İçimizdeki sesimiz: Ana dilimiz

İçimizdeki sesimiz: Ana dilimiz

Ana Dilim Nerede, ana dilinin izini süren bir babanın geçmişle ve gelecekle hesaplaşması üzerine kurulu, yeni belgesel akımının önemli örneklerinden biri olarak festivallerde gösterilmeye başladı. Yönetmeni Veli Kahraman’ın kendi babası ve annesinin rol aldığı film, yakın zamanda öleceğini düşünen bir ihtiyarın, ana dil

Nazlı Berivan Ak

Veli Kahraman yeni belgeselcilerimizden. belgesel anlatımında arayışları olan bir yönetmen. “Yenilik ve yaratıcılık bu ülkenin kültürel hayatından bir süreliğine dışlanmış gibi. Belki de bu yüzden yeni ve oldukça genç bir kuşak yavaş yavaş karşımıza çıkıyor. Bu genç enerjiye alan açmak lazım.” diyor.

Yok olmaya yüz tutan pek çok kültürel mirasın yanında artık diller de yer alıyor. Bu yok oluşu dert edinmiş bir yönetmen olarak çözümü konusunda ne düşünüyorsunuz?
‘Ana Dilim Nerede’, konusunu yıllardır gözümüzün önünde duran bir gerçeklikten alıyor. Yakın tarihimizin tek “tip”çi ve tek “dil”ci politikaları sonucunda ortaya çıkan, yok olma tehlikesinde olan “dil”lerimiz. Çözülmeyen ve ertelenen problemler yıllar sonra her kuşakta ayrı bir travma yaratıyor. “Yaşarken ölü sayılmak” hangi sosyal sınıf ya da yaşta olursak olalım, bizleri birer tanığa dönüştürüyor. O zaman, peki ne yapayım diye soruyorsunuz kendi kendinize. Nükseden bir problemi göz ardı etmeyi sürdüremeyecek duruma geldiyseniz ne yaparsınız? Bu soru toplumsal olduğu kadar oldukça kişisel benim için. Önce öfkeleniyorsunuz ama öfke üretmek meseleyi çözmüyor. Meseleyi bir olgu olarak kabul etmek, yüzleşmek ve kendi çözümünüzü üretmek daha onarıcı.

ANA DİL SİYASETEN BAHŞEDİLECEK BİR OLGU DEĞİL

Dillerin yasaklanması, o dillerde kurulan birtakım sözcüklerin, adların yasaklanması bu ülke için alışılageldik bir durum ne yazık ki. Politik olarak dil üzerindeki bu yaptırımları nasıl değerlendiriyorsunuz?
“Dil” gündelik hayatın basit bir tüketim nesnesi değildir. Dillerin yok olması demek kültürlerin ve insanların yok olması demektir. Dil doğumla gelir ve her “dil” bir mana evrenidir. “Diline hakim ol” demek: Var ettiğin şeye hakim ol demektir ve bizi bir dikkate çağırır. Sözün kendisi maddi bir temastır. Dil varlıkla, varoluşla ilgilidir. Bu durumda bir “dil”i yok ediyorsanız bunun adı sadece “dilkırım” değildir…Dillerin yok edici yaptırım araçları olarak kullanılmasını hatırlamak isteyenler 1980 darbesi sonrasında Türkçede yasaklanmış yüzlerce kelimenin olduğunu ayrıca hatırlayabilirler. Muktedirlerin yasakçı bir dil anlayışını sürdürmeleri için milliyete gereksinimleri yoktur aslında. Yine de “ulus devlet” tarihinin oluşturduğu bir kabustur bu durum…Dilin özgürleşmesi gerekir. Hem “Ana dil”lerin her alanda özgürce yaşanıyor olması gerekir, hem de her dilin kendi içinde özgürleşmesi gerekir. Mesele, filmdeki ifadesiyle içimizin “ses”idir ve kimsenin bir başkasının “dil”ini inkar etmemesidir.
“Ana dil” sadece politik kavramlarla açıklanamaz, siyaseten bahşedilecek bir olgu da değildir bence. “Ana Dilim Nerede”nin karşılaştığı her izleyiciyle hemen anlaştığı bir nokta var ki oldukça umut verici ve belirtmeden geçemeyeceğim. Sanırım bu film, “Dil”i ne olursa olsun, evvela anne ve babalarımızdan söz ediyoruz diyor ve “Ana dil” konusunda bir an durup kendimize baktığımızda ön yargılarımıza elveda diyebileceğimiz fikriyatını açığa çıkartıyor. En azından benim kulağıma gelenler böyle…

Belgeselinizde Türkçe, İngilizce, Fransızca vs. konuşabilen torunları kendi anadillerini bilmiyorlar. Bu da sanırım dili öğrenmeme, konuşmama üzerine yapılan baskıların sonuçlarıyla alakalı...
Kayseri’den Ankara’ya göç etmiş elli iki yıldır, Ankara’da yaşayan bir ailenin çocuğuyum. Babam Dımılki (yaygın bilinen adıyla Zazaca, Dersim’de yaygın kullanımıyla; Kırmancki) konuşur, annem ise Kurmanç. Her ikisi de birbirinin dilini bilir. Öte yandan, “dil”e dair hafızalarının eksilmesi de söz konusudur. Bu arada ben bu iki dili de bilmiyorum. Kimilerine fantastik gibi gelecek bu durumu yaşayan milyonlarca insan sayılabilir Türkiye’de: Kürt, Laz, Çerkes, Süryani, Ermeni… Benimkisi gibi ailelerin ortak özelliği çocuklarını korumak ve neredeyse sadece onlar için yaşamak üzere temellenmiştir. Bunu yaparken yıllarca üzerlerinde hissettikleri baskı ve hor görülmeden ötürü kendi kimliklerini dahi gizlemişler ve çoğu zaman çocuklarından gizleyerek konuştukları “Ana dil”lerini giderek unutmaya başlamışlardır. Türkçenin yanında İngilizce, Fransızca vs. konuşabilen torunları ise genellikle bu dilleri hiç bilmemekte.

Anne ve babanız role nasıl hazırlandılar ya da olduğu gibi yaşayıp ettiklerini bir de kamera önünde tekrar etmek miydi yapılan?
Yıllardır her ikisinin de tanıdığım hallerini kaleme almak zor olmadı. Çekimler süresinde yazdığım senaryoyu referans bir senaryo olarak gördüm ve onların gerçeğini kaybetmemek için söylediklerine her zaman kulak verdim. Bu yüzden eğer filmin bir başarısı oldu ise bu durum benden çok onlara aittir. Beni sürekli kendi gerçekliklerini görmeye davet ettikleri için filmdeki sahicilik duygusunu oluşturmada zorlanmadığımı söyleyebilirim. Hayal ettiklerim vardı ve onlar da kendilerini oynayan karakterler olarak kendi hayal ettiklerini katmaktan geri durmadı. Yönetmen olarak başlangıçta istediğim mizanseni kuruyordum ve çalışmalarımız boyunca onların düşüncelerine kulak veriyordum. Bazen de roller değişiyordu. Bazı sahnelerin çekimlerinde yapmak istemedikleri mizansenler için onları zorladığımı fark etmem kolay olmadı. Ancak fark ettikten sonra, ya o sahneden vazgeçtim ya da tasarladığım planları kaydetmenin başka bir yolunu bulmaya çalıştım. Bazı plan çekimlerini tek çekimde gerçekleştirirken bazıları için çekim tekrarı yapmak gereği hissettim. Özellikle babam, kendini oynamak fikriyatını çok iyi kavradı. Evin bir odasını malzemelere ve kurguya ayırmıştık. Sinemada kurgu fikrini hemen anladı ve film yapma fikrine de hızla aşina oldu. Bir sonraki film için de bir teklifi var: Yeni bir film yapalım, “Ben oynayacağım” dedi.

SARILIK GEÇİRMİŞ GÖKYÜZÜYLE ANKARA HEP ORADADIR

Anlattığınız hikaye için seçebileceğiniz ve işinizi de bir yönüyle kolaylaştırabilecek onca şehir varken siz Ankara’yı seçtiniz. Tuhaf bir yalnızlığı ve yabancılığı içinde taşıyan başkent, arada kalmış bir şehir öykünüzü zenginleştirdi mi ve sizi tetikledi mi?
Ankara doğumluyum, yirmi yılı aşkın bir süredir İstanbul’da yaşıyorum. Yeri geldiğinde biz başkent çocuğuyuz ironisini yapmaktan geri durmuyorum. Ankara’nın Engürü, Angora, hallerini bilmem ama çocukluğumu ve 80 sonrası ergenliğimi yaşadığım bu kentten her zaman kaçmayı düşünmüştüm ve sonuçta öyle de oldu. Ankara’ya memur şehri kötülemesiyle bakmam. Kapalıdır, gridir, baskıcıdır, filmin başında gördüğümüz gittikçe kümelenen kara bulutlar ve sarılık geçirmiş gökyüzü sanki hep oradadır. Ankara’yı asıl seçme nedenim kente yüklediğim sembolik bir anlam değil aslında. Gerçek karakterlerin gerçek mekanla uyumlu olması gerekiyordu. 


GERÇEKLİK KAVRAYIŞINI YENİDEN ELE ALAN BİR ZEMİN HAZIRLANIYOR

Son dönem kurgu ve belgeseli birleştiren özel bir belgesel akımından rahatlıkla söz edebiliyoruz, aklıma hemen Aziz Ayşe geliyor Elfe Uluç imzalı. Bu yeni akımın bir örneği diyebilir miyiz Ana Dilim Nerede için?
Benimkisi gibi film yapma biçimleri biçimsel bir tercihten çok gerçeklikle ve insanla yeniden temas kurma isteğinin bir sonucudur. Türkiye sinemasında yakın zamanda görebileceğimiz bu tercihin Avrupa’daki köklerinin, örneğin  bir zamanlar İtalyan Yeni Gerçekçilik Akımı gibi olguları ortaya çıkartmış olması düşünülürse, bizlerin çabasının, şu an akım olarak adlandırılmasa da, dikkate değer bir gerçeklik kavrayışını yeniden ele alan, ya da ortaya çıkartan bir zemin hazırladığı söylenebilir. “Ana Dilim Nerede” gibi kendisine sorun edindiği meseleyi, bir tür ontolojinin konusu gibi kavramaya çalışan filmler için ilk planda tür seçimi gelmez. Kurgu mu? Belgesel mi? Tür seçimiyle uğraştığımız bile söylenemez. Bu nokta benim için yeni bir “dil” kurma olasılığının başlangıcıdır. Dil’in özgürleşmesi lazım, söz konusu sadece “Ana dil” değildir. Herhangi bir sanatsal ifade etme biçiminin yanı sıra bir bütün olarak “dil”in özgürleşmesi lazım.


Türkiye’de düzenlenen festivaller alternatif konulara, bunları işleyen yönetmenlere ve rol alan oyunculara yeni bir alan açıyor mu?
Türkiye’de bazı festivaller kurumsallığını çoktandır kanıtlamış ve dünya ile ilişkisini bu standartlar üzerinden kurmaya devam ediyor. Bazıları ise içerik oluşturma konusunda koleksiyonerlik aşamasında. Festivallerin en büyük işlevinin yeni ve yaratıcı olanla buluşturmak olduğunu düşünürüm ve bu konuda birçok seçici kurul üyesinin oldukça dikkatli gözlemleri olduğunu görüyorum. Birçok yönetmen küçük bir taşın altında neler oluyor diye merak edip film üretiyor, birçok oyuncu da sinemayı sadece “oynama fırsatı” olarak ele almıyor. Festival kurullarının ellerindeki büyüteçi iyi kullanıyor olması her zaman hayatidir. Toplumsal yapı ters yüz olurken, sinemada alternatif ya da güncel konuları işlemek, yeni bakış açıları oluşturmak hiç de kolay olmuyor. Yenilik ve yaratıcılık bu ülkenin kültürel hayatından bir süreliğine dışlanmış gibi. Belki de bu yüzden yeni ve oldukça genç bir kuşak yavaş yavaş karşımıza çıkıyor. Bu genç enerjiye alan açmak lazım.

Filmin bundan sonraki serüveni nasıl ilerleyecek, katılacağı festivaller ve yurtdışı gösterimleri ile ilgili bilgi verir misiniz?
İstanbul Film Festivali ile ulusal yarışma bölümünde dünya prömiyerini yaptık. Adana  izleyicisinin memnuniyetiyle karşılaştık ve “Ana Dilim Nerede” Altın Koza’da bir kez daha görünür oldu ve bu kez sinema yazarlarının değerli kritiklerini aldık. Bugüne kadar Kırım,  Meksika, Fransa, Almanya, Tataristan vs. birçok yerden davet aldık ve almaya devam ediyoruz. 1001 Belgesel Film Festivalinde, yine belgesel seyircisinin karşısına çıktık ve çok olumlu geri dönüşler aldık.

Gelecek projelerinizle ilgili bilgi alabilir miyiz?
Proje çok ama ilerisi için kesin kararlarım yok. Hayatımın belli bir döneminde bana rahatsızlık veren bir konuyu, bir film yaparak anlamaya ve anlatmaya çalıştım. Sinemanın “başka dünyalar var” yanılsamasını pozitif bir şekilde algılıyorum ve başka dünyalara bakmaya çalışırım herhalde.

www.evrensel.net