Yönetmen Ali Vatansever: Saf filmi, benim kendi dönüşüm hikayem

Fikirtepe’deki kentsel dönüşümü anlatan "Saf" filminin yönetmeni Ali Vatansever'le konuştuk: Saf filmi benim kendi dönüşüm hikayem aslında.

28 Nisan 2019 03:05
Paylaş

Yağız SENEM

Fikirtepe’deki kentsel dönüşümü anlatan ‘Saf’ filmi geçtiğimiz hafta vizyona girdi. Kentsel dönüşüm ekseninde çalışma hayatının ve ekonomik dönüşümün insanlar üzerinde yarattığı etkiye odaklanan Saf, bir gecekonduda yaşayan Kamil ve Remziye çiftini merkeze alıyor. Saadet Işıl Aksoy ve Erol Afşin’in başrollerini paylaştığı film, işsizlik, yoksulluk, yükselen ırkçılık gibi konulara göndermeler yapıyor.

Prömiyerini Toronto Film Festivali’nde yapan ve 30'uncu Ankara Uluslararası Film Festivali'nde en iyi yönetmen ve en iyi kadın oyuncu (Saadet Işıl Aksoy) ödüllerini alan “Saf” filminin yönetmeni Ali Vatansever’le sohbet ettik. Filmin temel olarak safların net olmadığını ve bu nedenle gri alanları anlatmak istediğini söyleyen Vatansever, “Saf filmi benim kendi dönüşüm hikayem aslında. Bu coğrafyada yaşayan hangi genç, hangi insan son beş-altı yıl içerisinde değişmedi ki?” dedi. 


Saf realist bir yapım olarak yorumlanmaya oldukça müsait. İşsizlik, yoksulluk, yükselen ırkçılık, kentsel dönüşüm gibi gerçeklikleri eklektizme düşmeden beyaz perdeye yansıtmak kolay olmasa gerek. Hikayeyi yazma ve filmin çekim süreci nasıl gerçekleşti?
Ben ilk olarak toprak-insan ilişkisini ve şehirleşme maceramızı, toprakla kurduğumuz yeni ilişkiyi yansıtma kaygısıyla başladım senaryoya. Sonrasında Fikirtepe’yi keşfettim ve düşüncelerim dönüşmeye başladı. Oradaki insanları gözlemledikçe belirli konulara dair “saf”ım değişmeye başladı. Siyah ve beyazlardan sıyrılıp gri alanda yürüdüm. Fikirtepe’ye odaklandım. Şehir dönüşürken nasıl oluyor da ardında bizi de dönüşüme sürüklüyor? Sonra fark ettim ki şehirden önce biz dönüşüyoruz. Sonra insanı anlamaya başladım. Fikirtepe’deki kentsel dönüşüm esnasında yıkılmaya hazır evlere Suriyeli göçmenlerin yerleştiğine şahit oldum. Orada ucuz işçi olarak çalıştırıldıklarını gördüm. Devamında ırkçılığın, güvensizliğin had safhaya çıktığını gördüm. Burada önüme iki seçenek çıktı. Ya kendi sinema değerlerim bağlamında sadece Fikirtepe’yi ve oradaki kentsel dönüşümü ele alarak toprak-şehirleşme kapsamında bir film yapacaktım ya da Fikirtepe’yi aktarmaya çalışacaksam bu filmin içerisine göç sorununu, güvenlik sorununu, emek sorununu da dahil edecektim. İnsan olmak bugün kompleks sorunlar bütünü ile mücadele etmeyi beraberinde getirdiği için bu sorunlar içerisinde insan dönüştüğü için ikinci seçeneği tercih ettim.

İnsanları saflaştırmak gibi bir gayeniz olmasa bile belirli sahnelerde ortak bir duygu ya da fikir yaratmak istediniz mi?
Bu filmin temel olarak göstermek istediği şey safların net olmadığı. Ben hiçbir insanın tek bir kalıba tek bir düşünceye indirgenemeyeceğini düşünüyorum. Bu filmin iyi ve kötü karakterleri yok. Kamil ve Remziye de sütten çıkmış ak kaşık değiller. Tıpkı o müteahhit ve Remziye’nin patronu olan iş kadını gibi. Ancak bunların hepsi kapkara insanlar da değil. Mesela müteahhit baş sağlığı dilemek için Remziye’nin evine geliyor, ses tonundan samimiyeti anlaşılıyor ancak çıkarken de “Buralar değerlenecek” diyerek çantasında farklı ajandalar olduğunu gösteriyor. Remziye’nin çalıştığı evdeki iş kadını genel olarak ona patronluk taslamamasına rağmen, “Sebze getirmiş miydin?” diye sorarak Remziye’nin rolünü hatırlatması da bence hayatın zenginliği. Hayat aslında gri tonlarda seyrediyor ve bu grileri tartışmak o kadar keyifli ki. Bu grilik kimi insanda iğreti uyandırır kimisinde ise bambaşka bir duygu. Bu filmde steriotiplere sıkışmamış karakterler bütününden bahsedebiliriz. Mesela ben o iğretinin ilk başta işçilerce hissedilmesini ancak filmin ikinci perdesi ile birlikte işçilere hak verilmesini beraberinde getiren bu karmaşık dünyaya izleyiciyi davet etmek istiyorum. Benim de şehre ve dünyaya karşı bir yargım var. Ama yapmaya çalıştığım şey bu yargıyı yansıtmaktan ziyade hayatın resmini çekmek. Yapmak istediğim şey gri alanların lezzetini insanlara göstermek.

Filmin kendi zaman skalası içerisinde Kamil’in çok hızlı değiştiğine şahit oluyoruz. Kamil’in masumiyetini, saflığını yadsımasını ve değişmesini bu kadar hızlı kılan neydi?
Bu filmin yapmaya çalıştığı şey dediğiniz gibi karakteri elli dakika içerisinde bambaşka yere savurmaktı. Bunu yaparken de kentli olma halimizden beslendim. İnsanlar hiçbir zaman birim zamanda bir problem ile uğraşmıyor. İşinde problem oluyor, evinde problem oluyor, sosyal ilişkilerinde problemler olabiliyor. Bizler sorunlar bütünü içerisinde insan olmaya çalışıyoruz. Filmde de Kamil bütün bu sorunlara maruz kalıyor. Belki Kamil tek başına bir iş problemi ile uğraşsaydı böyle bir dönüşüm yaşamayacaktı. Ama eş zamanlı olarak çocuk sahibi olmaya çalışan, evini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olan, bir yandan da bir Suriyelinin işini almak için ona karşı savaştığı sorunlar bütünü altında değişiyor, dönüşüyor. Bir kedi nasıl ki köşeye sıkıştığında saldırmaya başlarsa Kamil’de öyle köşeye sıkışıyor. İkinci perdede Kamil, Remziye ile kaliteli vakit geçirmek istediği için bunu 50 dakika gibi kısa bir süre içerisinde göstermemiz gerekiyordu. 

Filmin ikinci perdesinde Remziye, Ammar’la yüzleşmek için hapishaneye gittiğinde bir müddet sonra acılı bir eşin serzenişi, acılı bir eş ve acılı bir baba arasındaki dertleşmeye dönüşüyor. Birbirlerinin sorunlarını anlamaya başlıyorlar. Nasıl yorumlamalıyız bu dertleşmeyi?
Biz her zaman dışarıda bir düşmanla uğraşıyoruz. Bu bazen bizim gibi düşünmeyen insanlar oluyor. Yeri geldiğinde “Bizim ekmeğimizi almaya çalışan” insanlar oluyor! Yeri geldiğinde “Evimizi almaya çalışan” insanlar oluyor! vs. Yani sürekli dışarıda bir düşman var ve biz onları kesinlikle anlamaya çalışmıyoruz çünkü durduğumuz yer çok net ve değişmez. Hayatın akışı içerisinde Remziye ve Ammar hiç karşılaşmıyorlar. Ama birbirlerine dair yargıları daha doğrusu ön yargıları var. Ama Ammar’ın en sonunda “Ortada bir suçlu yok, herkes ekmeğinin derdinde” demesi filmin tartıştırdığı bütün sorunların aynı potada erimesini sağlıyor. Ne olursa olsun dışarıda düşmanlar yok, insanlar var ve insanlar nereye giderse gitsin ekmeğinin peşinde. Ancak bizi baskılayan ekonomi, düşmanı dışarda aramaya itiyor. Düşmanla savaşırken düşmanın kendisine dönüşüyoruz. Yani siyah ve beyazlara hapsoluyoruz. İnsanın medeniyet tarihinden önce bir göç tarihi var ve bugünki kültürel zenginliği de bu göç dönemine borçluyuz. Şimdi 2019 yılında da biz neden insan hareketliliğinin problem olduğunu düşünüp, “Hayır burası benim. Sizi buraya sokmam” diyebiliyoruz. Ve bu ruh halini tartışmıyoruz. Sorun göç edenlerde değil. Kendi toprağını başkalarıyla paylaşmaktan imtina eden kişilerle başlayan bir sorun.

"HANGİ İNSAN SON BEŞ-ALTI YIL İÇERİSİNDE DEĞİŞMEDİ Kİ?"

İlk filminiz “El Yazısı” ile ikinci filminiz “Saf” arasında mekan, müzik kullanımı, işlenen konu bağlamında gözle görülür bir fark dikkati çekiyor. İşlediğiniz tema ve kullandığınız estetik ögelerdeki değişimin sebebi nedir?
Saf filmi benim kendi dönüşüm hikayem aslında. Bu coğrafyada yaşayan hangi genç, hangi insan son beş-altı yıl içerisinde değişmedi ki? İki film arasındaki fark burada başladı. Biçimsel olarak El Yazısı’nda daha izlenimci, coğrafya ve insan ilişkisini farklı bir perspektifle ele alırken, Saf’da ise daha dönüşüm içerisinde ve kaybolan-arafta bir coğrafyayı insan ölçeğinde yani dışarıdaki dönüşümün sebebinin insanın dönüşümü olduğu önermesi ile ele aldım. İlk filmde rüzgar ve doğanın yansıma sesleri ön plandayken, Saf’ta Fikirtepe’nin kendi müziğini kullandım ve bunun da kendi içerisinde bir tınısı vardı. Biz bütün bu sesleri bozarak ve yeniden üreterek, bütün bu dönüşüm içerisinde yeni katmanlar ekleyerek sürekli kendini hatırlatan bir ses yarattık.

‘SİNEMAMIZDA GERÇEKLE KURULAN İLİŞKİ OLDUKÇA PROBLEMLİ’

Geçtiğimiz günlerde İKSV’nin düzenlediği 38. Film Festivali gerçekleşti. Sizin filminiz de ulusal yarışma ve sinemada insan hakları bölümlerinde yarıştı. Türkiye sineması üzerinden ilerleyecek olursak Ulusal Yarışma kapsamında gösterilen filmler içerisinde işçi figürünü merkezine alan tek film olarak Saf göze çarpıyor. Son yıllarda da yoksul kentlinin ve işçi figürünün sinemamızda çok fazla yer etmediğini söyleyebilir miyiz?
Şehirde yaşayan insanın karşılaştığı iş, ekmek sorunu, göç sorunu gibi etrafımızı sarmalayan sorunlara dokunulmamasına ben de hayretle, şaşkınlıkla bakıyorum. Bence bunun iki sebebi var. İlk olarak film çekim sürecinin finansal zorluklarından dolayı bir fikrin gerçekleşmesi yıllara yayılıyor. Bizim sinemamız oldukça geç tepki veren bir sinema dolayısıyla günümüzü etkileyen son üç-dört yıldır artan bu sorunlar yakın zamanda beyaz perdeye yansıyacaktır.

İkinci olarak sinemamızda gerçekle kurulan ilişki oldukça problemli. Eğer gerçeği gözlemlemek istiyorsak sokaklara, insanlara kendimiz dokunmalıyız. Şu an dış dünyanın bütün baskısı karşısında içine dönmüş bir sinema var Türkiye’de ve dünyada. Günümüzün gerçekliği dünyadaki sinemayı bir süper kahraman arayışına, kahramanlaşan insan tasavvuruna; sanat filmlerinde ise öznel tartışmalar yürüten daha ayrıksı bir sinemaya doğru bizi itiyor. Gerçekle imtihanımızda bizi bugünkü duruma taşıyor. Bunlar benim naçizane yorumlarım tabii ki.

 

ÖNCEKİ HABER

Eğitim Sen eğitimin sorunları için Lüleburgaz’da buluştu

SONRAKİ HABER

AP seçimlerinin ardından Yunanistan'da erken seçim kararı alındı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa