09 Haziran 2019 03:20

Avrupa'nın gündemi: Avrupa ticari sözleşmelerinin kirli iç yüzü

Avrupa'nın gündeminde bu hafta Fransa'nın silah ihracatı ve ülkede yükselen öfke, Donald Trump'ın İngiltere ziyareti ve pazarlıklar ile AB'nin İtalya'yı disiplin sürecine alması var.

Fotoğraf: Pixabay

Paylaş

Fransa dünya çapında en fazla silah satan ülkeler arasında yer almaya devam ediyor. 2018’de 9,1 milyar avro değerinde silah sattı. Müşterileri arasında ise Katar ve Suudi Arabistan gibi Yakın ve Ortadoğu ülkelerinin yanı sıra Hindistan ve Mısır gibi ülkeler var. Yemen savaşından dolayı ise Suudi Arabistan’a yapılan silah ihracatlarına karşı tepkiler artıyor. Geçen 10 Mayıs’ta Le Havre limanı işçileri Suudi Arabistan’a gidecek silah malzemelerini engellemiş, ardından da CGT sendikasının çağrısıyla Marsilya limanında da aynı gemi yine engellenmişti. Liberal bir gazete olan Les Echos’dan çevirdiğimiz yazı ise hükümetin ağzından bu silah ticaretin gerekçelerini savunmaya çalışıyor.

ABD-İNGİLTERE PAZARLIĞI

İngiltere’nin Brexit tartışması sürerken, ABD Başkanı Trump’ın ziyareti sırasında İngiltere ve ABD arasında olası bir ticari sözleşme müzakerelerinde Ulusal Sağlık Hizmeti dahil her şeyin pazarlık konusu olabileceğini açıklandı. İngiltere halkı için özel önem taşıyan, NHS olarak bilinen Ulusal Sağlık Hizmetinin bu şekilde pazarlık konusu edilmesine geniş çevrelerden tepki yağdı.  NHS, yıllık 120 milyar sterlin harcama yapılan bir kamu kurumr. Fakat son yıllarda gereken yatırımlar yapılmıyor ve bazı servisler artık verilmiyor ya da yetersiz kalıyor. Hem insan hayatı tehlikeye atılıyor, hem sağlık çalışanlarının çalışma koşulları zorlaşıyor hem de satılmasının zemini hazırlanıyor. The Guardian’dan çevirdiğimiz yorum, bu konuda neden iktidara güvenemeyeceğimizi ele alıyor.

AB-İTALYA SORUNU

AB’nin İtalya’yı yüksek borçları nedeniyle disiplin sürecine alması, borçlarla ilgili adım atılmaması halinde ağır yaptırımlarla tehdit etmesi Alman medyasında geniş yer aldı. Çoğunluk İtalya ve Liga-Beş Yıldız hükümetini suçlarken Junge Welt’ten aldığımız yorumda sorunun AB, Avro Bölgesi sorunu olduğu belirtiliyor.


FRANSA: HÜKÜMET SİLAH İHRACATINI SAVUNUYOR

Anne BAUER
Les Echos

4 Haziran’da yayınlanan 2019 silah ticareti raporunda “Silah ihracatı alanında Fransa uluslararası toplum ve sivil topluma karşı açık davranıyor” cümlesi dikkat çekti. Oxfam gibi örgütlerin, Yemen’deki savaştan dolayı Suudi Arabistan’a yapılan silah ihracına ambargo konulması için kampanya yürüttüğü ve Fransa’nın ihracatları konusunda gizlilikle karşılaştığı koşullarda bu cümle insana anlamsız gelebilir. Fakat (salı günü) parlamenterlere sunulan rapor geçmişte sunulanlara göre daha zengin ve detaylıydı. İhracat edilen ürünlerin lisansını incelemeyle görevlendirilmiş Komisyonun (CIRRMG) incelediği 576 dosyanın yüzde 27’si (156 dosya) daha fazla bilgi alabilmek için ertelenmiş ve 23 tanesinin lisansı ise açıkça reddedildi.

2018’de Fransa’nın silah ihracatı 2017’ye göre, Katar, Suudi Arabistan, Belçika ve İspanya’ya yapılan kimi satışlardan dolayı yüzde 30 artarak 9,1 milyar avroya yükseldi. Bakanlık 500 milyon avronun üzerinde 5 sözleşmeden bahsediyor, özellikle de Katar’a satılan Rafal savaş uçakları ve NH90 helikopterlerine, Suudi Arabistan’a satılan devriye gemilerine, Avrupa cephesinde Belçika ordusuna satılan Scorpion zırhlı araçlarına ve İspanya’ya satılan 23 NH90 Helikopterlere vurgu yapıyor. Ordu Bakanı Florence Parly, ilk defa Avrupalı müşterilerin bu kadar belirgin olmasını mutlulukla karşılıyor. Bunların oranı geçen yıl Fransa’nın savunma sanayisi ihracatlarının yüzde 25’ine kadar çıktı, oysa ki son on yıl içinde bunların oranı ortalama yüzde 10 bile değildi.

Fransız sanayisi Yakın ve Ortadoğu’nun pazarlarından vazgeçemez. Bu bölgeler satışların yarısını teşkil ediyor. Silah satışlarında ambargonun olduğu bölgeler (Çin, Rusya, Venezuela, Birmanya vs…) ile Amerika, Rusya veya Çin’in arka bahçesi gibi olan bölgeler arasında Fransız sanayisinin girebileceği ülkeler sınırlı. 2009 ile 2018 arasındaki dönemde Hindistan, Fransa savunma sanayisinin birinci müşterisi; ardından Suudi Arabistan, Katar, Mısır, Brezilya ve Birleşik Arap Emirlikleri geliyor. 2018 yılında Fransa, son on yılın rekorunu kırarak Suudi Arabistan’a 1,4 milyar avro değerinde, son 4 yıl içinde temel müşterilerinden birisi olan Mısır’a ise 1,2 milyar avroluk satış gerçekleştirdi. Geçen yıl Suudi Arabistan 945 milyon avro civarında, Hindistan 408 milyon (artı yüzde 5,5) ve Katar ise 2,4 milyar avro (artı yüzde 117) civarında sipariş vermişti. İnsan hakları savunucusu sivil toplum örgütlerinin savaş katliamları yapmakla (Suudi Arabistan) ya da halkına karşı baskı uygulamakla (Mısır) suçladığı ülkelere bu kadar yüksek bir miktarda yapılmış olması onları hiç de teskin etmiyor. Üstelik müşteriler aldıkları materyaller ya da teknolojik transferler için devamlı karşılıklar da talep ediyorlar. Bir Avrupa savunma projesini güçlendirme artık acil.

(Çeviren: Deniz Uztopal)


İNGİLTERE: ULUSAL SAĞLIK HİZMETİ ABD İLE OLAN BEYHUDE PAZARLIĞIMIZDA BİR KOZ OLARAK KULLANILAMAZ

Rhiannon Lucy COSSLETT
The Guardian

Muhafazakar Partili milletvekilleri anlaşmasız Brexit ihtimali içerisinde sağlık sistemimizi Trump’tan koruma telaşı içerisindeler, fakat güvenilmezler.

Amerika’nın düzenlemeleri, Muhafazakar milletvekilleri tarafından özelleştirilmek amacıyla içi boşaltılmakta olan Ulusal Sağlık Hizmeti (NHS) sistemimize kıyasla dahi korkunç görünüyor. Özelleştirmelerin Muhafazakar sağ kanadın ideolojik amaçlarından biri olduğundan kuşkulananlar, ABD Elçisi Woody Johnson “ekonomimizin tamamıyla Brexit sonrası anlaşmaya elverişli olduğunu” söylediğinde şaşırmadı.

Trump’ın NHS hakkındaki tehditleri eninde sonunda alakasız, kendisinin bu konuları anladığına gerçekten inanan kim var ki? Fakat konu NHS hizmetlerinin umutsuz bir ticari anlaşmayla parsel parsel dağıtılmasını tartışmaya geldiğinde, ABD’nin çıkarlarıyla domine ediliyor.

Ve tabii daha sonra güç ve parti bütünlüğünü ülkenin çıkarlarının üzerinde tutan Muhafazakarlara geliyor sıra. NHS konusunda onlara hangi aptal güvenebilir? Şu an bir sonraki başbakan olmak için yarışan Boris Johnson 1995’te şöyle demişti: “NHS hizmetleri bu şekilde ücretsiz olmaya devam ederse pek çok diğer ücretsiz hizmet gibi suistimale uğrayacaktır. İnsanlar eğer para ödeme yapmak zorunda kalırlarsa bu hizmetlere daha fazla değer vereceklerdir.”

Aynı sıralarda lider adayları Jeremy Hunt ve Michael Gove bir grup diğer Muhafazakar milletvekili ile beraber NHS özelleştirmesine dair karar dosyasına katkıda bulundular. Şu anki sağlık bakanı Matt Hancock attığı tweetinde “Sayın Başkan, NHS ticari istişare masasında değildir ve benim görev süremde de asla olmayacaktır” dedi. Kendisi geçen ay NHS özel sözleşmelerinde ihaleye çıkacak olan 127 milyon sterlin sebebiyle eleştirilmişti. Öte yandan Dominic Raab, darülacezelerin yeniden kurulması ve NHS özelleştirmeleri için çağrıda bulunan bir Facebook grubunun üyesi. Bunlardan da mühim olan ise özel sağlık sigortası şirketleriyle bağlantıları olan milletvekillerinin listesi.

Trump’ın sağlık bakanı Alex Lazar’ın geçen sene “ticaret müzakerelerinin bundan sonra kamu sağlık hizmetlerinin daha fazla paralı hale getirilmesi için kullanılacağını” söylemiş olması akla şu soruyu getiriyor: Muhafazakarların bu konuda direnebileceğine kim gerçekten inanıyor? Hele ki anlaşmasız Brexit paniği her yeri sarmışken? Kemer sıkma siyaseti, partinin insanların mağduriyetlerine karşı duyarsız olduğunu,  kemer sıkma sonucunda gerçekleşen önlenebilir 130 bin ölümle gösterdi.

Yıpratılmış, az fon ayrılan NHS’yi işaret edip çalışmadığını söylemek kolay. NHS’yi koruyacaklarını söylüyorlar ama söylemin nasıl çalıştığını halihazırda biliyoruz: Milletin egemenliğini yeniden kazanabilmesi için “zor kararlar”ın verilmesi gerekiyor. “Kaçınılmaz ekonomik fedakarlıklar” yapmak gerekiyor ama “sonuçta inanılmaz bir kazancımız var”. Ve ABD’li çokuluslu şirketler bu kazanca pençe atmak istiyor.

Hepimizin kendi NHS hikayeleri var: Dikişler, kırık kemikler, gasplar, alerjik reaksiyonlar, cerrahi müdahaleler, doğumlar ve düşükler, taramalar, testler ve kemoterapiler. Her 10 kişiden 7’sinin NHS’nin temel prensibi olan “sağlık hizmeti genel vergilerle fonlanmalıdır ve herkes için olmalıdır” savını destekliyor. NHS ile çok yakın bir ilişkimiz var. “Beşikten mezara” tabiri bu duruma uygun düşüyor: Pek çoğumuzu o dünyaya getirdi ve pek çoğumuz dünyadan ayrılırken yine orada olacak. Elleri tenimize dokunuyor, dikiyor, içini organlarımıza kadar araştırıyor. Yüzümüzü kuruladı, bizi yıkadı, üzüntü ve kayıplarımızda bize moral verdi. Karşılığında ise hiçbir ücret istemedi.

NHS; kişisel, içsel ve bizim olan bir şey, ABD’li ilaç şirketlerinin oyuncağı değil. ABD’li ilaç şirketleri ellerini kendilerine saklamalı...

Sonuç olarak Muhafazakarlara güvenmemeliyiz. Ve bizi bu noktaya getirmesine uğraşılan anlaşmasız Brexit’e karşı durmak için elimizden geleni yapmalıyız. O kadar ileri gitmeyeceklerini söylüyorlar ama gidecekler, bundan kesinlikle eminim. Peki ya siz?

(Çeviren: Güneş İspir)


AB KOMİSYONU İTALYA’YI CEZALANDIRMAK İSTİYOR

Klaus FISCHER
Junge Welt

Brüksel’in mali saldırı timleri İtalya’ya doğru yola çıkıyor. Batı liderleri, çarşamba günü Londra’da II. Dünya Savaşı’nın ikinci cephesinin açılışını, Normandiya’ya ABD askerlerinin çıkmasını kutlarken, AB Komisyonu başka tür bir çıkarma operasyonu gerçekleştirdi: İtalya cezai bir yaptırımla karşı karşıya. Disiplin süreci başlatıldı. Devlet ağır borç altında. Bu AB Başkanı Juncker’ın Avrupa’daki merkezkaç kuvvetlerine son kıyağı mı? Ya da AB bürokratları bir sorunu “çözmeye” çalıştığında her zaman yapılan “iyileştirme yöntemi” mi? Ne için yapıldığı önemli değil ama yapılan iş yasalara uygun. Sonuçta, bu utanç verici yöntem, Maastricht Antlaşmaları adı verilen büyük mali Engizisyon kitabında yazılı. Boğulmuş bir devlete ceza vererek ek maliyetler yüklemek fikri akıllara ziyan.

AB komiserlerini bu rahatsız etmiyor. Onlar da temel sorunun İtalya ve başka ülkeler değil, avro olduğunu ve öyle kalacağını biliyorlar. 2002’den sonra keyifli şekilde ilk borçlar yapılmaya başlandı. İspanya betonlaştırıldı, Portekiz en iyi trafik altyapısına sahip oldu. Ve Almanya “Rekabet edebilirlik”in en üst noktasına çıktı.

2007/2008 mali krizi buna son verdi. Birdenbire bazı ülkelerin “kurtarılması” konusunda milyarlık vaatler verildi. Borç krizlerine karşı mücadele, genellikle bir para biriminin değerinin düşürülmesiyle -özel sektörün yükümlülüklerinin kamuya yüklenmesiyle- yapılır. Bunun yapılabilmesi için, etkilenen devletler Birlik’i terk etmek zorunda kalacaktı. Politik olarak bu istenmedi.

O zamandan beri, kriz bölgesinde yangın var. Söndürmeye kalkışmak avroyu ortadan kaldırmak anlamına geliyor. Bu, temsilcileri AB Komisyonu ve Avrupa Merkez Bankası olan birleşik Batı Avrupa sermayesi tarafından engelleniyor. Öte yandan, İtalya hükümeti -Fransa’nın yanı sıra-  kısıtlama ve sosyal hak gaspı programı uygulamak istemiyor ve uygulayamaz da. Renzi’nin Sosyal Demokratları bunu hayata geçirmeye çalıştıkları için seçmenler tarafından politik arenadan süpürüldü.

Şimdi Roma’yı Liga ve “Beş Yıldız”  yönetiyor. Seçim vaatlerini yerine getirmek için, önceki hükümetin yeni borçlanmayı azaltmak için verdiği vaatleri geçersiz ilan ettiler. Bu karar,  Brüksel’i kızdırdı, Liga’yı ise popüler yaptı. Ancak İtalya aslında “başarısız olamayacak kadar büyük” olduğu için, AB’nin mali saldırısının başarıya ulaşması imkansız. Sorun ertelenmiş durumda. İtalya, iyileştirme yapacağız diye AB’yi kandırmaya çalışsa da acil durumda hayata geçirilecek paralel bir para birimine geçişin hazırlıklarına başladı.  Temel şimdiden 3-12 ay içinde borçların azaltılmasını hedef alan 5500 avroluk olağan hazine bonosu ile (Mini-Bots- Buoni Ordinari del Tesoro) atıldı bile.

(Çeviren: Semra Çelik)

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

İstanbul’un tarihi surları bakımsızlık nedeniyle tehlike altında

SONRAKİ HABER

Trump-Erdoğan basın toplantısı: Türkiye'nin S400 alımı bizim için zorluklar çıkarıyor

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa