05 Temmuz 2019 05:33

Tek adamlık geriletildi, TÜPRAŞ’ta kazanan sermaye de geriletilebilir!

EMEP MYK Üyesi Gürsoy Turan, TÜPRAŞ'taki TİS sürecini değerlendirdi.

Fotoğraf: Evrensel

Paylaş

Gürsoy TURAN

Kısa bir süre önce yerel seçimleri genel seçimden de öte ‘Sistemin yenilenmesi’ seçimine döndüren koşullarda, tek adam iktidarının yalnızca en yakınındaki sermaye çevrelerinin çıkarları doğrultusunda izlediği ekonomi politikalarına Koç Holding başta olmak üzere bazı sermaye grupları açıktan, karşı tutum almıştı. Bu tutum ekonomi politikalarının eleştirisine ve yaşanan hukuksuzluklara dayanıyordu. Görünüşte işçi ve emekçi kitlelerin talepleriyle paralel görünen bu tutumun, aslında taban tabana zıt olduğu kısa zamanda ortaya çıktı.

Zira seçimlerin hemen sonrasında patron çevrelerinden yapılan “Gerçek gündeme dönelim” çağrısının aslında krizin faturasını işçilere kesmek için hızlı adım atma isteği olduğu ve bu hükümetin de bu tutumda birleşmesinde sorun yaşamadığını gördük.

Daha önce grev yasaklarıyla övünen tek adam iktidarı, patron örgütleriyle tam bir birlik içinde TÜPRAŞ sözleşmesini bitirdi ve sözleşme yılı olan 2019’da krizin yükünün işçilere nasıl kesileceğinin de önemli bir modelini ortaya koşmuş oldu.

Sermaye bloku, Yüksek Hakem Kurulu ve devlet gücüyle TÜPRAŞ sözleşmesinde ilk raundu alarak üstünlük sağlamış görünüyor. Tek adam yönetiminin demokratik haklara dönük saldırılarının sadece sandık sonuçlarının tanınmaması ya da hukuk alanıyla sınırlı olmadığının da açık ve yalın bir örneği oldu TÜPRAŞ.

DERS ÇIKARILIRSA KAZANIM OLUR

İşçi ve emekçiler açısından olumsuz gözüken tabloya rağmen, eğer TÜPRAŞ işçisi başta olmak üzere emek cephesi TİS sürecinden doğru sonuçlar çıkartırsa bu kazanıma dönebilir. 2015’te yaşanan metal fırtına dönemi buna örnek. İşçiler Türk Metal ve metal patronlarının sendikası MESS’in imzaladığı 3 yıllık ve düşük zam içeren sözleşmeyi, 3 ay sonra şalter indirip, iş yeri işgaline varan kararlı tutumla yırtmışlardı. Başarının arkasındaki komitelerini kuran işçilerin, inisiyatifi ellerinde tutmaları olmuştu. Bugün açısından da metal fırtınadan ders çıkarıp daha ileriden mücadele etmek zorunluluğu var. Aksi halde sermaye sınıfı ve onun hükümeti YHK’nin Koç’un hayalini aşan sözleşmesinin de ilerisine gitmek istiyor. Sadece sözleşmeler de değil, iş yasalarının işçi aleyhine daha da esnekleştirilmesi, kıdem tazminatının gasbı, vergilerin artırılması, reel ücretlerin düşürülmesi ve işten atmaların kolaylaştırılması sermaye odaklarının gerçek gündemi olarak açıktan tartışılıyor.

MÜZAKERECİLİK KAYBETTİRDİ

TÜPRAŞ sözleşmesi bir yandan da sendikacılık anlayışını da yeniden tartışmaya açtı. Zira TÜPRAŞ sözleşmesinin sonucunu belirleyen, daha doğrusu işçilere kaybettiren, sınıf içindeki sermayenin uzantısı haline gelen müzakereci, diyalogcu-uzlaşmacı sendikacılık oldu.

“Eylem yapıyorsunuz, TİS sürecini geriyorsunuz. TÜPRAŞ yönetimi görüşmüyor müzakere etmiyor. Eylemi bitirin, ben diyalogla çözerim” diyen Petrol-İş Genel Başkanı, sonuç ortadayken bile TÜPRAŞ işçilerini ve mücadeleci sendikacıları suçladı. Geçtiğimiz dönem SOCAR’a ait PETKİM’deki sözleşmesini hatırlayalım. Hakları için mücadele eden işçiler ve şube yöneticileri yerlerde sürüklenerek ters kelepçeyle gözaltına alındı. Genel Başkanın tepkisi “Bu işler ellerine kelepçe taktırarak olmaz” dedi, işçilere yapılan saldırıyı savundu, kendi üyelerini ve sendikasını suçlayıp SOCAR patronunun ağzıyla konuştu.

Oysa azıcık işçi sınıfı tarihi bilen, sendikal mücadeleye yabancı olmayan herkes ne kazanılmışsa işçiler lehine müzakere ile değil mücadele ile kazanıldığını, en ufak hak için ağır bedeller ödendiğini bilir. Özellikle sermaye sınıfı herkesten daha iyi bilir.

TÜPRAŞ’ın geçmişini hatırlayalım. Koç Holding TÜPRAŞ’ı satın aldığı günden itibaren Petrol-İş Sendikasının örgütsel varlığından, karşısında bir işçi iradesi olmasından rahatsız. Koç yönetiminin özelleştirme sonrası ilk icraatı sendika şube başkanı ve yöneticilerinin dilediği gibi iş yerine girip temsilci ve işçilerle görüşmesini engelleme çabası olmuştu. TÜPRAŞ kapısında bekletilen şube başkanı 1000 dolayında sendika üyesi, TÜPRAŞ işçisinin kapıya yürüyüşü ile güvenliğe kimlik vermeden içerdeki temsilciliğe girmiş, Koç yönetimine Aliağa işçinin farklılığı gösterilmiş, iş yerine sendikacıların giriş çıkışı eski haline dönmüştü.

Petrol-İş Aliağa Şube üyesi işçiler grev kapsamı dışında tutulmasına rağmen PETKİM’de fiili mücadeleyi esas alan, “Grev bizim hakkımız biz istersek yaparız” çizgisini kabul ettirmişti. Fabrikalarda çalışma koşulları, vardiya düzeni gibi uygulamalarda söz sahibi bir irade olması müzakere ile değil mücadele ile elde edilmiş bir sonuçtu.

ÖNCE İMZA!

Petrol-İş Aliağa Şubesi, PETKİM’i ve TÜPRAŞ’ıyla müzakere masasındaki gücünün, mücadeleden geldiğini bilir. Örneğin PETKİM’de eski işçilerle yeni işe alınan işçiler arasındaki ücret farkının azaltıldığı bir sözleşme sürecinde yüzde 80’lik ücret artışı talebini kabul ettirmek için işçiler fabrikaya kapanıp sevkiyatı durdurmuştu. Eylem nedeniyle sıkışan PETKİM yönetimi sendikacılara “Eylemi bitirin, şirkete gelin. Talebinizi kabul ediyoruz” çağrısı yaptı. Buna rağmen “Eylemi bitirmeden masaya gidip önce imzayı atalım sonra eylemi bitirelim” tutumu sergilenmiş ve kazanım böyle gelmişti.

Buna rağmen son sözleşmede başlatılan eylemin genel merkezin “Müzakere yapacağız” çağrısıyla bitirilmesi ve müzakerecilikten beklenti yaratılması çok değil 1 yıl önce TÜPRAŞ’ta PETKİM’de bakım grupları ve vardiya düzeninin değiştirilmesi dayatmasını fiili mücadeleyle püskürtmüş olan Aliağa işçisinin pratiğine tezat bir tutum oldu.

İŞÇİ İRADESİ BELİRLEMEDİ

Neden bu değişimin olduğu sorusunun yanıtı ise işçi iradesinin bu sürece ne kadar yansıdığı sorusunun yanıtında gizli. Evet sürecin başından bu yana işçilere bilgilendirme yapıldı, eylem kararları alındı ve temsilci delege toplantıları yapıldı. Ama sadece bunlarla iradenin işçide olduğunu söylemek doğru olmaz. İşçi iradesini esas aldığını söyleyen sendikacılar, işçinin sürece iradesini yansıtacağı örgütlenmeleri oluşturmuyorsa taban iradesi lafta kalır. Yani işçilerin sözleşme taslağının oluşturulmasından, yapılacak eylemlere ve sözleşmenin nasıl biteceğine kadar her aşamayı ünite ünite tartışıp karar alacağı iş yeri komiteleri, toplu sözleşme komiteleri oluşturulmuyorsa, sadece işçileri bir araya toplayıp açıklama yapmak ve eyleme çağırmakla yetiniliyorsa burada işçinin iradesi oluşmuş olmuyor.

DAYANIŞMANIN ÖNEMİ

TÜPRAŞ sözleşmesinin bir diğer zaafı ise dayanışma oldu. Eylemdeki işçi ve sendikacıların “Biz eylemdeyiz bir şey yapmak isteyen yapsın, gelmek isteyen gelsin” yaklaşımının yetersizliği ortada. Evet, kendisine emek örgütüyüm diyen herkesin özellikle kriz döneminde bunları yapması gerekirdi ama sendikalarda hakim olan bürokrasi göz önüne alındığında dayanışma ve birlikte mücadelenin tercih meselesi değil örgütlenmesi gereken bir zorunluluk olarak ele alınması gerekirdi. Az çok bir şey yapmak isteyenlerde ise dayanışma yasak savar bir yaklaşımla sadece eylem yerini ziyaretle sınırlı kavranıyor. Bu nedenle Petrol-İş yöneticilerinin “Ünitelerdeyiz, kapıya çıkamıyoruz buraya gelmeyin” açıklamaları bu kesimi de bir şey yapmamaya yöneltti. Oysa dayanışma ve birlikte mücadele bulunduğu yerde, kendi iş yerinde, kendi talepleri içinde harekete geçerek sağlanabilir.

Mücadeleyi birleştirme tutumundan uzak yaklaşımlar aşılabilirse, referandum ve başkanlık seçimini kazanan tek adam yönetiminin yerel seçimlerde geriletildiği gibi, TÜPRAŞ sözleşmesinden kazanımla çıkan sermaye güçleri ve hükümetinin saldırıları da durdurulabilir.

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

TÜPRAŞ, Divan işçileri davası ve Koç Holding

SONRAKİ HABER

Ankara’da İYİ Partinin standına saldırı: Bir kişi yaralandı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa