamentoya karşı yerellerin siyasal öneminin giderek artacağını gösterdi. İkinci olarak, bu dönüşümü reddeden bir tür isyankâr yurttaşlık hareketinin, seçim aktivizmiyle sınırlı da olsa, yürütülen tüm baskı politikasına karşı mücadeleden ve geleceğine sahip çıkmaktan vazgeçmediğini ortaya koydu. Üçüncü olarak da seçim sonuçları AKP elitleri arasındaki yarılmayı süratlendirdi ve Erdoğan tarafından bitirilen siyasal kariyerlerini başka bir partide yürütme konusunda, Babacan ve Gül gibi huzursuz muhafazakâr siyasi elitleri cesaretlendirdi. Bir anlamda, birinci dönem AKP’sini yeniden dirilterek muhafazakâr İslami hareketi “kurtarma” çabasının ne kadar başarılı olacağını bilemesek de Babacan ve ekibinin güçlü bir uluslararası destek alacağını ve kuracakları partinin kısmi de olsa AKP tabanında ve sermaye çevrelerinde karşılık bulacağını şimdilik söylemek mümkün. Fakat unutmamak gerekiyor ki karşı karşıya olduğumuz ekonomik ve siyasal enkazın oluşumuna Abdullah Gül, Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu gibi isimlerin katkısı çok fazla. Özellikle Babacan ve Mehmet Şimşek, finansallaşmanın ve neoliberal politikaların derinleştirilmesinden oluşan ve bizleri Cumhuriyet tarihinin en derin krizinin eşiğine getiren ekonomi politikalarının baş yürütücüsüydü. Gül ve Davutoğlu’nun mevcut otoriter rejimin inşasındaki rolleri ise basitçe süreci onaylamaktan çok daha fazla.”  

"YENİ YIKICI SONUÇLAR BİZİ BEKLİYOR"

Yılmaz, devamında uyarılarda da bulunarak şu tespitlerde bulundu:

“Fakat ayrılıkları, eğer başarabilirlerse, rejim dönüşümünü bekleyen kriz açısından önemli bir işaret ve aşama olacak. Otoriter yönetimlerin en önemli sorunlarından biri, bu projeye örtük ya da açıktan destek veren siyasal elitlerin gemiyi birden terk etmesidir. Dolayısıyla, hem AKP’nin ve Erdoğan’ın, katı bir milliyetçilik ve ulus devlet savunusu dışında topluma vaat edebileceği bir ekonomik siyasal projesinin kalmamasından ve rejim dönüşümüne karşı toplumdaki direncin kırılamamasından hem tasfiye edilmiş muhafazakâr ve İslami siyasi elitlerin yeniden sahneye çıkma çabasından hem de ciddiyeti giderek artacak gibi görünen ekonomik krizden kaynaklı olarak, kuvvetli bir geçiş süreci krizi bizi bekliyor. Gramsci’nin ifadesiyle, eskinin öldüğü; ama yeninin de şiddetle doğmaya zorlandığı bu ara dönemde, bu ülkenin yurttaşları olarak bizleri yeni yıkıcı semptomlar bekliyor.”

"EYLEMLERİN KAPASİTESİ GÜÇLENDİRİLMELİ"

Muhalefetini tutumuna ilişkin de Yılmaz’ın değerlendirmesi şöyle oldu: “Muhalefetin bu gerçeğin farkında olarak ön alıcı bir politika geliştirmesi ve mevcut ittifaklar inşa etme stratejisini kapsamlı bir demokrasi projesi temelinde kurmaya yönelmesi gerekiyor. Parlamento düzeyinde etkisizleşmiş ve parti düzeyinde mevcut yurttaş hareketliliğine moral ve entelektüel olarak önderlik yapma kapasitesine sahip olmayan ana muhalefetin bunu başarması şimdilik zor görünüyor. Bu nedenle demokratikleşmenin ve bu tür bir muhalefet inşa etmenin önüne bir engel olarak dikilen kendi kanaatlerimizle beraber, oy verdiğimiz muhalif siyasal parti ve liderleri de nasıl dönüştürebileceğimizi ve seçim anlarında parlayıp sönen umudu sürekli kılmak için nasıl bir örgütlü siyaset izlememiz gerektiğini düşünmemiz gerekiyor. Bunun için yeni yıkıcı semptomların sökün etmesini beklemeden, isyankâr yurttaşlık anlarında ortaya çıkan bu umudu kendimize bir başlangıç noktası almalı ve onu sürekli kılmak için birlikte eylem kapasitemizi güçlendirecek kurumları, meclisleri, partileri ve kamusal forumları inşa etmeliyiz. Bizler, mevcut kurum, ilişki ve benliklerimizi bu doğrultuda dönüştürmeye başladığımızda, bizi bekliyor görünen yeni yıkıcı semptomların, umut, kamusal eylem ve söz karşısındaki kaçınılmaz aczini er ya da geç göreceğimize inanıyorum.”

KÜRT MESELESİ REJİM KRİZİNE KARŞI KULLANILACAK

ABD yönetimi ile AKP hükümetinin Suriye’nin kuzeyine ilişkin vardıkları ve tartışması süren “güvenli bölge” ilgili konuşan Zafer Yılmaz, “güven bölge” konusundaki güncel hamleleri, Kürt meselesinde atılır gibi yapılan yeni pragmatik adımları, yeni uluslararası ittifaklar kurmak için geliştirilen stratejilere Türkiye’de tıkanan rejim üzerinden bakılması gerektiğini ifade etti. Yılmaz devamla şu değerlendirmelerde bulundu:

“Erdoğan ve Bahçeli ittifakı bu geçiş sürecinin baskı politikalarıyla kolayca teminat altına alınamayacağını artık görmüş durumda. En azından baskı düzeyini artırmak için siyasal dengeyi ciddi bir biçimde değiştirmeleri gerektiğinin farkındalar. Bununla beraber, özellikle artık toplumun tüm kesimlerini etkileyen ekonomik krizin derinleşmesi, AKP’nin iktidar mücadelesinde izlediği bazı stratejilerin de iş göremez hale gelmesine yol açtı. Şimdiye kadar, toplumu, doğayı, emekçilerin kazanılmış haklarını tahrip eden ya da etnik, dini farklılıklar ile yaşam tarzından kaynaklı farklılıkları reddeden veya toplumsal cinsiyet eşitliğini erozyona uğratmayı hedefleyen politikaların sonuçları hep belirli bir kesime ödetilerek hesap kapatılıyordu. Hesabın artık bu şekilde kolayca kapatılamayacağı yerde izlenecek muhtemel strateji, ekonomik kriz ile perçinlenmiş bir rejim krizini, yönetilebilir bir siyasal krize ya da uluslararası krize çevirmek ve böylelikle de rejim konsolidasyonu için gerekli hale gelen, iktidar bloğu içindeki ilişkilerin yanında iktidar bloğu ile toplumun ezilen kesimleri arasındaki ilişkiyi de tek adam rejimi doğrultusunda yeniden restore etmek. Bu bağlamda Kürt meselesi özellikle kritik bir rol oynuyor. Fehim Taştekin’in belirttiği gibi, “kendi içinde Kürtlerle barışı tesis etmediği sürece Türkiye sınırların altındaki savaşı öyle ya da böyle canlı tutacak” görünüyor. Fakat bir kez daha Kürt meselesi, sadece Kürtlerin tanınma ve eşit yurttaşlık yolundaki taleplerini bastırmak için değil, aynı zamanda tüm toplumu otoriter bir proje etrafında yeniden düzenlemek için ve olası rejim krizine karşı geliştirilecek strateji ve politikalar açısından da merkezi rolü oynayacak.”

ÖNCEKİ HABER

Bingöl'deki madencilik projesine Danıştay "dur" dedi

SONRAKİ HABER

Trump: Ruhani ile görüşmeyi tercih etmem

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa