17 Mayıs 2019 04:11

Sezen Eren: Her bir evette çaresizliği ve kabullenişi öğreniyoruz

"Hayır" isimli üçüncü romanıyla okurlarının karşısına çıkan Sezen Eren'le konuştuk.

Evrensel 

Paylaş

İsmail AFACAN
İstanbul

Yazar Sezen Eren’in üçüncü romanı “Hayır” okurlarıyla buluştu. İletişimsiz ve sevgisiz bir aile ortamında yetişen Cengiz’in psikologla yaşadığı diyaloglardan oluşan roman; toplum, aile ve birey arasındaki gizil ilişkiye odaklanıyor.

Sezen Eren’le yeni romanı “Hayır”ı konuştuk. Romanda “Baba devleti, anne toplumu ve Cengiz ise yurttaşı temsil ediyor.” ifadelerini kullanan Eren, “Oysa her bir evetin ardında çaresizliği, teslimiyeti, kaybetmeyi, kabullenişi ve boyun eğmeyi öğreniyoruz bilerek bilmeyerek” diyor.

Kitabın ismiyle başlayalım söyleşimize: “Hayır”... Neden itiraz içeren bir kitap başlığı seçtiniz?

Çünkü insan onuru “Hayır” demeyi gerekli kılıyor. Diğer taraftan hep bir “evet “iz. yani  dogmatik evetlerle yüklü doğuyoruz. Bu dogmatik evetler insanın trajedisidir aslında. Bilinci bakımdan algılayan özne olan birey, bilinç yetisini kullanmaya başladığında, aslında evetlerin kendini değersizleştirdiğinin farkına varıyor.  Örneğin okulda öğretmene evetiz. Evleriniz, eşimize evetiz. Askerde komutana evetiz. İşyerimizde işverene evetiz. Evet dediğimiz sürece kabul görüyor, evetlerimiz çoğaldıkça iyiyiz, güzeliz! Oysa her bir evetin ardında çaresizliği, teslimiyeti, kaybetmeyi, kabullenişi ve boyun eğmeyi öğreniyoruz bilerek bilmeyerek. Elbette haklı hayırlarımız da var. Savaşa hayır, adaletsizliğe hayır, sömürüye hayır, yani şiddetin her türlüsüne koşulsuz hayır.

Romanda birey, aile ve toplum üçgenine sıkışmış Cengiz isimli bir başkarakter var. Niye böyle bir karakter yaratmaya ihtiyaç hissettiniz?

Genelde kadınlar üzerinden ezilmişliği,  devlet ve toplum işleyişinden anlatılır.  Ben de devlet ve toplum arasındaki ezileni anne/baba ve çocuk üzerinden anlatıyorum. Yani burada baba devleti, anne toplumu ve Cengiz ise yurttaşı temsil ediyor.  Kaygı verici toplumsal gerçek ile olması gereken evrensel değerler ve etik kuralların arasındakini boşluğun sebep olduğu iç cinnet etkilerini Cengiz üzerinde görmek mümkün. Bu aile üzerinden bütün çarpıklığı sınıflandırarak anlatmaya çalıştım. Sistemin işleyişi ile eylemde bulunurken, mevcut sistemin yasalarının dışına çıkmayan bireyler, bütün rejimlerden kabul gören yurttaşlardır. Yani bu yurttaşlar devletin önünde hazır olda, toplumun karşısında el pençe duranlardır. Ve bu şekilde kendi öz benliklerine asla ulaşamazlar. Aslında Cengiz, devlet otoritesinin ve toplumun istediği insan tipinin ete kemiğe bürünmüş halidir. Burada cinsiyet belirtmeksizin şunu diyebilirim ki,  Cengiz aynı zamanda şiddete maruz kalan kadınları, tacize uğrayan, öldürülen çocukları, sokaklardaki evsizleri, emeği sömürülen işçileri, katledilen doğayı ve hayatı elinden çalınan milyonlarca insanı temsil ediyor.

"CENGİZ KALABALIK SOKAKLARDA TENHA BİR SIĞINAK ARIYOR"

Roman genel olarak tek mekanda geçiyor. Psikoloğun odasında... Geçmişini anlattıkça farklı mekanlara açılıyor. Neden böyle bir tercih yaptınız?

Hiç bir şey zaman ve mekandan bağımsız var olamaz. Psikoloğun odasını hiçlik olarak ele alarak başladım. Çünkü hiçliğin arkasında hiçbir şey yoktur. Cengiz konuştukça hiçlikten çıkıp zaman ve mekan içinde var olmaya başlıyor. Her mekan Cengiz’in kendi içindeki başka bir sokağa açılıyordu.  Yani Cengiz kendi içindeki kalabalık sokaklarda tenha bir sığınak arıyor. Bu yüzden mekanlar önemli. Aynı zamanda mekanlar ve eşyalar içinde yaşayan insanları da yansıtır.  Benim için ise her mekan, bir hikayenin kapısını aralıyordu. Cengiz’in, anne ve babasının yatak odasına girip onları anlamaya çalışması hatta yatağın sertliğinden anne ve babasının taşlaşmış kalbiyle bağ kurması, mekanların insanların iç dünyası ile ne kadar da özdeş olduğunu anlatıyor. Tırnak içinde “Bir kişinin karakterini öğrenmek için evindeki rafları neyle doldurduğuna bakmak...” gerekiyor.

"İLETİŞİMSİZLİK AYNI ZAMANDA SEVGİSİZLİĞİ TETİKLER"

Cengiz’in bu edilgen ve çekingen yapısında çevresindeki sevgisizlik ve iletişimsizlik oldukça etkili... Çözüm olarak aşkı öneriyorsunuz. Sevgisizlik ve iletişimsizliği neden vurgulamak istediniz?

Sevgisizlik ve iletişimsizlik biri olmazsa diğeri olmaz. Bu iki kavramın altında da, empati kuramayan, karşı tarafı anlamaktan uzak, “benmerkezcilik” yatıyor. İletişimsizlikte de gizli bir otorite var. Oysa iletişimdeki amaç, anlam üretimi ve paylaşımı olmalı.  Bir yerde de “çağımızın hastalığı.”  İletişimsizlik aynı zamanda sevgisizliği de tetikler. Burada Cengiz’ de  içsel iletişim var, ancak dış dünyayla ile olan iletişimi sürekli kesinti halinde. Aşkı ise Cengiz’in karanlık dünyasında ışık olarak düşündüm. Cengiz’e göre aşk ancak tanrısal dokunuşla mümkündü. Ve bu yüzden de ona platonik bir aşk yarattım. İç dünyasında platonik aşkıyla zaman ve mekandan bağımsız olarak aşkını yaşıyordu Cengiz. Aşk Cengiz’e çok yakışıyordu. Bazen aşkını göğün sonsuzluğunda, bazen denizdeki bir damlada arıyordu. Öyle ki kelimelerin yetersizliği düşüncelerini sınırlıyordu belki, ama onun duygularını sınırlayacak hiç bir güç yoktu. Tıpkı tonlarca çakılı çıkartıp, günlerce güneşe hasret kalan bir madencinin yerin kilometrelerce altına inip o kıymetli taşa ulaşması gibiydi onun aşkı. Ancak Cengiz o taşın hep diplerde kaldığı sürece değerli olduğunu düşünüyordu. Ona göre değerli olan şey yüzeyde yaşayamazdı. Kısaca,  Aristoteles için “felsefe” ne ise Cengiz için aşk oydu.

Peki Cengiz “hayır” demeyi öğrenebilecek mi?

Cengiz içindeki barikatları aşarak hayır demeye doğru ilerliyor. Cengiz hayır demeyi öğrenebilecek mi? bu sorunun cevabı kitapta… Ama şunu diyebilirim… Cengiz’in zihni dizginleyemediği hırçın arzu ve düşüncelerle dolu.

"YAZIYORUM ÇÜNKÜ…"

Bu üçüncü romanınız. Önceki kitaplarınız “Hayır”ı yazma sürecinizde nasıl bir katkı sundu?

Sözlerin duygulardan koptuğu yerde, kalemim yazmaya başladı. Ne yazık ki günümüzdeki sesli iletişimimiz, mektuplardaki tek bir satır kadar anlam taşımıyor. Ne duygusal olarak ne de düşünsel olarak, hiçbir niteliği yok. Kapitalist sistem her şey gibi duygu ve düşüncelerimizi de tıpkı bir değirmen gibi öğüttü. Mektup deyip geçmemeli... Mektup kültürü, dünya tarihi boyunca biz insanların edindiği en nitelikli kültürdü. Bu kültürü yitirirken kendi içimizde ki insani değerlere de cenaze merasimi düzenledik. Kısa süreliğine de olsa mektuplaşma kültürünün olduğu dönemde yaşamış olduğum için kendimi çok şanslı ve mutlu hissediyorum. Mektuplarda aşkı, özlemi, sevgiyi anlatan kalemim, bugün de sokaklarda avazım çıktığı kadar, boğazım yırtılana kadar bağırmamak için yazıyor. Yazıyorum çünkü, yazmak sesten çok daha öteye ulaşabilen bir enstrümandır.

O mektupların Yarım Kalan, Erik Ağacı, Hayır romanlarımı yazmam için hazırlık niteliğinde olduğunu söyleyebilirim. Kuşkusuz ki her bir romanımda başka karakterle tanışıp ve onlardan çok şey öğrendim. Ama “Hayır” romanım bu anlamda başka bir dünya sundu bana. Cengiz’in kendi içsel dünyasında ona eşlik ederken, onunla barikatlar ve labirentle dolu sokaklarda dolaşırken güldüm, üzüldüm, sıkıldım hatta tıkandım. Ama bir an olsun onunla çelişmedim. Çünkü onu en az kendim kadar iyi tanıyordum. Öyle ki doktorla kopmalar yaşayıp “Bir sigara içebilir miyim doktor hanım” dediği anlarda, ben de yazmayı bırakıp sigara içmeye gidiyordum…

ÖNCEKİ HABER

“Silahım olsa hakemi vururdum” demenin cezası 11 gün hak mahrumiyeti

SONRAKİ HABER

Kemal Kılıçdaroğlu: Ergün Atalay kendisini Saray’a teslim etmiş

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa