Gülce Başer’e mektup

Gülce Başer’e mektup

Merhaba Gülce Başer,Merhaba şiiriyle arasına “mesafe” koymayı başaran arkadaşım,Nasılsın, nicesin? İkinci kitabın Hanımefendi Kızıldır’ın verdiği yürek çarpıntısı yatıştı mı? Bilirsin, bir kadın kitap yazdığında kitabındaki ayrıntıların yaşına, cinsiyetine yakışıp yakışmadığı sorgulanır önce. Gerçi b

Sennur Sezer

Merhaba Gülce Başer,
Merhaba şiiriyle arasına “mesafe” koymayı başaran arkadaşım,
Nasılsın, nicesin? İkinci kitabın Hanımefendi Kızıldır’ın verdiği yürek çarpıntısı yatıştı mı? Bilirsin, bir kadın kitap yazdığında kitabındaki ayrıntıların yaşına, cinsiyetine yakışıp yakışmadığı sorgulanır önce. Gerçi bu sorgulamada “şiirde özne” gibi güzel (ve özel) bahaneler bulunur, şair değil de şiir irdeleniyormuş gibi yapılır. Ama sonuç pek değişmez.  Gülümser Çankaya da kitabını anlatırken bu konuya değinmişti:
“Şiirde özne konusu son günlerde çeşitli dergilerde gündeme getirildi. Bu konuda olması gereken nedir? Şiirdeki ‘ben’ şairin bizzat kendisi midir, yoksa okuyanın dolduracağı boş bir koltuk mudur? Şair, şiirlerinin içinde otobiyografik ögelerin olup olmadığı konusunda kitaba herhangi bir not düşmemişse, şiirdeki öznenin şairin kendisi olduğunu söyleyemeyiz. Ama ilginç tersini de söyleyemeyiz. Belki de bu sorunun yanıtını şairin kendisi bile veremez; bu konuda söyleyebileceği, şiirin büyülü bir sentez olduğudur yalnızca.”
Senin şiirinde “anlatıcı ben” ile “şair ben” örtüşmüyor. “Anlatıcı ben” günah yazan melek gibi bütün aksaklıkları görüyor: “İtiraf ediyorum/Hanımefendi kızıldır/Ve bu her kadında başka türlü yazılır/.../Affetmek bir unutma türü en fazla/Tecavüzün şiddetten sayılmadığı/
Oyuncakları topladığımızla kalırız”.
Anlatıcı bütün aksaklıkları görüp kaydediyor. Ayrıca “Barışık, öfkesiz, aydınlık bir ses tonuna sahip”. Bu okuyanı yormayan ses tonun yeni değil. İlk kitabın Delinin Gülcesi  yayınlandığında kendini şöyle tanımlamıştın:
“Gülce, beyaz yakalı ve kentli biridir. Modern yaşamın getirdiği sistemin kendi araçlarıyla bireye benimsettiği –bkz. Gösteri Toplumu, Guy Debord- yaşam biçimlerini, sistemin kendi araçlarına taratarak kurmayı denediği şiirde, öngörülmüş seçimlere direnir. Dünyayı değiştireceğine inanmaz, ya da böyle bir beklentisi yoktur. Don Quixote artık düşünülemez biridir çünkü. Onun yaptığı, o verili yoldan gidildiğinde alınan çıktılara çarpık bir gülümsemeyle kaş kaldırmaktır. Çünkü nedense çıktılar kimseyi tatmin etmemiştir. Hatta emekli olup Bodrum’a yerleşenler de mutsuzdur, laf aramızda. Zaten Newton’ın mekanik yasaları da uzayı açıklamaya yetmez.”
Sevgili Gülce, yazdıklarını okurken canım en çok “Dünyayı değiştireceğine inanmaz, ya da böyle bir beklentisi yoktur. Don Quixote artık düşünülemez biridir çünkü” cümlelerinde yanıyor. Sizin bu kalıplara sokulmak için nasıl çekiçlendiğinizi iyi biliyorum. Bir kuşağın yaşadıklarının izleri en çok şairlerinde görülür.
Bir şairin gününü şiirine yansıtması artık hiç kolay değil. Özellikle büro çalışanı olarak kentte ve doğadan uzak olarak yaşıyorsa.  Yine de söylediklerine katılmamak elde değil: “Yaşamın içinde yer alan kavramları şiire katmamanın şiir okunurluğunun azalmasına yol açtığı yönündeki düşüncelerle ilgili olarak da onlara ancak kısmen katıldığımı söyleyebilirim. Daha çok Cemal Süreya’nın dediğine katılıyorum şiir modern yaşama çok da uygun bir sanat dalı değil, çünkü “eğlencelik” olarak kullanım alanı yok. En fazla reklam metni ya da şarkı sözü türetilebilir, ki bunlar da şiirden uzaktılar asılları itibarıyla; bence daha da uzaklaşacaklar. Ancak, gün gelir, biri çıkar, bizi de bu konuda yanıltır, onu bilemem.”
Yüzümüzde yaraları örtsün diye yapılmış yamalarla, alanda dikilip duruyoruz Gülce. Modern peçelerimiz, makyaj mal-zemeleri. Görsellik artık kendimizle yüzleşmemize bile engel.
Yeni şiirlerini bekliyorum, aynasında yeni bir dünyayı kavramak için.

www.evrensel.net