11 Ağustos 2019 04:10

Anlaşmasız Brexit ihtimali artıyor

Bu hafta gündem İngiltere’de süren Brexit tartışmaları, Fransa’daki polis şiddeti ve Almanya’da Mv. Linnemann’ın “Almancaya hakim olmayan çocuklar ilkokula alınmasın” çağrısı...

Görsel: Pixabay

Paylaş

İngiltere’de parlamento yaz tatiline girdi. 3 Eylül’de tekrar toplanacak olan parlamento, 31 Ekim’e kadar Brexit konusunda bir karara varmak zorunda. Yeni Başbakan Boris Johnson’ın anlaşmasız Brexit’e hazırlanma çabaları ve hatta gerekirse parlamentonun askıya alınabileceği tartışmaları yanı sıra, hükümetine karşı bir güven oylamasının yol açacağı erken seçim de olasılıklar arasında. Her halikarda Britanya’nın AB’den anlaşma olmaksızın çıkma olasılığı giderek artıyor.   

FRANSA’DA POLİS ŞİDDETİ TARTIŞILIYOR

Fransa’da polis şiddeti yine bir gencin ölümüne neden oldu. 21 Haziran’daki Müzik Bayramı’nda Nantes şehrindeki Loire Nehri’nin kıyılarında eğlenen bir grup gence gece yarısı müdahale eden polis güçleri birçok gencin nehre düşmesine neden oldu. 24 yaşında olan Steve Maia Caniço’nun cansız bedeni yaklaşık bir ay sonra bulunabildi. Zaten aylardır tartışılan orantısız polis şiddeti böylelikle bir kez daha gündeme geldi. Fakat bir kez daha Polis Müfettişliği (IGPN) polis şiddetini haklı kabul etti. Le Monde gazetesinden yaptığımız çeviride, Paris 8 Üniversitesinden Vanessa Codaccioni, artan polis şiddeti ile toplumsal hareketi bitirme isteği arasında bir bağ kuruyor.

"İYİ ALMANCA BİLMEYEN OKULA ALINMASIN"

Alman basınında ise CDU Millletvekili Linnemann’ın “Almancaya hakim olmayan çocuklar ilkokula alınmasın” çağrısı tartışılıyor. Bu açıklama ırkçılar tarafından göçmen düşmanlığını arttırmak için kullanılırken medyada ise popülizm olarak eleştiriliyor. Genel değerlendirme; “Bu konuyu siyasi yelpazenin sağ uç noktalarından oy devşirmek için sığ bir biçimde dillendirenler ne ülkelerine ne de partilerine iyilik yapmış oldukları” şeklinde.

GÜVENSİZLİK OYUNU TAKİBEN ANLAŞMASIZ BREXIT MÜMKÜN MÜ?

Matthew D’ANCONA
The Guardian

Hatırlarsanız referandum öncesi anlaşmasız bir Brexit o kadar olanaksız görünüyordu ki tartışma gereği bile hissedilmiyordu. AB’den ayrılma kararının ertesi günü Michael Gove “Bütün kartlar bizim elimizde ve yolumuzu biz belirleyeceğiz” diyordu. Theresa May, AB ile müzakerelere başladığında anlaşmasız Brexit “poker masasında tutulan teorik bir olasılık” mertebesine yükseldi. Boris Johnson, Temmuz 2017’de parlamentoya “Anlaşmasızlık için bir plan yok çünkü harika bir anlaşmaya varacağız” demişti.

Muhafazakar Parti liderlik yarışı döneminde ise Johnson, anlaşmasız ayrılma olasılığının milyonda bir olduğunu beyan etmişti.

Şimdi ise anlaşmasız Brexit sadece dayanılabilir bir sonuç değil, birçok Brexitçi için, arzu edilir bir sonuç olarak lanse ediliyor.

Johnson’ın 31 Ekim’de kesinlikle AB’den ayrılacağız beyanı açık. (...) Başbakan’ın sonbaharda erken bir seçime gideceğini düşünmüyorum. Bunu söylüyoruz ama Johnson seçime hazırlanırmış gibi harcama vaatleri veriyor; NHS (Ulusal Sağlık Sistemi) için ayırdığı 2 milyar sterlinlik takviye gibi.

Johnson ve ekibi Corbyn yönetimindeki İşçi Partisinin ulaşabileceği maksimum kırılganlığa ulaştığının farkındalar. Cummings’in, açıkça AB karşıtı ve yeniden yükselen Liberallerin büyük oranda İşçi Partisi oylarını alacağına inandığı söyleniyor. Muhafazakar Parti Başkanı James Cleverly, geçtiğimiz pazar günü televizyonda bir genel seçim olmayacağını söylemekten açıkça kaçındı.

Parlamento 3 Eylül’de tekrar toplandığında, eğer hükümet hâlâ anlaşmasız Brexit’te ısrarcı olacaksa, kesinlikle bir güvensizlik oylamasıyla karşı karşıya kalacak. Şu anda Johnson, İrlanda Demokratik Birlik Partisinin huysuz desteği de dahil olmak üzere parlamentoda bir milletvekili ile çoğunluğa sahip. 2011 Seçim Yasası’na göre güvensizlik oyunu takiben iki haftalık yeni hükümet kurma süreci olacak. Eğer bu başarısız olursa, ki olacak, o zaman yeni bir seçime gidilecek. Yine Seçim Yasası’na göre parlamentonun feshi ve seçim oylaması arasında 25 gün olması gerekiyor. Brexit günü öncesi seçim olabilmesi için parlamento tekrar toplanır toplanmaz güvensizlik oyu alınması gerekiyor; parti konferanslarının iptali ve iki haftalık hükümet kurma çabaları vs. diyelim ki 17 Eylül; bunu takiben beş haftalık kampanyayı takiben 24 Ekim Perşembe günü erken seçim. Johnson kazanır ve Britanya bir hafta sonra AB’den ayrılır.

Tam da böyle olması olasılığı nedir? Politikada böyle düzenli bir akış ne kadar mümkün? 31 Ekim’in seçim kampanyası sürecine denk gelmesi, hatta perşembeye denk geldiği için seçim günü olması olasılığı daha fazla.

Başsavcı Geoffrey Cox, Birleşik Krallık’ın AB’den seçim kampanyası sürecinde ayrılmasının önünde yasal bir engel olmadığına inanıyor. Kabine Sekreteri Mark Sedwill ise buna tamamen karşı; çünkü geçmişte uygulama bakanların seçim öncesi “büyük siyasi kararlar” almalarını engelliyor. Cox’un buna cevabı ise kararın 2016’da Birleşik Krallık halkı tarafından alındığı ve bu kararı uygulama mekanizmasının var olduğu olacaktır.

AB’den ayrılma karşıtı kampanyadan Gina Miller böylesi bir olasılığın adli incelenmesi olasılığını araştırmaya başladı. Brexit’in sebep olduğu bir güvensizlik oyu ve başbakanın anlaşmasız Brexit’i kucaklamaya hazır olması nedeniyle yapılacak bir seçimin; seçim kampanyasının tam ortasında Brexit’in gerçekleşmesiyle komik ve gereksiz kılınması biraz garip olacaktır.

Buraya nasıl geldik? Yaşadığımız böyle bir dönem ve bizi daha kötüleri bekliyor.

(Çeviren: Haldun Sonkaynar)

POLİS ŞİDDETİ, HÜKÜMETİN HER TÜRLÜ KARŞI ÇIKIŞI YOK ETME İSTEĞİNİN DOĞRUDAN BİR SONUCUDUR

Vanessa CODACCIONO
Le Monde

Son aylarda Fransa’da yaşanan ve her taraftan teşhir edilen polis şiddetinin varlığı iktidarı elinde tutanlar tarafından her seferinde reddedildi. Çok nadir bir şekilde ceza veren Ulusal Polis Genel Müfettişliği (IGPN) başta olmak üzere, ölüme yol açsın ya da açmasın bu şiddet emniyet tarafından her zaman meşrulaştırıldı ve haklı gösterildi.

Polisin silah kullanmasının temeli olan nefsi müdafa öne sürülmediğinde bu kurumun raporları ve çıkardığı sonuçlar; çoğu zaman mağdurların bizzat kendilerinin yaralama ve ölümlerden sorumlu olduğuna, bu söylenmediğinde ise şiddet kullanmanın gerekli ve orantılı oluğuna vurgu yapıyor.  

21 Haziran’ı 22’sine bağlayan gece bir polis müdahalesi sonucu Nantes şehrinde boğularak ölen Steve Maia Caniço’ya dair hazırlanan rapor bunun en iyi örneğidir. Asayişi sağlama çerçevesinde sadece polislerin profesyonelce “doğru davrandıkları” belirtilmiyor, yanı sıra uygulanan polis şiddeti, asayişi bozma eylemleriyle meşrulaştırılıyor. İktidarda olanların açıklamaları ise olası skandalların üzerini kapatmaya ve “hatalar” diye adlandıran olayları yok sayma yönünde.

Oysa ki hiç kimse ekim 2018’den bu yana “Sarı Yelekliler” hareketi çerçevesinde uygulanan polis şiddetini reddedemez: 1 Aralık’ta Marsilya’da yüzüne bir gaz fişeğinin çarpması sonucu Zineb Radouane öldü ve fişeği sıkan polis hâlâ tespit edilemedi; kontrol edilen, çıkmaz sokaklara sıkıştırılan, göz altına alınan ve tutuklanan insanların yanı sıra binlerce yaralı, yüzlerce sakat kalan insan oldu.

Bu şiddet eylemleri ne kendi başlarına ayrı istisna davranışlar, ne de ayrı bireysel inisiyatiflerin -ki bunlar da vardır- toplamlarından oluşan eylemlere indirgenemez. Sistemi bu şiddetler oluşturuyor ve gerek polisin yönetiminden gerekse de validen verilen emirlerin doğrudan sonucudurlar. Valiler hiyerarşik olarak iktidara bağlıdırlar ve “zayıflıkları” cezalandırılabilirken, tersi çok nadir oluyor. Örneğin Vali Delpuech “sarı yelekliler”in 18. hafta eylemlerinden sonra Champs-Elysées’de yaşanan tahribattan sonra görevden alındı. Dolayısıyla polis şiddetinin derecesi, yani yaralı ve ölü sayısı hükümet üyelerinin düşündüğü ve istediği baskı politikalarına bağlı. “Sarı yelekliler” eylemlerinde hükümetin niyeti açıktı: Bu “kindar kitle”nin (Emmanuel Macron), bu “isyankar” ve “suç ortakları”nın (Başbakan Edouard Philippe) işini bitirmek, ya da daha genel anlamıyla black blocs (anarşist gruplar) ve “yıkıcı- kırıcı”ların (İçişleri Bakanı Christophe Castaner) oyununa gelen tüm bu gösterileri bitirmek.

Polis şiddetinin doğru anlaşılması giderek ayrımsızlaşan iki strateji çerçevesinde değerlendirmeyi gerekli kılıyor: Bir yandan antiterörizm ve diğer yandan sosyal hareketlerin idaresi. Aslında polis bu son aylarda Fransa’nın asayişi sağlamaya yönelik stratejisinin ne olduğunu gösterdi, yani çatışmaların, saldırıların çoğalması ve “orta dereceli güç” diye adlandırılan silahların ve uluslararası kurallara göre “savaş silahı” diye adlandırılan LBD’lerin kullanılması.

MİLİTARİZE EDİLMİŞ POLİS

Uzun bir tarihin sonucu olan bu asayiş anlayışı ekim 2018’den bu yana sergilenen şiddeti açıklıyor, fakat terör saldırıları koşullarında daha da güçlendirildi. 1980’lerin ortasından itibaren yenilenen terörizme karşı mücadelede polis, merkezi bir rol oynuyor: Şahısların eyleme geçmeden önce etkisizleştirilmesi, suçlu örgütlenmeleri davalarında tüm şüphelileri tutuklama ve özel bir yargı çerçevesinde bunlara karşı kullanılacak delilleri toplama rolü. Bu yetkiler her zaman olmuş olmasına rağmen, “İslamist” teröre karşı mücadele esnasında değişiklikler yaşadı. Bu terör saldırılarının katliam potansiyelinden dolayı polis giderek militarize edildi. Şubat 2017’de polislerin nefsi müdafaasının genişletilmesi ve polislerin silah kullanma koşullarının jandarmayla aynılaştırılması -ki bu Fransa’da sadece Vichy iktidarı ve Cezayir savaşı esnasında olmuştu- bunun bir ifadesidir. Böylelikle polislerin görevleri ile askerlerin görevleri arasında giderek bir aynılaşma ve asayiş sağlamada bir sertleşme gözlemliyoruz.  

Bu anlamıyla son gösterilerde yaşanan polis şiddeti bir yandan da sosyal hareketlerin 2000’li yılların başlarından itibaren yeniden canlanmasının bir sonucudur da. Dolayısıyla polis şiddetinin daha da radikalleşmesi ve bunu nitelendiren iki sürecin yaşanmasına tanıklık ediyoruz: Aktivistlere karşı tüm baskı aygıtlarının harekete geçirilmesi (polis, adalet, istihbarat servisleri, idare, ordu) ve militanlığı idare etmeye yönelik antiterör önleyici mantığını uygulama. Militanlık yapmayı, mücadele etmeyi ve talep etmeyi engelleme bu yeni polis baskısının harcı haline geldi. Dolayısıyla asayişi sağlamaya yönelik şiddet aslında hükümetin her tür siyasi, ekonomik ya da sosyal mücadeleyi bitirmeye isteğinin doğrudan bir sonucudur.

(Çeviren: Deniz Uztopal)

OKULLARDA ALMANCA SORUNU

Viktor FUNK
Frankfurter Rundschau

Hıristiyan Demokrat Parti (CDU) Milletvekili Carsten Linnemann okula başlayan çocukların çoğunun Almanca konuşamadığından şikayetçi. Kendi partisinin bu problemindeki payını görmezden geliyor.

Çocukları problem olarak gören, gösteren kişi aslında problemin kendisi olduğunu fark etmez. Son açıklamasıyla Carsten Linnemann problem olduğunu ortaya koydu.

Ne kadar zor gelse de, Linnemann’ın önemli bir probleme talihsiz şekilde dikkat çektiğini kabul etmek zorundayız; söz konusu olan burada doğan çocuklarla buraya göç eden ailelerin çocuklarının eşitsiz durumları. Ancak Linnemann’ın bu soruna verdiği cevap empati eksikliği, içselleştirilmiş ayrımcılık ve en iyi niyetle saflık içeriyor. Okullardaki durum, önceki yıllardaki yanlış politik planlardan kaynaklanıyor. Günümüzde okullarda var olan problemleri son dönemdeki göçe indirgeyenler bu problemlerde kendi payları olduğunu görmezden geliyorlar. Birlik partileri hükümette sorumlu konumda olduğundan Linnemann partisinin rolünü sorgulamalı. Almanya’da eğitimin birleştirici olmasının uzun geçmişi var. Ancak uzun bir süre Almancayı teşvik derslerinden hemen hemen yalnızca ‘Alman’ sayılanlar, yani ülkeye Doğu Avrupa’dan gelip yerleşen Alman kökenli göçmenler yararlandı. Diğerleri, örneğin ‘misafir işçiler’in çocukları teşvik edilmedi. Sığınmacıların çocukları için ise uzun süre okula gitme zorunluluğu yoktu.  

Göç kökenlilerin Linnemann’ın açıklamalarına sosyal medyada verdiği sert tepkiler anlaşılabilir: Tepedeki birileri onlara kökenleri nedeniyle herhangi birşeyden mahrum kalmalarının normal olduğunu öğretmeye kalkıyor. Aynı zamanda, bu göç kökenliler akıllarından onlara “Yapabilirsin” diyen öğretmenlerini geçirip minnet duyuyorlar.

Linnemann’ın sözleri üzerine alevlenen tartışma yanlış bir tartışma. Doğru tartışma fırsat eşitliği üzerine olmalı. Asıl mesele, servetin nasıl paylaştırıldığı ve eğitime yapılan yatırımlar. Örneğin şimdiki haliyle mağdur olanların önünü tıkayan vergi sistemi yerine fırsat eşitliği sağlayan adil bir vergi sistemi geçirilmeli.

Maalesef çok erken öldüğü için teşekkür etmemin imkansız olduğu bir öğretmenin sözleriyle ifade edersem: “Yapabilirsiniz Bay Linnemann!“ ek olarak; “Tabii ki eğer çocukları cezalandırmayı esas almayan doğru bir tartışma sürdürürseniz!“

(Çeviren: Semra Çelik)

ÖNCEKİ HABER

ABD, YPG’nin denetimindeki bölgelere askeri sevkiyat yapıyor

SONRAKİ HABER

EMEP Kocaeli İl Başkanı Arzu Erkan: Türkiye'nin üçüncü bir yola ihtiyacı var

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa