21 Temmuz 2019 04:29

Avrupa siyasetçileri demokrasiye karşı

Avrupa’nın gündeminde geçtiğimiz hafta ticari anlaşmalar, mültecilere engeller ve meclis kapatma tehditleri vardı.

Fotoğraf: Till Egen/Sea Watch

Paylaş

Yıllardır gündemde olan fakat bir türlü onaylanamayan AB-Kanada serbest ticaret sözleşmesi (CETA) geçtiğimiz çarşamba günü Fransa Meclisinin önüne getirildi. Bakanlar ve hükümet partisi REM’in milletvekilleri anlaşmayı onaylayan yasa tasarısını savunurken, tüm muhalefet partileri karşı çıktı. Fakat hükümet, tartışmaları hızlı bir şekilde bitirme taktiğine sarılarak ve sorulara cevap vermeyerek tasarıyı onaylattı. Humanite gazetesinden seçtiğimiz yorum bu tartışmaları konu ediyor.

KAPTAN RACKETE UMUT VERDİ

Mültecilerle dayanışma örgütü Sea Watch’ın 31 yaşındaki kaptanı Carola Rackete, haziran ayında kurtardığı mültecilerle iki hafta boyunca Akdeniz’de bekletildikten sonra izinsiz olarak Lampedusa limanına yanaştığı gerekçesiyle İtalya’da gözaltına alınmıştı. Serbest bırakılan ve İtalya’daki yargı süreci devam eden Sea-Watch kaptanına yöneltilen suçlamalar arasında “yasa dışı göçe yardım” da bulunuyor. Akdeniz’de boğulmaktan kurtarılan mültecilere Avrupa’ya güvenli bir yoldan ulaşabilmeleri için yardım edilmesi gerektiğini söyleyen ve Avrupa’nın Afrika’ya karşı özel bir sorumluluğu olduğuna dikkat çeken Rackete, “Avrupa’daki sanayi ülkeleri eliyle Afrika’daki kimi ülkelerde besin kaynaklarının yok edildiğini” belirtiyor. Junge Welt gazetesinden aldığımız makalede, kaptanla dayanışmanın umut verici olduğuna dikkat çekiliyor.

JOHNSON VE BREXIT ÇIKMAZI

İngiltere’de yeni başbakanın Boris Johnson olacağına kesin gözüyle bakılırken, AB ile anlaşılan 31 Ekim Brexit (AB’den ayrılma) tarihinde çıkışı bu kez gerçekleştirmeyi vadeden Johnson’ın ne yapacağı merak konusu. Johnson’un Brexit’e karşı olan milletvekillerini engellemek için parlamentoyu tatile gönderilebileceği olasılığı bile konuşuluyor. Milletvekilleri bu olasılığı engellemek için, dolambaçlı yöntemlerle de olsa, Boris’e daha Başbakan olmadan ilk darbeyi vurdu.


İKİ YÜZLÜLÜK ZAMANI: AB VE AKDENİZ’DE MÜLTECİLERİN KURTARILMASI

Ulla JELPKE
Junge Welt

Kitle iletişim araçları ve politika, yardım örgütü Sea-Watch’ın kaptanı Carola Rackete ile dayanışma amacında birleşmiş durumda. İtalyan hükümetinin Rackete’yi suç işlemiş olarak göstermesine ve yargılamasına karşı çıkılıyor. Bu şimdilik iyi bir haber. Ama aynı zamanda politikanın ikiyüzlülüğünü de ortaya çıkarıyor. Alman İçişleri Bakanı Horst Seehofer İtalyan mevkidaşına limanlarını denizaşırı kurtarma ekiplerine açması çağrısında bulundu. Tam da geçen yaz, Malta hükümet yetkililerini Lifeline kurtarma gemisinin aylarca Malta’da kalıp mültecilere yönelik kurtarma operasyonları yapmasına karşı uyaran, hukuki soruşturma sürdürülmesini talep eden Seefofer yaptı bunu. Genel olarak, Bavyera İçişleri Bakanı Joachim Hermann’ın da aralarında olduğu çok sayıda politikacı denizaşırı mülteci kurtarma operasyonlarına yönelik komik ve ironik bir denge arayışı içindeler; bir yandan ‘tabi ki’ insanların kurtarılmasından yana olduklarını açıklarken, diğer yandan ise bu konuda aşırıya gidilmemesini, tadında bırakılmasını istiyorlar.  Bunun anlamı, ‘tabi ki’ bu insanların boğulmaktan kurtarılması gerektiği ama bu kurtarmanın Avrupa’ya giriş bileti anlamına gelmediği demektir.  Hessen İçişleri Bakanı Peter Beuth (CDU), şu anda Libya’da bulunan tüm mültecilerin kabul edilmesini talep eden Rackete’nin “sorumsuzca” davrandığını söyledi.

FDP lideri Lindner gibi politikacılar, Rackete’nin önerisine alternatif olarak, kurtarılanların doğrudan doğruya Kuzey Afrika’ya sınır dışı edilmesini istiyorlar. İtalya içişleri bakanının mültecilere ve onlara yardım edenlere yönelik açıklamalarıyla Avrupa’nın en büyük insanlık düşmanı ilan edilmesi de iki yüzlülükten başka bir şey değil. Kendinizi yüzünü açıkça gösteren bir faşistten uzaklaştırmak kolaydır. Ancak diğerleri aldatabilir. Mülteciler konusunda Avrupa Birliği, İtalyan içişleri bakanından daha insancıl değil. Daha geçen yıl Akdeniz’den toplanan mültecilerin yerleştirilmesi için Kuzey Afrika’da kamplar kurma planı sunuldu. Bu kamplarda, boğulmaktan kurtarılan mülteciler toplanacak ve aralarından hangilerinin Avrupa’ya geçme ‘hakkına-şansına’ sahip olduğu AB yetkilileri tarafından kararlaştırılacak. Bu hakka sahip olmayanlar ise sömürgeci miras, kapitalist sömürü, açlık, savaş ve sefalet içinde yaşamaya devam edecek. AB, yıllardan beri Libya’daki zorla çalıştırma, işkence, tecavüz, vb. ile ünlü toplama kamplarına ve bu kampların ekiplerine para yatırarak mülteci politikası yaptı. Böyle bir politikayı uygulayan Birlik içinden söylemi net faşist olan bir içişleri bakanının çıkmış olmasına şaşırmamak gerek. Her ne kadar Carola Rackete ile şimdiki dayanışma çoğu zaman iki yüzlü olsa da, mülteci karşıtı söylemlerin baskınlığını kırmaya yardımcı oldu. Bu gerçekten dayanışmacı bir mülteci politikası için fırsat yaratabilir.

(Çeviren: Semra Çelik)


FRANSA’DA MECLİS PİYASAYA BOYUN EĞDİ

Aurélien SOUCHEYRE
Humanite

Kimileri için CETA parlak bir gelecek vadediyor. Jean-Yves Le Drian, hiç tereddüt etmeden Meclis önünde bunu savundu. AB ile Kanada arasındaki bu sözleşme, Dışişleri Bakanı’na göre “çevresel ve sosyal standartlarımızı yukarıya” çekecekmiş. Ona göre artık “tüm tereddütler kalkmıştır”. Tümü… Dolayısıyla CETA ihtiyat ilkesine saygı gösteriyormuş; yani hayvan kemiklerinden unla beslenen hayvanların eti, GDO’lu somon balıkları ve AB’de yasak olan 46 pestisit (böcek öldürücü zehir) kullanılarak üretilmiş ürün, imal edilmeyecekmiş. Böylelikle, “Avrupa normları uygulanmaya devam edecek” diye savunma yaptı. Yasa tasarısının raportörü Jacques Maire’e göre bu anlaşma, hatta “Paris (iklim) anlaşmasına bile saygı gösteriyormuş. Hükümet grubunun milletvekillerine göre bu sözleşme, aralarında “Kanada kamu pazarları” da olmak üzere “yeni pazarlar kazanma” olanağı sunacakmış. İki yıldır yürürlükte olmasından dolayı “Fransa ile Kanada arasındaki ticari dengeyi 2018 yılında Paris lehine 400 milyona çıkartmış”

O zaman her şey yolunda demek, peki neden o zaman kaygı duyuluyor ki? 

Meclisin Ekonomik İşler Komisyonu Başkanı Roland Lescure’e göre, “Kanada ile yılda 70 milyar avro düzeyinde ticaret yapıyoruz”. Ona göre, ABD ile, sözleşme olmadan ticaret yapılıyor ve bu, yılda 700 milyar düzeyinde. Çin ile keza ticari düzey 600 milyarda. Dolayısıyla ona göre acilen “çıtayı yükseltmek için hepsiyle müzakereye girilmesi gerekiyor”. Fakat, CETA’ya karşı gelenlere göre, CETA bunun tam tersini yapıyor, zira serbest dolaşım adına her türlü normlar çöpe atıyor. Sözleşmeye ta başından karşı olan Fransa Komünist Partisi ve Boyun Eğmeyen Fransa Partisi milletvekilleri gibi, iktidarda iken bu sözleşmeyi destekleyen ve onaylatmaya çalışan Sosyalist Parti ve Cumhuriyetçiler’in milletvekilleri de CETA’nın bu şekliyle ciddi çevre, sağlık, ekonomik ve sosyal tehditler barındırdığını belirtiyorlar. Hepsi de konuşmalarında bu sözleşmenin kaçınılmaz sonuçları konusunda büyük tedirginlik duyan onlarca örgüt, dernek ve sendikanın demeçlerinin Mecliste sözcüleri oldular. Ve hepsi de hükümetin isteği üzerine hazırlanan bir raporda CETA’nın sera gazının artmasına neden olacağının belirtilmesine ve dolayısıyla doğa üzerindeki olumsuz sonuçlara neden olacağına değinmesine ve dolayısıyla dünyamızın yok olmasını hızlandıracağına vurgu yaptılar.

Hükümetin verdiği sözlerin tersine, muhalefete göre anlaşmada yasalara karşı olan gıdaların Avrupa Birliği’ne ihraç edilmesini engelleyen hiçbir şey yok. Kanada’da bir denetim öngörülüyor, fakat ülkemize gelen kıymaların hiçbir denetimi olmayacak. Paris iklim anlaşmasına uyma konusunda ya da çok uluslu tekellerin kendi ekonomik faaliyetlerini zora sokabilecek her türlü kamu politikasına karşı mahkemeye başvurmasından korunmaya dair de hiçbir şey de yok.

Hükümet açıkça olmasa da aslında bunu bir nevi kabul etti, zira aracı mahkemeler için “zorunlu olacak ortaklaşmış notlar” yayınlamakla görevlendirilmiş “Kanada’yla ortak yorumlama mekanizması”nı oluşturma girişiminde bulunarak aslında bunu kabul etmiş oldu. Dün (çarşamba) Meclise sunulan yasa tasarısı bu tedirginliklerinin hiçbirine cevap vermiyor. Dolayısıyla hükümet bir kez daha soruları cevapsız bırakarak Ulusal Meclis’i üzerinden atladı ve akşama doğru yasa tasarısının onaylanmasını sağladı. Meclis’in arkasında gizli müzakerelerle yürütülen bu anlaşma artık salı günü törenli bir oylamadan sonra yürürlüğe girecek.

(Çeviren: Deniz Uztopal)


İNGİLTERE: MECLİS OYLAMASI JOHNSON HÜKÜMETİNİN NE KADAR ZAYIF OLDUĞUNU GÖSTERDİ

Rafael BEHR
Guardian

İsyan, sert-Brexit karşıtlığının bir göstergesi olmasa da o yolda parlamenter demokrasiyi ateşe atmamanın bir uyarısı.

Artık Britanya’da politika o kadar karmakarışık ki milletvekilleri Başbakan’ın hükümeti parlamentonun rızasıyla yürütmesi yönünde bir yasa çıkarmaya ihtiyaç duyuyor. Kısa zaman öncesine kadar bu, demokrasinin temelini tutan anlayışlardan birisi olarak görülüyordu. Boris Johnson’un Downing Street’e yerleşmek üzere olması, kabul edilen anayasal prensiplerin kağıt üzerine dökülmesi tedbirini gerekli kıldı.

Geçen yasa Johnson’un anlaşma olmaksızın ülkeyi AB’den çıkarmak amacıyla avam kamarasını (meclis) kapatmasına engel olmuyor. Daha dolambaçlı bir araç; Kuzey İrlanda’ya dair bir yasada yapılan bir değişiklik. Hükümetin avam kamarasına sık aralıklarla rapor vermesini öngörerek parlamentoyu tatile göndermesini engelliyor. Yani 31 Ekim Brexit çıkış tarihi yaklaşırken kapının arasına -eğer Johnson son dakikada anlaşmasız bir çıkışa ulaşmak için kapatma kararı alırsa diye- bir takoz sıkıştırıyor.

41 oyla kazanılan takoz yasası sert Brexit karşıtlığının bir göstergesi olarak da görülmemeli. Sadece bu uğurda parlamenter demokrasinin çiğnenmemesi yönünde bir uyarı. Theresa May hükümetinin vakti doldu, Johnson’un ki daha kurulmadı. Bu koşullar altında değişimi isteyen partiler arası grubun Muhafazakar Partili muhalifleri saflarına kazanması daha kolaydı. Bir bakan, Margot James, bu girişimi desteklemek için istifasını verdi, ama istifa edilecek pek de bir hükümet yok aslında. Asıl ilginç olan kabine seviyesindeki çekimserlikti. Maliye Bakanı Phil Hammond, başka bir yerde olmak için mazeret bulanlardan biriydi. May’in hükümet talimatına uymayan milletvekillerine uyarıyı reddetmesi de göz açıcıydı.  Görevdeki bir Muhafazakar Partili Maliye Bakanı’nın daha görevi devralmamış Muhafazakar Partili bir başbakanı yaralamak amaçlı bir isyana yaktığı yeşil ışık gerçekten etkin bir adım.

Bu, hükümetin çoğunluğunun hem pratik hem de sembolik açıdan zayıflığına işaret ediyor. Johnson’un renkli dili AB ile ilişkilerin ortadan kalkmasını büyük bir sorumsuzluk olarak görenlerin sayısını değiştirmez. Ayrıca, Brexit’in bir günde bir oylamayı kazanarak gerçekleşemeyeceğini unutanlar da var; o bir yasal Odesa Destanı. Anlaşmasız Brexit koşullarında bile parlamento beklenmedik durum önlemleri bütçesi üzerine oy kullanmak durumunda. Johnson, taraftarlarının hayranlığı içinde uzun ve sıcak bir banyo yaptı; bu oylama da gerçeğin soğuk duşu olmuştur.

Johnson seçime gitmeyeceğini belirtti ve gitmemek için birçok sebep üretebilir. Fakat güvenilir bir çoğunluğa sahip olmaksızın ülkeyi nasıl yönetebileceği belli değil; hem de parlementoda isyankar ve engelleyici eğilimleri tetikleyen bir Brexit yolu seçerse. Parti üyeleri arasındaki adanmış taraftarları sayesinde zafere doğru ilerliyor. Fakat önümüzdeki haftadan sonra etkilemesi gereken kalabalık o değil. Şimdi kulaklarında çınlayan alkışların keyfini çıkarmalı, çünkü bugün avam kamarası memnun edilmesi kolay bir kalabalık olmadığını ona tekrar hatırlattı.

(Çeviren: Haldun Sonkaynar)

ÖNCEKİ HABER

İşe iade davasını kazanan Sibaş işçileri: İşe dönene kadar mücadeleye devam

SONRAKİ HABER

Meksika’da plastik ve yağ fabrikalarında yangın çıktı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa