04 Ağustos 2019 07:17

Dijital platformlarda yeni sezon: Abdülhamid Oyunları

II. Abdülhamid döneminde sansür tüm gazetelerin üzerine kara bir bulut gibi çökmüştü. Bugün dijital platformları etkisi altına alan RTÜK yasasında olduğu gibi...

Fotoğraf: Envato

Paylaş

Hakan GÜNGÖR

II. Abdülhamid’in hüküm sürdüğü yıllarda yayımlanan Hizmet gazetesi bürosunda o gün, Halid Ziya, arkadaşı Şemi Bey’in neden bu kadar gergin olduğunu anlamaya çalışıyordu.

Şemi Bey sordu:

“Nemide adlı romanın bitiyor değil mi? Gazete için bundan sonra ne yazıyorsunuz?”

Halid Ziya, “İki küçük roman hazırladım. ‘Deli’ ve ‘Dayda’” dedi.

Şemi Bey’in kaşları çatıldı. Tereddütlü bir sessizlikten sonra sordu:

“Deli isminden ürkmüyor musunuz? Bunun ismi açıkça gösteriyor ki mevzu da cinnete dair olacak. Sultan Murad’ın deli diye tahttan indirildiğini ve Abdülhamid’in bu kelimeden korktuğunu bilirsiniz. O halde, ismi değiştirmek de kâfi değildir. Madem ki mevzu cinnettir.”

 “O halde Dayda’yı koyarız” diye yanıt verdi Halid Ziya.

Şemi Bey, Dayda’nın anlamını sordu, uydurma bir kelime olduğunu öğrenince rahatladı. Halid Ziya konuyu anlatmaya başladığında ise işin rengi değişti. Romanda genç bir sultan daima farklı genç kadınlarla birlikte oluyor ve sonunda bu durumdan kurtulmak isteyen bir kadın tarafından öldürülüyordu. Halid Ziya daha konuyu anlatmasını bitirmeden Şemi Bey hararetle atıldı ve usta yazarın anılarında anlattığına göre şunu söyledi:

“Bu daha fena! Abdülhamid’in mütemadiyen genç kızları odalık aldığına bir işaret. Sonra onun en ziyade suikasttan korktuğuna da herkes vâkıftır.”

Şemi Bey, “Bu doğrudan doğruya hem kendinizi hem refiklerinizle beraber gazeteyi muhakkak bir tehlikeye sürüklemek demektir” diye sürdürdü sözlerini.

Halid Ziya şaşırdı ama itiraz etmedi. Durumun farkındaydı. II. Abdülhamid’in vesveseleri ve baskısı nice gazetecinin başına iş açmıştı. Dudağını ısırdı, başını öne eğdi. Kararını vermişti.

“O halde tefrika yerini bir müddet için başkalarına devrederim.”

Halid Ziya, umutsuz halde gazeteden çıkarken “deli” kelimesini bile kullanamamanın şaşkınlığı içindeydi. Trajikomik başka örnekler de vardı, aslında biliyordu. Padişahın “uzun burnu” kastediliyor diye düşünüldüğünden “burun” kelimesi yasaktı mesela. “Uzun” demekse tehlikeli olabilirdi.

Devri istibdatta bırakın yazıları, kelimeler bile sansürlenirdi…

HER DEVRİN RTÜK’Ü, SETA’SI

II. Abdülhamid döneminde sansür tüm gazetelerin üzerine kara bir bulut gibi çökmüştü. Bugün dijital platformları etkisi altına alan RTÜK yasasında olduğu gibi; içerikler, yayınlar bir bir “yoklanıyor”du. Muhalif olanlar susturuluyor, bir içerikte kelimeler, cümleler kesilip atılabiliyordu.

Tıpkı bugün RTÜK’ün dijital platformlardan istediği bölümü veya diziyi talep edebileceği gibi, o dönemde de gazete yazı işleri müdürleri sayfalarını Sansür Kurulu’na götürmek zorundaydı.

Bugün SETA’cıların baktığı fişleme ve jurnalleme işlerine o dönemde Matbuat-ı Hariciye Müdürlüğü bakıyor, yabancı basını “denetliyordu”.

Şimdi nasıl KHK’lerle gazete ve televizyonlar kapatılıyor ya da astronomik lisans ücretleri dayatılarak yayınlar engelleniyorsa o dönemde de akıl almaz gerekçelerle, Matbuat Müdürlüğü kararıyla gazeteler kapatılıyordu.

SERVET-İ FÜNUN, VICTOR HUGO BAHANESİYLE KAPATILDI

Bu zaman zarfında sayısız gazete ve derginin kapısına mühür vuruldu. Örnekler ise oldukça şaşırtıcıydı. Bir yazıda “Şevketlü Abdülhamid” ifadesi, yanlışlıkla “Şu kötü Abdülhamid” diye dizilince Sabah gazetesi kapatılıverdi! Meşhur “Servet-i Fünun” dergisi yine bu dönemde kapatılan yayınlar arasındaydı. 1901’de “Edebiyat ve Hukuk” başlıklı yazısında Hüseyin Cahit, Victor Hugo’nun “Bir Mahkumun Son Günü” kitabını ele alıp eserin idam cezasına yönelik eleştirilerinden söz etti. Makalenin yayınlanmasının ardından Servet-i Fünun dergisi, Matbuat Müdürlüğü’nce kapatıldı. Kapatılma kararında şu ifadeler vardı:

“Edebiyat ve Hukuk gibi masum bir başlık altında Servet-i Fünun gazetesinin ekli sayısında yayımlanan tiksinilecek makalede, (…) bizlere büyük iyilik ve bağışta bulunan yeryüzü halifesi efendimiz hazretlerine karşı (halk) ayaklanmaya kışkırtılmakta olup…”

DUA FOTOĞRAFI YASAKLANDI: “İŞİMİZ DUAYA KALDI DEDİRTEMEZSİNİZ”

Bugün o karanlık döneme dair bilgileri ya bu yasak kararlarında ya da anılarda bulabiliyoruz. Çünkü gazetelere baktığımızda karşımıza çıkan haberler memlekette olup bitenleri pek de göstermiyordu. Niyazi Berkes’in Türkiye’de Çağdaşlaşma kitabında aktardığı üzere, gazetelerde, “Profesör Helmboltz’un Hayatı”, “Omurgalı hayvanların menşei”, “Ayakları nasıl sıcak tutmalı?”, “Kedilerde zekâ” “Alman öğrencilerde miyopluk” gibi haberler vardı. Ancak, Berkes’in de altını çizdiği gibi bu, ahalinin bilimle ve doğayla ilgilenmesinden değil, diğer haberlerin gazetelerde yer bulamamasındandı.

Bakmayın bilim dediğime, 0 = AH gibi simgeler bile kullanılamıyordu, çünkü bu Abdülhamid eşittir sıfır anlamına gelebilirdi! Bu tuhaflıklar silsilesi Hıfzı Topuz’un Türk Basın Tarihi kitabında uzun uzadıya anlatılır ama bir örneğe daha yer verelim: Bir gün çeşmelerde sular akmaya başlayınca bir gazetede bunun haberi yapıldı ve çeşme başında ihtiyar bir adam dua ederken fotoğrafı çekilip gazeteye basıldı. Sansür kurulu ise derhal harekete geçti. Sebep belliydi: Bu fotoğraf, “İşimiz duaya kaldı” diye yorumlanarak devleti aciz gösterebilirdi.

Kelimeler demiş, meşhur “burun”dan söz etmiştim. Başka yasaklı kelimeler de vardı tabii. Grevin kendisi ayrı yasaklıydı, kelimesi ayrı yasaklı. Keza sosyalizm, hürriyet, vatan, eşitlik, cumhuriyet, ihtilal, anayasa, infilak, kargaşalık zinhar kullanılamazdı. Hatta tahtakurusu bile yazılamazdı. Zira bu “tahtın kurusun” şeklinde okunabilirdi! “Taht”a övgüler düzenler ise Saray tarafından ihya ediliyordu.

SARAY’IN GAZETECİLERİ VE SÜRGÜN MUHALİFLER

II. Abdülhamid devrinde bir yandan da yandaş basın oluşturuluyor, dümen suyuna giden gazeteler Saray’dan fonlanıyordu. Çok sevdiği “gazeteciler” de vardı. Ali Kemal onlardan biriydi. Ali Kemal’in Jöntürklerin arasına girip Abdülhamid adına muhbirlik yaptığı çok sonra ortaya çıktı. Filip Efendi de sevdiği “gazetecilerdendi”. II. Abdülhamid’e jurnaller verdiği biliniyordu. Lakabı, “gazeteci-i şehriyari”ydi.

Diğerleri mi? Sürgün, hapis ve kapatılmalar arasında gelip geçen ömürler yaşadılar. Sayısız örnekten ikisi… Abdülhalim Memduh; devlet memuruydu, başına ne geldiyse Mizan gazetesinde yazılar yazmaya kalkışmasıyla geldi. Yazıları ve muhalif kimliği nedeniyle cezalandırıldı. Çeşitli sürgün noktalarından sonra yurt dışına kaçtı ve bir daha yurduna dönemedi.

Bir diğer isim çok daha tanıdıktı, Namık Kemal. Namık Kemal bir Abdülhamid karşıtıydı. Abdülhamid’in gazabına kısa süre sonra o da uğradı. Önce Midilli’ye, sonra Rodos’a sürüldü. Ölümü, son sürgün yeri Sakız Adası’nda oldu.

Neredeyse 150 yıl önce yaşananlar, bugün hapisteki ve sürgündeki gazetecilere ne kadar benziyor değil mi…

ABDÜLHAMİD’DEN SONRA YÜZLERCE GAZETE AÇILDI

Baskı ve sansür “resmi olarak kabul gören” yayıncılık alanında ciddi bir çoraklaşmaya yol açtı. Bu sürece dair Erik Jan Zürcher’in verdiği rakam hayli ilginç. 1876-1888 arasında İstanbul’da her yıl 9-10 dergi çıkarken, 1888’den itibaren sertleşen sansür koşullarında dergi sayısı bire düştü!

Bu dönemde İstanbul’da yayımlanan gazete sayısı ise yalnızca dörttü.

Ama hürriyet isteyenler mücadeleyi elden bırakmadı. Sürüldüler, hapsedildiler ama yazmaktan vazgeçmediler. Gazeteleri kapatıldığında broşürler basıp dağıttılar, toplantılar yaptılar, fikirlerini yaymayı sürdürdüler. Bu, büyük bir birikim de yarattı. İstibdat devrinde İstanbul’da sadece 4 gazete varken, Abdülhamid devrildikten sonra memlekette iki ay içinde 200’ün üzerinde gazete kuruldu, üç buçuk yılda gazete ve dergi sayısı 607’ye ulaştı! Zorlu yılların ardından gelen süreçte insanlar heyecanla kaleme sarılmıştı. Yazmaya devam edenlerden biri de Halid Ziya’ydı.

Şemi Bey’in yanından büyük bir buruklukla ayrılan Halid Ziya ömrü boyunca romanlar yazmayı sürdürdü. Unutulmaz eserlere imza attı. Bugün, Abdülhamid dönemi baskılarını onun anılarından okuyoruz…

Anlaşılan, birileri jurnallemeye, birileriyse inatla yazmaya devam ediyordu. Ama en önemlisi…

Her baskı, kendi direnç noktalarını beraberinde getiriyordu. Ve tarih bize gösteriyor ki, aradan yüz sene de geçse, “Burun”u da “Uzun”u da yazmanın ve göstermenin önüne geçilemiyordu.

Reklam
Reklamsız Evrensel için abone ol
ÖNCEKİ HABER

Ankara'da düzenlenen "Kamucu yerel yönetimler" çalıştayı başladı

SONRAKİ HABER

Oraya Kuzey derler

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa