26 Haziran 2019 17:14

Gezi davasında iddianame 312'ye yaslanamadı, çöktü

Gezi davasının ilk duruşmasının ikinci gününü takip eden Ercüment Akdeniz, izlenimlerini yazdı.

Fotoğraf: Özcan Yaman/Evrensel

Paylaş

Ercüment AKDENİZ

Gezi davasının 24-25 Haziran’da görülen duruşmasında, Yiğit Aksakoğlu'nun tahliyesine, 20 aydır tutuklu bulunan Osman Kavala hakkında ise tutukluluğun devamına karar verildi. İlk günkü duruşmayı Fatih Polat yazdı. Ben ikinci günkü duruşmayı izledim. Davada en çarpıcı sonuç; suçlamayı TCK’nin 312’nci maddesindeki "Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmak" suçuna bağlayan iddianamenin, henüz mahkeme başında çökmüş olmasıydı.

DEMOKRASİ BİR BÜTÜNDÜR BÖLÜNEMEZ

Taksim Dayanışmasından Avukat Can Atalay’ın sanık olarak yargılandığı ikinci günkü duruşmada, Atalay’ın “Anayasal haklar ve demokrasi bir bütündür, bölünemez” sözleri, suçlama için Anayasa’nın 8’inci maddesini yardıma çağıran ama 25, 28, 33 ve diğer maddeleri kırparak halı altına süpüren iddianamenin, ne kadar eklektik ve taraflı hazırlandığını gösterdi. Zira 25’inci madde düşünce özgürlüğüne, 28’inci madde düşünceyi yayma ve basın özgürlüğüne, 33’üncü madde örgütlenme özgürlüğüne vurgu yapmaktaydı. Bu maddeleri “barışçıl toplantı hakkı”, “sağlıklı çevre hakkı”, “sosyal güvence hakkı” gibi maddeler izlemekteydi.

Kendisi ile birlikte yargılanan Mücella Yapıcı ve Tayfun Kahraman için “Hayatlarının büyük kısmı tarihsel varlıkların koruması mücadelesinde geçti” diyen Atalay’ın, “Bedrettin Dalan döneminde Tarlabaşı’daki yıkım projesine de karşı çıktık” sözleri ise meslek örgütlerinin, iktidarda kim olursa olsun, halkın ve kentin çıkarlarını savunduğunun ilanıydı. Atalay’ın hukuk fakültesi öğrencilerine Mimarlar Odası arşivinde yer alan son 50 yılın yağma ve talan planlarını inceleme tavsiyesi ise bu geleneğin geleceğe taşınma çağrısı olarak okunabilir. Gezi’nin onurlu bir halk hareketi olduğunu söyleyen Atalay’ın, “İtiraz için sadece sandık kalırsa bu Filipinler tipi diktatörlük olur” saptaması da ülkenin demokrasi çıtasının düştüğü yeri göstermesi bakımından dikkat çekiciydi.

BİR ŞEHİR PLANCISI ETRAFINDA ÖRÜLEN ‘KOMPLO’

Duruşmada söz alan Şehir Plancıları Odası (ŞPO) Eski Başkanı ve MSÜ Doktoralı Öğretim Üyesi Tayfun Kahraman, salondaki öğrencilerine atıf yaparak Gezi davasının tarihsel önemine değindi. Mezuniyet sonrası ŞPO’ya üye olarak meslek ilkelerine bağlı kalacağına söz verdiğini belirten Kahraman, “Bu iddianamede anlatılan Gezi değildir. Gezi eylemleri tarihsel onurumuzdur” dedi.

Kahraman’ın kendi öğrencileri önünde, Gezi ile birlikte mahkemede savunduğu şey; bilime, halka ve meslek ilkelerine bağlılıktı. Hemen önümüzde cereyan eden bu sahne, antik Yunan ya da eski Roma yargılamalarından günümüze ışınlanmış bir sahne gibiydi. Kahraman’ın şahsına yönetilen suçlamalara verdiği yanıtlar ise, Gezi eylemi içinde bir şehir plancısı etrafında örülen komplo senaryosunun adeta ifşasıydı.

"AKP-CEMAAT İTTİFAKININ MARİFETİ"

Gezi iddianamesi ile algı operasyonunun başladığına dikkat çeken savunmalar, giderek iddianamenin yargılandığı bir sürece evrildi. Can Atalay, Gezi’nin cemaat ve darbe ile ilişkilendirilmesine sert tepki gösterirken, “Amaç Gezi’nin uluslararası bir komplo olarak karalanmasıdır” dedi. Atalay, bu karalamanın AKP-cemaat ittifakının bir marifeti olduğunu da ekledi.

Avukat Turgut Kazan’ın, 2013 yılında cemaatçi bir emniyet grubu tarafından hazırlanan ve 4 yıl 10 ay bekletildikten sonra iddianameye konan 11 sayfalık analiz raporunu mahkemeye sunması ise, peş peşe gelen savunmalarla sarsılan iddianamenin bir başka çöküş anıydı. Göstericileri bir darbe zemini yakalamak için FETÖ’cü polislerin kışkırttığına dair iddialara ise noktayı Tayfun Kahraman koydu: “O halde, ‘Emri verdimse ben verdim’ diyen dönemin başbakanının ifadeleri neden yok?” Taksim Dayanışmasını ve meslek örgütlerini itibarsızlaştırmanın ve uluslararası komploya bağlamanın bir enstrümanı olarak iddianameye sürülen “fon aldılar” iddiası da yanıtsız kalmadı: “Fon almak suç değil. Yine de ilkesel karardır, TMMOB tek kuruş fon kullanmaz. Ama Adalet Bakanlığı kullanıyor.”

"DGM’Yİ EZDİK DİYENLER" BİLE BUNUNLA KARŞILAŞMADI

Son Gezi davasını öncekilerden ayıran bir nokta da 16 sanık hakkında “ağırlaştırılmış müebbet” gibi akıl sınırlarını zorlayan cezanın istenmesiydi. Bu suçlamaya TCK’nın 312’nci maddesi dayanak yapılmak istenmişti. Avukat Köksal Bayraktar yaptığı savunmada Gezi’nin “hükümeti devirme suçu ve bağlı suçlar” kapsamına alınamayacağını ortaya koyarak, “Bu süreçte Bakanlar Kurulu toplantısı mı basılmıştır, icra faaliyeti mi engellenmiştir? 6 yıldır Bakanlar Kurulu çalışıyor. Hükümet aleyhine yayın, gösteri ve istifa talebi de suç değil” diye konuştu. Erdoğan ve hükümeti yıpratmanın bedelinin ağırlaştırılmış müebbet olamayacağını söyleyen Avukat Turgut Kazan’ın “Şahsen ben hükümeti yıpratmak istiyorum” sözleri ise salonda gülüşmelere neden oldu. 1970’lerin işçi eylemlerini de hatırlatan Kazan, “DGM’yi ezdik sıra MESS’te” diyen sendikacıların bile böyle bir suçlamayla karşılaşmadığını ifade etti.

Kazan, beraatle sonuçlanan önceki Gezi davalarını da mahkeme heyetine sundu. Bunlardan biri, benim de yargılandığım İstanbul 33. Asliye Ceza mahkemesinde görülen davaydı ve sonuçlandırılmış mahkeme kararında “Taksim Dayanışması suç örgütü değildir, sanıklar Anayasal haklarını kullanmışlardır” diye yazıyordu. Yine “çarşı davası” olarak bilinen davada da sanıklar Anayasayı değiştirmekle suçlanmış ama iddianame çökerek beraat ile sonuçlanmıştı. 

Kısacası, son Gezi davası her ne kadar 312’nci maddeye yaslanmayı denese de yapılan savunmalar karşısında ayakta durmayı başaramadı. Elbette bu dava Gezi direnişinin bir parçası olarak Türkiye’nin bağımsızlık, demokrasi ve barış mücadelesinin köşe taşlarından bir olacak. Bir sonraki dava 18-19 Temmuz’da, izlemeye devam edeceğiz.

ÖNCEKİ HABER

“Tarım Bakanı çiftçiyi mağdur etmeden bir çözüm bulmalı”

SONRAKİ HABER

Yavuz Sultan Selim köprüsü girişinde otobüs kazası: 5 kişi yaralandı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa