19 Haziran 2019 05:06

Emek Partisi: Tek adam rejimine oy yok, demokrasi mücadeleyle gelecek

Emek Partisi İstanbul İl Başkanı Sema Barbaros: 31 Mart’ta açık bir mesaj veren seçmenin bu mesajı daha güçlü tekrarlama potansiyeli var ve bu mesaj tek adam yönetiminin sınırlandırılmasıdır.

Fotoğraf: Evrensel

Paylaş

Görkem KINACI
İstanbul

YSK’nin sandık darbesi nedeniyle yenilenen İstanbul seçimleri 23 Haziran’da yapılacak. Sayılı günlerin kaldığı seçimle ilgili gözler özellikle fabrikalara, sanayi bölgelerine ve emekçi semtlerine döndü. Zira yıllarca AKP’nin oy deposu olarak gördüğü bu bölgeler, 31 Mart’ta AKP’ye ve Cumhur İttifakı’na kaybettiren yerler oldu. Emekçi semtlerinde ve fabrikalarda yaptıkları çalışmalarla bilinen Emek Partisi’nin İstanbul İl Başkanı Sema Barbaros, krizle birlikte iktidara yönelen tepkinin, seçimin asılsız gerekçelerle iptal edilmesiyle daha da arttığını anlattı. Seçim tekrarıyla tek adam rejiminin geleceğini kurtarma çabasında olan Cumhur ittifakının, krizin faturasını emekçilere yükleyebilmek için elini güçlendirmeye uğraştığını anlatan Barbaros, artan baskılara ve saldırılara karşı Cumhur ittifakının geriletilmesi için tek adam rejimine oy yok diyerek İmamoğlu’ya oy verme çağrısı yaptıklarını söyledi. Seçimin tek başına yetmeyeceğine dikkat çeken Barbaros, taleplerin elde edebilmesinin için halkın örgütlü mücadelesine ihtiyaç olduğunu dile getirdi.

AYNI ZAMANDA DEMOKRASİ SORUNUDUR

Bu hafta sonu İstanbul yeniden sandık başına gidiyor... EMEP’in 23 Haziran tutumunu sormakla başlayalım. CHP’nin adayını işaret ediyorsunuz? Neden?

23 Haziran seçimi sadece İstanbul Belediye Başkanı seçiminden ibaret değildir. Hukuksuz, gerekçesiz bir biçimde seçimlerin iptal olabildiği, seçilmiş belediye başkanlarının merkezi iktidar tarafından görevden alınabildiği bir ülkede demokrasi sorunudur aynı zamanda.

Cumhur İttifakı İstanbul seçiminde bir yandan tek adam rejiminin geleceğini kurtarma çabasında, diğer yandan krizin faturasını emekçilere yükleyebilmek için elini güçlendirmeye uğraşıyor.

31 Mart'tan bugüne kadar yaklaşık 50 gün içinde Sayıştay raporlarına yansıyanlar, ihtiyaç dışı tahsis edilen araçlar, maliyetli projeler, internet sitelerine harcanan paralar gibi bir dizi belediye uygulaması ifşa oldu. 25 yıllık AKP belediyeciliğinin ve 17 yıllık AKP iktidarının özeti; rant, yağma ve talandır.

İktidar İstanbul başta olmak üzere kentlere bir ganimet gözüyle bakmaktadır. Bu yüzden de seçimlere hayali bir savaşa gider gibi gitmiştir şimdiye kadar. Ve her seferinde de sandıktan çıkan sonucun millet iradesi olduğunu iddia etmiştir. Şimdiye kadar olan bütün seçimlerin oldu bittilerle, atı alan Üsküdar’ı geçtilerle, sayım hileleriyle nasıl şaibeli hale geldiğini biliyoruz. AKP ve ittifakları için millet veya seçmen iradesi kendisini iktidara taşıdığı sürece anlamlıdır. 31 Mart’tan sonra da kendisine yaramadığı için bu iradeyi gasp etmiştir. 

Bize göre sandık elbette demokrasinin tek kriteri değildir. Sandıklardan hilesiz bir sonucun çıkabilmesi her konuda olduğu gibi örgütlü halkın inisiyatifine bağlıdır. Onun dışında sandık sonuçları iktidar tarafından kolaylıkla çarpıtılabilir ve çarpıtılmaktadır. Ancak şimdi halkın sandık seçeneği bile keyfi biçimde engellenmektedir ve buna sessiz kalınamaz. Bu işin bir yanı. Öte yandan 31 Mart’ta da olduğu gibi İstanbul’da emekçiler için önemli olan kime oy verilmeyeceğidir. Cumhur İttifakı’nın adayının kazanamaması için çalıştık, çalışıyoruz. Şimdi de tek adam rejimine oy yok diyoruz ve İmamoğlu’ya oy verme çağrısı yapıyoruz.

TEPKİLER ARTMIŞ DURUMDA

31 Mart ve 23 Haziran arasında ne değişti peki?  Partiniz atölyeler, fabrikalar ve mahallelerde halk ile yüz yüze geliyor. Nasıl tepkiler geliyor size? En büyük kırılma, nerede yaşanıyor?

Öncelikle düne oranla özellikle yaşam koşullarından başlayarak tepkiler artmış durumda. Bunu sokak röportajlarında, bildiri dağıtımlarında, ev toplantılarında görmek mümkün. Fabrikalarda seçimin yenilenmesi ile AKP’nin kaybettikleri oyları toplayamadığını ve kayıpların arttığını gözlemliyoruz. Yani oransal olarak ne kadar olduğunu seçimden sonra görmek mümkün. Ama bu oranlar sandığa yansımasa bile böyle bir tepki olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.

İşçiler arasında en çok konuşulan, AKP’nin şatafatlı serüveni. Kısa sürede belirli bir kesimin zenginleşmesi, zenginliklerin belirli gruplar arasındaki paylaşımı dikkat çekiyor. Emekçiler bundan son derece rahatsız. Diğer yandan emeklilikte yaşa takılanlar (EYT) sorunu ve kıdem tazminatı diğer iki rahatsızlık konusu. Toplumsal zenginlik eş dost akraba- yandaş kayırmacılığı ile dağıtılırken yaklaşık 1,5 milyon EYT’li mağdur edilmekte. Yine kadınlar açısından zamlar, şiddet, iş bulamama; gençler açısından geleceksizlik ve güvencesiz yaşam koşulları başlıca sorunlar arasında yer alıyor.

İstanbul yağmalanmış bir kenttir, taşı toprağı yandaş ve çok uluslu müteahhitlere peşkeş çekilmiştir. Öyle görünüyor ki iktidar, hazırladığı mega projeler ile bu talana yenilerini eklemeye kararlıdır. Halk bundan da rahatsızdır.

Suriye siyaseti de kırılma noktalarından biri gibi görünüyor. Hükümet bu bakımdan eskisi gibi ikna gücüne sahip değil. Ortadoğu siyasetinin bir ürünü olan mülteciler Suriye ve Ortadoğu siyasetinin bütün olumsuz sonuçlarını paratoner gibi üstlerine çekiyor. Bu özellikle de teşvik ediliyor. Maalesef İstanbul’da mültecilere yönelik nasıl bir siyaset izleneceği konusunda belirgin bir vaat yok. Bu belirsizlik ırkçı tepkilerin artışında, söylentilerin yayılmasında başlıca etkenlerden.

KIRILMA NOKTALARI DAHA DA DERİNLEŞTİ

31 Mart öncesinde krizin etkileri insanların seçim tercihini epey etkilemişti. Bugün seçmen sandığa giderken krizin yanında 31 Mart sonrası yaşananları da dikkate alıyor mu? Yoksa AKP’nin iptal gerekçesine dair argümanlara inanıştan bahsedilebilir mi? Gözlemleriniz neler?

31 Mart öncesinde yaşanan kırılma noktaları 23 Haziran’a doğru daha da derinleşti. Seçimlerin iptali fabrikalarda mahallelerde tartışmaları çoğalttı. Bunun adaletsiz, haksız bir uygulama olduğu konusunda genel bir kanı hakim. İktidar kendi seçmeninin tamamını ikna edebilmiş değil. Şöyle bir durum var; AKP ye oy veren işçiler iptali eleştiriyor ama diğer adayları alternatif görmedikleri için yeniden Binali Yıldırım’a oy vereceklerini söylüyorlar. Ama haksızlık olduğunu düşünen işçi ve emekçilerin sayısı da az değil. Burada etkili olan işsizlik, geçim sıkıntısı.

TERÖRİZM İLE SUÇLAMA BİR KLİŞEYE DÖNÜŞTÜ

Peki iktidarın İmamoğlu’ya dair söylemlerine gelelim... ‘Pontus’ ifadesinden, belediyeyi terör örgütleri yönetecek açıklamalarına, VIP krizinden, Ordu Valiliği ile yaşanan polemiğe kadar... Bunlar etkili mi gerçekten. Ne diyor kadınlar, işçiler, gençler size...

Yukarıda sıraladığınız tüm bu çıkışlar hiç etkili değil demek doğru olmaz. Cumhur İttifakı’na oy isteyenler yerellerde, cemaat sohbetlerinde, özellikle bunun üzerinden politika yapıyor, kitlelere sesleniyor. Ama bu dünden daha az karşılık buluyor. Çünkü artık kendi dışında herkesi terörizm ile suçlama bir klişeye dönmüştür. Ayrıca seçim iptalinin sadece İstanbul’u kapsaması, kullanılan dört oydan sadece birinin iptali gibi durumlar İmamoğlu’nun haksızlığa uğradığı algısını güçlendirmiştir.

18 gün İstanbul’u İmamoğlu yönetti. Yol ücretleri, öğrenci kartı indirimi, su fiyatında indirim gibi... Bütün bunları İstanbullu fark edebildi mi? Bu durumun seçmenin tercihine katkısı olur mu?

Bunlar öyle fark edilmeyecek şeyler değil. Uzunca bir süredir süren kriz koşulları zaten 31 Mart seçimlerine de yansımıştı. Tanzim kuyrukları, iş başvurularının yoğunluğu, geçinememeye dair çok fazla örnek sıralanabilir. Doğal olarak atılan bir iki olumlu adım İstanbul halkı içinde karşılık buldu. Sadece bu değil mesela meclis toplantılarının canlı verilmesi yoğun bir ilgiyle karşılandı. Ayrıca seçim süreci de İstanbul halkı tarafından bir israf olarak nitelenmekte.

ALIN TERİYLE İNSANCA YAŞAMAK İSTEYENLERLE AYNI GEMİDE OLMADIKLARI DAHA GÖRÜNÜR OLDU

Bir öngörü ile devam edelim... İktidarın yeni seçmen kazanamadığı, kendi içinde bir erime yaşadığına dair tespitler yapılıyor. Bu seçim AKP için bir ‘kader’ seçimi. Kazanırsa ne olur, kaybederse ne olur?

31 Mart’ta AKP içinde en çok tartışılan, İstanbul'un kaybedilmesi durumuydu.  Çünkü İstanbul’u kaybetmek demek devasa rantlardan yararlanamamak, yandaş patronları gerektiği gibi besleyememek, 25 yıldır süren yolsuzlukların ortaya dökülmesi, tek adamın ‘gönül belediyeciliği’ maskesinin düşmesi demekti. Öte yandan, 25 yıldır AKP’nin elinde olan İstanbul’un kaybedilmesi, tek adam rejimini tartıştıracaktır. Çünkü 31 Mart’ta açık bir mesaj veren seçmenin bu mesajı daha güçlü tekrarlama potansiyeli var ve bu mesaj tek adam yönetiminin sınırlandırılmasıdır. Bu mesaj aynı zamanda adalet, hukuk, eşitlik için halkın kendi inisiyatifini koyabileceğinin işaretidir. Bir ders ve sestir. Cumhur İttifakının hem korktuğu hem de bastırmak istediği, 31 Mart seçimlerinden almayı reddettiği işte bu mesajdır. Kazanması bu durumun devamı anlamına gelir. Ancak bu durumda bile işi kolay değildir. Çünkü çok tartışılmış bir seçim süreci yaşandı ve bu bağlamda AKP iktidarı rant ve talan ile bolca anıldı. Krizle birlikte düşünüldüğünde; rant ve sömürü düzeni sayesinde 7 kuşak torunlarına yetecek servet elde edenler ve dünyanın 14 ayrı ülkesinde hesabı olanlar ile kıt kanaat, krediyle, borçla geçinenlerin, alın teriyle insanca yaşamak isteyenlerin aynı gemide olmadığı daha görünür olmuştur. 

BAŞKALARI DEĞİL HALK KARAR VERMELİDİR

Muhalefet için de ‘kader’ seçimi denilebilir belki de... Muhalefetin yeniden İstanbul’u kazanması ile değişen ne olur?

İstanbul’un kazanılması Cumhur İttifakına karşı duruşun kazanması anlamına gelir. İstanbul halkı 31 Mart’ın ardından da birlikte hareket etmeye özel bir çaba harcamış; bütün provokatif söylemlere karşı da sağduyulu yaklaşmıştır. 25 yıldır yönetilen İstanbul'un el değiştirmesi açısından bu son derece önemlidir.

Şimdi önceliğimiz İstanbul’da Cumhur İttifakının geriletilmesi olsa da bu yetmeyecektir. Halkın birikmiş taleplerini elde edebilmesinin tek koşulu yine kendisidir. Sandık ile sınırlı olmayan beraberliklere, örgütlülüğe ihtiyaç vardır.

Sizin partinizin nasıl bir belediyecilik istediğini soralım... İstanbul nasıl yönetilmeli...

Elbette bunu iki cümle ile anlatmak çok mümkün değil. En kaba haliyle; kentler; işyerleri, mahalleleri ve sokaklarıyla halkın yaşadığı yerleşim alanlarıdır. Tam da bu nedenle, yerel yönetimler, halkın kendi kendini yönetmesi bakımından birinci derecede öncelikli öneme sahiptir. Yerel sorunlar ve çözümleriyle ilgili olarak, başkaları değil, halk karar vermelidir. Bu, demokrasinin olmazsa olmazı ve temel şartıdır. Halk meclisleri yerel yönetimlerin en üst organı olmalıdır. Yerel yönetimler hem karar alan hem uygulayan hem de denetlenen bir yapıya sahip olmalıdır. 16 milyonun yaşadığı İstanbul’un emeğin, kültürün ve çevrenin yaşatıldığı bir kent olması ancak demokratik halkçı bir belediyecilikle mümkündür. Böyle bir belediyecilik için tek güç halkın kendi örgütlü mücadelesidir.

ÖNCEKİ HABER

“Yalnız Efe” Documentarist’te gösterildi

SONRAKİ HABER

Parmak iziyle giriş yapılan spor salonlarına "uygulamayı hemen durdur" uyarısı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa