13 Ağustos 2019 03:26

Şair Hatice Hamarat: Bize dikilen elbiselerle dolaşmak zorunda değiliz

Aşkı şiirlerinin merkezine yerleştiren ve ölüm, mezar, kadavra gibi sözcüklerle sevgi ile sevgisizlik çatışmasını dizelerine taşıyan Hatice Hamarat'la ilk şiir kitabı "Çavlan" üzerine konuştuk.

Kolaj: Evrensel 

Paylaş

İsmail AFACAN
İstanbul

Çavlan, Hatice Hamarat’ın ilk şiir kitabı... Aşkı şiirlerinin merkezine yerleştiren Hamarat, ölüm, mezar ve kadavra gibi sözcüklerle sevgi ve sevgisizlik çatışmasını dizelerine taşıyor. İrvin, Babür, Kör Pierre ve Masti gibi karakterlerle acısını, özlemini ve hüznünü dillendiriyor. Diğer yandan bu karakterleri tarihsel imgelemlerle güçlü kılmaya çalışıyor.

Hatice Hamarat ile Çavlan’ı konuştuk. Aşk kavramını yalnızca bir insana duyulan aşk olarak görmediğini söyleyen Hamarat, “Bize dikilen elbiselerle dolaşmak zorunda değiliz, bize yakıştırılan hayatı yaşamak zorunluluğumuz olmadığı gibi” dedi.

Çavlan bir ilk kitap… Kitaptaki şiirlerin çoğu aşk teması üzerine kurulu… Neden aşk…
Çavlan salt olarak aşkı anlatmasa da aşkı yoğun olarak içeren bir kitap. Aşk kavramını yalnızca bir insana duyulan aşk olarak görmeyenlerden olduğumu söyleyebilirim. Aşkın büyüyen, gelişen ve çevresindekileri güzelleştiren yapısı aslında temelde doğayla bağdaştırılan bir süreçte ortaya çıkıyor. Yaşamın temel taşlarından biri olduğunu düşünüyorum aşkın. Bunu salt insana yaslamak yanlış olur, biz şiir yazan insanlar olarak duyguların devinimlerini ifade ederken imgelerden sıklıkla yararlanırız ve aşk, imgelerin taşıdığı ruh gibi gelmiştir bana her zaman.

Aşkı teması mekansal kapalı odalarda yürek ve ten ikileminde yapılan diyaloglarla işleniyor. Böyle bir anlatımı tercih etmenizi açıklar mısınız?
Çavlan geçmişte uzun süreçlere dağılmış şiirlerin toplamı. Tabi yaşadığım hayatın, deneyimlerimin pek çok yaşanması arzu edilen duygunun da yazıya dökülmüş hali. İnsan nasıl yaşadığı coğrafyaya benziyorsa şiirlerde bir bakıma yazıldıkları mekanlara, o mekanlarda yaşanılan duygulara benziyor. İş sebebiyle uzunca yıllar yalnız, tek bir odada küçük bir masada yazılmış şiirleri barındırdığından yadırganmaması gerek diye düşünüyorum. Hayata geniş açıdan bakıldığında bize bahşedilen ve dış etkenlerden en derinden etkilenen ikili de yüreğimiz ve bedenimiz. Soyut dünyanın somut dünyaya kapısını sonuna kadar açtığı o anlarda bu ikili sayesinde sanata yöneliyoruz. Bu yöneliş ne denli gerçekse ortaya çıkan eser de o kadar gerçekçi oluyor. Çavlan bu açıdan bakıldığında gerçeğe çok yakın bir düş.

Şiirlerinizde sevgi ve sevgisizlik ikilemi çatışırken “ölüm”, “kadavra” ve “mezar” sözcüklerini sıklıkla kullanıyorsunuz? Niçin?
Yaşadığınız çocukluk, ergenlik ne ise siz biraz da osunuz. Hayatın bize sunduklarını iyi ve kötü potasında eritip doğrumuzu bulma yolunda ilerlerken her insan gibi ben de acıyı, hüznü ve sevinci iliklerime kadar hissettim. Yaşam zarfında bize sunulanlar ile bizim talep ettiklerimiz arasında bazen uçurumlar olabiliyor. Ölümü yok sayan hayatı da çok ciddiye almamış demektir. Ben yaşamın ölümle başladığını düşünmüşümdür. Doğumlar, ölümleri izliyor. Ancak hiçbiri baktığınızda ilk sırada değil. Ölümün şiirde vurgulanması yaşayanlara yaşamı hatırlatmak için gerekli. Mezarlar konusuna gelirsek, mezarlıkları çok severim. Huzur bulduğum, dışarıdan gelecek zararlara karşı korunaklı hissettiğim nadir yerlerdendir. Bu çoğu kişi tarafından garipsense de yaşamın içindeki kötücül düşüncelerin oraya giremediğini düşünüyorum. Bu sebeple bunlar sık sık vurguladığım terimler. Aşkın ölüme yakın durduğu bir gerçeklik var. Tutkunun barınmadığı her şey yavan gelmiştir bana. Aşk ve ölüm bu açıdan bakıldığında tutkunun iki kardeşi gibiler.

Şiirlerinizde farklı karakterler var… İrvin, Lala, Babür, Mavi Mia, Kör Pierre, Masti gibi… Başat karakterler değil… Onlara daha çok seslenişiniz var. Bu konuyu açabilir miyiz?
Karakter yaratmaktan önce o karakteri şiire yedirmekle ilgiliyim ben. Yani oturup bir karakter yaratmalıyım ve şiiri onun üzerine kurgulamalıyım gibi bir düşüncem hiç olmadı. Çoğunlukla plansız ve doğal sürecinde geliştiler. Hayatta karşımıza çıkan belirgin karakterlerin şiire yansıtılmasını doğru buluyorum. Öykü ve roman çalışmalarım da olduğundan karakter içermeyen şiirler yazmam çok zor. Bu tadını aldığınız ve sevdiğiniz bir meyveyi yarım bırakmakla aynı durum gibi. Karakterlerin yaşaması ve benimle konuşması gerek. Hatta bazılarında karakter ben oluyorum ve kendimle yaşadığım şiirsel atışmaları yazıya döküyorum. Yorucu mu? Evet, ancak benim için İrvin’in döşemede yatan saçları, Babür’ün muhabbete bela ettiği dilberi, Kör Pierre’in asla göremediği güneş ve daha niceleri aslında benim dışımda yaşayan, o şiirde yaşayan, nefes alan karakterler. Orası onların dünyası ve ben kapılarını çalmadan asla odalarına girmiyorum. Bu, iç dünyamızdaki odalarda yaşayan Masti’nin, Nora’nın pencerelerinden bizi izleyişi ve bizim aynı içtenlikle onlara gülümseyişimiz.

Bir de “Nora” var… İbsen’in Nora’sından yola çıkarak yazdığınız… “Nora” şiirinin hikayesinden biraz bahseder misiniz?
Nora, Henrik İbsen’in anaerkil bir ev yaşantısında yaşayarak ataerkil topluma eleştiri olarak yazdığı çok nadide bir eser. Nora yalnızca o yıllarda değil günümüzde de yaşantısına sahip çıkacak güçte olmak için kendini hayatın bilinmezliklerinin önüne atıyor, cesur olmak için çabalamıyor bu onun bilinci ve bu bilince erişmesi için zorlu yollardan geçmesi gerekiyor. Nora, kadın cesaretinin, ataerkil düzene karşı durmanın ve hatta günümüzde çok başka alanlara çekilerek çirkinleştirilmeye çalışılan feminizm olgusunun belki de baş kahramanı. İbsen bunu iki yüzyıl öncesinde vurguluyor. Toplumda kadının yerini sorgulatıyor. 1800’lü yıllardan günümüze pek bir şey değişmediğini görüyoruz bu toplumsal açıdan büyük bir sorunsal. Nora, yaşamalı ve yaşatmalı. Şiirde, tiyatroda, caddede, evlerde…

Şiirlerinizde “paylaşım savaşı”, “kavimler göçü”, “şehzade” ve “lala” gibi tarihi kavramlardan yaratılan imgeler dikkat çekiyor. Neler söylemek istersiniz?
Tarihten arınmış bir sanat dalı düşünülemez. İnsanın varoluş sürecinden itibaren yaptığımız her şey tarihin sayfalarına işleniyor. Bu bireysel anlamda da böyle, kolektif bilince ulaşıldığında da değişmez bir yapı. Tarihte karşımıza çıkan terimler sıklıkla her sanat dalında yer etmiştir ancak şiirin içinde olması daha manidar. Şiir her şeyden önce duyuların ve duyguların kendilerini özgürce var edebildikleri bir alan. Cezbedici havasını solumamak mümkün değil. Akabinde halen içinde yaşadığımız zaman dilimi de tarihin bir parçası bu nedenle şiirlerimde kullanmayı sevdiğim bir dil, tarih dili. “Lala” şiirinde de o dönemin yapısal durumuna bir eleştiri yapmak istedim aslında. Gücün kaynağında doğduğu için güçlü olmak yakıştırılan ancak pek çoğu sadece çocuk olanların iç sesi belki de. Hayatın bize yapıştırdığı etiketler içine sıkışarak varlığımızı sürdürmek bir tür benlik yitimi, bunun insanın hatta tüm canlıların doğasına aykırı olduğu görüşündeyim. Bize dikilen elbiselerle dolaşmak zorunda değiliz, bize yakıştırılan hayatı yaşamak zorunluluğumuz olmadığı gibi. Bunu şiirlere taşımaya çalıştım.

ÖNCEKİ HABER

Eskişehir’de, Anadolu’nun 5 bin yıllık ilk şehir yapılanması ortaya çıkarıldı

SONRAKİ HABER

THK yetkilisi: Yangın söndürme uçaklarımız ne bozuk, ne de yağ kaçırıyor

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa