28 Nisan 2019 03:37

Avrupa’nın gündemi: İki yüzlülüğe tam hız devam

Avrupa gündeminde bu hafta, savaşta cinsel şiddetle mücadelede iki yüzlü tutum, Brexit ve Fransa’da emekçilere yeni saldırı planları vardı.

Fotoğraf: AA

Paylaş

Almanya’nın bir aydır sürdürdüğü Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi başkanlığı görevi sırasında savaşlardaki cinsel şiddeti konu yapması sevindirici olsa da inandırıcı değil. Bir yandan kriz bölgelerine silah gönderip diğer yandan savaşlarda cinsel şiddetin BM tarafından suç olarak görülmesi girişiminde bulunmak iki yüzlülük ve şov olarak niteleniyor.

Ekim ayına kadar uzatılan AB’den çıkış (Brexit) tarihi, İngiltere’de panik halini yatıştırmış olsa da Brexit’in nasıl ve hangi koşullarda gerçekleşeceği hâlâ net değil. Muhafazakar Parti ve İşçi Partisi görüşmelerinde de bir sonuca varılamadı. İngiltere Parlamentosunda kararsızlık ve bölünmüşlük hakimken, Brexit konusunda seçenekler hızla azalıyor.

Fransa’da ise “Sarı Yelekliler krizi”ni çözeceği iddia edilen Cumhurbaşkanı Macron’un beklenen konuşması sonunda perşembe akşamı gerçekleşti. Gazetecilerin sorularıyla birlikte iki buçuk saat süren konuşmanın özeti “Çizgim doğru, yola devam” oldu. Fiili olarak emeklilik yaşının uzatılacağı, haftalık çalışma süresinde değişikliklere gidileceği, memur kıyıma devam edileceği şimdiden belli oldu. Humanite gazetesinden çevirdiğimiz yazı da Macron’un konuşması değerlendiriyor.  

 


HEIKO HOLLYWOOD’A GİDİYOR: ALMAN BAKANIN BM ŞOVU

Tobias RIEGEL
Nachdenkseiten

(Almanya) Federal Dışişleri Bakanı Heiko Maas’a (SPD) önce övgüde bulunulmalı: BM Güvenlik Konseyi’nin özel oturumundan önce başlatılan “savaş bölgelerinde cinsel tacizle mücadele” girişimi memnuniyetle karşılanmalı. Maas ve ABD’li aktris Angelina Jolie, Washington Post’ta yayımlanan bir makalede haklı olarak “Tecavüz ve diğer cinsel şiddet biçimleri dünya çapındaki savaşlarda çatışma ve terör taktikleri olarak kullanılıyor” dediler. Bu kötü uygulamaya BM’nin kesinlikle karşı çıkması ve uluslararası kovuşturma başlatması zorunlu. Medyaya göre, şu ana kadar bu konuda BM tarafından iki ana karar alındı: 2000 yılında kabul edilen 1325 sayılı kararla kadınların korunmalarını ve barış görüşmeleri ile ülkenin yeniden yapılanmasına eşit haklarla katılmaları istendi. 2008’deki 1820 sayılı karar ise cinsel şiddetin bir savaş yöntemi olarak derhal durdurulmasını esas aldı. Mağdur kadınları korumaya yönelik bu çabalar vazgeçilmezdir ve şimdi Maas’ın girişimiyle güçlendirilmeleri memnuniyetle karşılanmalıdır.

VE BÜYÜK İKİ YÜZLÜLÜK

Ancak aynı zamanda, Heiko Maas’ın ikiyüzlülüğünün de kınanması gerekiyor. Çünkü Almanya’nın Dışişleri Bakanı’nın da etkisiyle savaşlar mümkün kılınıyor ya da uzatılıyor. Maas’ın Hollywood Yıldızı Jolie ve Avukat Amal Clooney tarafından desteklenmiş, temelde iyi projesi bu tantanası nedeniyle bile sembolik gösteri yapıldığı izlenimini pekiştiriyor.

BM inisiyatifinde ifade edilen argümanları ve hedefleri Almanya’nın gerçek dış politikasıyla karşılaştırırsak, ikiyüzlülük izlenimi daha da belirginleşir. Örneğin, Sol Parti’den Heike Hänsel, “Alman dış politikası savaşlara katılmak yerine aktif bir barış politikasını savunsa daha inanılır olurdu” diyor.  Hansel devam ediyor: “Birleşmiş Milletler, IŞİD gibi İslamcı terörist grupların ve Suriye’deki Özgür Suriye Ordusu gibi diğer İslamcı milislerin, Yemen’deki Suudi yanlısı milislerin cinsel şiddetten sorumlu olduğunu ortaya koyuyor. Ama Federal Hükümet, Körfez devletlerine, her şeyden önce İslamcı, kadınları inkar eden grupları açıkça gözeten ve kendi ülkelerindeki kadınlara vahşice baskı yapan Suudi Arabistan’a silah ve savaş malzemeleri gönderiyor.”

CEZASIZLIKTA TUTARSIZLIK

Cezasızlığın sona erdirilmesi noktasında başka bir tutarsızlık var. Savaş bölgelerinde suçların kovuşturulmasını isteyenler, cinsel şiddete de yol açan daha büyük suçların cezalandırılmasını da sağlamak zorundalar. Maas, “Cinsel şiddet faillerini normal suçlular olarak görüp yerel adalete teslim etmek birçok kez yanlış oldu, cezasızlığın neredeyse normal olduğu şartlar oluştu” diyor. Bunu savaşın çıkması ve sürdürülmesinden sorumlu olanlara da uygulayabiliriz. Savaşlar öyle birilerinin dediği gibi etik amaçlarla ve ideallerle yürütülmez. Savaşın silaha, tekniğe ve diğer malzemelere ihtiyacı vardır. Onları savaş bölgelerine gönderenler orada savaşanlar, cinsel şiddeti savaşın bir silahı olarak kullananlar kadar suçludur. Bu konuda Federal Almanya’nın kriz bölgelerine sattığı silahlardan söz etmeye gerek bile görmüyoruz. SIPRI raporları gerçeği ortaya koydu. Almanya’nın BM’deki girişimi kuyuya zehir atıp insanlar temiz su içemiyor diye vaveyla koparan birinden farklı değil.

(Çeviren: Semra Çelik)


ARTIK YUMUŞAK BREXIT MÜMKÜN DEĞİL

Martin KETTLE
The Guardian

Haziran 2016 Brexit oylamasından bu yana Avrupa yanlıları bir ikilem içinde yaşıyoruz. Bir tarafta AB’den çıkma kararını bu ülke için bir felaket olarak gördük. Diğer taraftan bunun nüfusun çoğunluğunun demokratik seçimi olduğu gerçeğini kabul ettik. Üç yıl sonra, hâlâ Brexit konusunda haklı olduğumuzu düşünüyorum. Ama referandumu kaybettiğimiz gerçeği ortada.

Bu iki sonuç arası engellenemez gerilim devam etti fakat kesinlikle bir dönüşüme uğradı. Zaman ve (Başbakan) Theresa May’in hatalarla dolu Brexit görüşmeleri birden fazla yeni olasılıklar sundu. Yakın zamana kadar düşüncemi şöyle özetleyebilirdim: Brexit her zaman karşı çıkacağım talihsiz bir olay; fakat halkın izni olmaksızın geri dönülemeyeceği koşullarda, yumuşak bir versiyonu sertinden daha az zararlı olacaktır ve ileride Avrupa’yla yeniden entegrasyon yolunu açacak kırılgan bir temel sağlayabilir.

Son beş ay içinde, AB ve Gümrük Birliği ayrılma anlaşmasında uzlaştığından bu yana, pragmatik bir uzlaşma zaman zaman çok yakın göründü. Kış boyunca çok çabalamalarına rağmen, sert Brexitçiler orijinal anlaşmanın daha sertleşmesini ya da Theresa May’i istedikleri gibi dize getirmeyi başaramadılar. Bu, politik merkezde bir boşluk bıraktı. May sonunda Nisan’da İşçi Partisi ile görüşmeleri başlatınca -son dakika olmasına ve her iki partide de yaratacağı olası büyük sorunlara rağmen- bir Brexit uzlaşması mümkün oldu.

Ama bu gerçekleşmedi. Hükümet ve İşçi Parti arasında görüşmeler devam ediyor; fakat bir yere ulaşılamıyor. Bu hafta hem May hem de Corbyn birbirlerini ayak sürümekle suçladılar. Bu, partilerini sürpriz bir anlaşmaya hazırlamak amaçlı, ikisinin kurnaz bir aldatmacası olabilir. Fakat inanın durum böyle değil. Mevzu giderek artan bir gerçek dışı havaya bürünüyor. Masanın her iki tarafında müzakereciler gerçekten tartışmak yerine omuzlarının üstünden kendi arkadaşlarına bakıyorlar.

Bu görüşmelerde üç büyük sorun mevcut ve hiçbiri konusunda uzlaşmaya varılmış değil. İlki gelecekte uygulamaya girecek olan Gümrük Birliği ve tek piyasa ile uyuşum koşulları sorunu. İki tarafın en çok tartıştığı konu olan ikincisi, yapılan herhangi bir anlaşmanın bir sonraki Muhafazakar (Partili) lidere karşı “geleceğini garantiye almak.”

Üçüncüsü de, onaylayıcı bir ikinci oylamanın oynayacağı olası rol. May bunların hiçbirinde, Muhafazakarları daha çok bölecek bir taviz vermek istemiyor, hatta masaya seçenek bile koymuyor. Corbyn ise Brexit’i geri çevirme olasılığı olan bir anlaşmanın ortak yazarı olmaktan çekiniyor. 

İki partinin de isteksiz, görüşmelerin başarısızlığa mahkum olduğu giderek daha da belirginleşiyor. İşçi Partisi’nin elinde daha çok zaman var; çünkü Corbyn, Muhafazakarların mayıs sonunda AB seçimlerinde küçük düşmesini beklemekten çekinmiyor. Hiçbirisi de görüşmelerin başarısızlığından sorumlu tutulmak istemiyor, fakat ikisi de gerekli büyük anlaşmayı yapacak kadar güçlü ya da kararlı değil; örneğin, koşullar altında çok gerekli olan, onaylayıcı ikinci referandum karşılığında yumuşak bir Brexit için parlemento desteği sağlamak.

Bunun iki anlamı var. İkisiyle de yüzleşmek gerekiyor. İlkin, şu andaki koşullarda, parlamentonun Brexit’in kontrolünü devletten devralma çabaları başarısız oldu. Mart’ta bağımsız parlamento güzergahı yeni bir çözüm olanağı olarak görünüyordu. May’in anlaşması başarısızdı. Kıdemsizler partiler arası çözümler üretiyorlardı. Meclis Başkanı süreci işletiyordu. Yürüyüşler ve imza kampanyaları bir hareketlilik hissi veriyordu. Karar anı geldiğinde ise parlamento ne istemediğini biliyordu -anlaşmasız bir Brexit- fakat ne istediğinde kararsızdı. Görünen o ki May gibi parlamento da ne yumuşak ne de sert bir Brexit’i geçirecek durumda değil.

Dolayısıyla, ikinci sonuç da Avrupa’dan yumuşak bir çıkışın başarısızlığı oldu. Yumuşak çıkış en iyi kötü tercihti. Fakat May başarıya ulaşmak için çok daha önceden, belki 2016’da ama kesinlikle 2017 seçimlerinden sonra el uzatmalıydı. Ama bu olmadı. Şimdi, Nick Boles ve Stephen Kinnock gibi kıdemsiz milletvekillerinin son-dakika yumuşak Brexit çabaları da başarısız oldu. Son olarak da partiler arası çaba da kuma saplandı. Dolayısıyla, yumuşak Brexit’te, son üç yılın hurdalığında anlaşmasız Brexit ve  May’in Brexit’ine katıldı.

Böyle olunca, biz AB yandaşlarının yüz yüze kaldığı ikilem de değişti. Olasılıklı bir yumuşak Brexit seçeneği yokluğunda, milletvekilleri ve partilerin uzlaşarak ulaşacağı böyle bir anlaşmayı savunmak anlamsızlaştı. Brexit sürecinde, 2016 çıkış zaferi ve Britanya’nın içerisinde yerini uzlaştırma çabası artık ölüdür. Onu May’in esnemezliği ve set Brexitçiler öldürdüler. Dolayısıyla biz pragmatik Avrupa yanlıları ikilemimizden kurtulduk; zaman değişti.

İŞÇİ PARTİSİ ÖNEMLİ BİR NOKTADA

İşçi Partisi, her ne kadar istemese de Brexit krizinin çözümünde çok önemli bir noktada. Giderek daha olası hale gelen genel seçimlerin ve dolayısıyla da Brexit’in sonucu İşçi Partisi’nin manifestosundaki Brexit politikasına bağlı olacak. Sadece yeni bir referandum sözü vermesine değil, böyle bir oylananın Avrupa ile müzakerelerden önce ya da sonra olup olmayacağına da bağlı olacak. Bu iç tartışma şimdiden başlamış durumda ve çok önemli. 

2019’da geniş çaplı Brexit seçenekleri de daha belirgin olacak.

Brexit mevzusunda orta yol çökünce seçenek uç noktalar arasında kaldı. Tekrar “ayrıl” ya da “kal”a döndük fakat bu sefer 2019 versiyonlarına.

Sonuç olarak önümüzdeki dönem yine çok bölünmüş geçecek. Brexit seçeneği, May’in yerine geçecek Muhafazakar (Partili) lideri ve partisini çoğunluğunun istediği AB’den anlaşmasız çıkış ve kesin olmamakla birlikte ve ümitle Corbyn ve diler partilerin savunacağı ikinci seçim arasında olacak. Dolayısıyla, Avrupa taraftarlarının seçeneği belli oldu ve nerede duracağımızdan hiçbir şüphemiz olmaması gerekir.

(Çeviren: Haldun Sonkaynar)


KAYTARICI

Patrick APEL-MULLER
Humanite

(Fransa'da) Büyük tartışmadan geriye ülkenin taleplerinin tersi kaldı. (Fransa Cumhurbaşkanı) Emmanuel Macron ülkeyi sarsan öfke ve talepleri bir cambazlık kaytarmasıyla indirgedi. Dün (Perşembe aksamı) yaptığı değerlendirmede zaten bugüne kadar uyguladığı “doğru” eğilimlere sahip çıkılması, devam edilmesi ve hızlandırılması gerektiğini belirtti, “Yanlış yola sapmadım” diye övündü ve talepleri çarpıtarak kendi çizgisinde devam etmeye ne kadar kararlı olduğunu gösterdi. Böylelikle, servet vergisini ve en zenginlere yönelik daha güçlü bir vergi sistemini tekrar yürürlüğe sokmayı reddederek, halkı daha fazla çalıştırarak ve kamu harcamalarını düşürerek gelirlerin vergilendirilmesini düşürdüğünü ilan etti. Var olan tüm araştırmaların tersine bu ülkede emekçilerin komşu ülkelere göre daha az çalıştığını savunmaya devam etti. 35 saat haftalık çalışma süresi yok mu edilecek? Şimdilik bilinmiyor.

Fakat emekliliğe ayrılma yaşı (değişmeyecek ama) anlamını kaybedecek. Emeklilik maaşında yapılacak kesintiler yoluyla yaşı 64’e çıkartmak istiyor. Yanı sıra bir puan sistemine geçerek maaşları da düşürmek istiyor. “Ulusun alanlarda varlığı” (olan kamu hizmeti) ve “Fransa hizmet” evleri vaatlerini ise, eğer sosyal mücadeleler olanak sunarsa memur sayısını 120 bin azaltarak hayata geçirmek istiyor. Liberal reformlar büyük rüzgarı karşısında, kelimeler uçup gidiyor.

Demokratik taleplere karşı ise çok az değiştirilen kurumsal yeniden yapılandırma tasarılarını sunuyor. Söz verdiği ve bugüne kadar ihmal ettiğini kabul ettiği “insani boyut” meselesi ise görünen tasarılarda hiç hissedilmiyor ve yücelttiği “Fransız olma sanatı” ancak boş kelimelere indirgendi ve hatta sahne önüne çıkartmak istediği göçmenlik meselesinde kaygı verici bir durum bile aldı.

Bu yeni “dönem”, sadece emeği ile geçinen Fransızların çoğu için durumlarının iyileşeceği bir dönem olarak görülmüyor. Jaures “Sosyal devlet büyüyor ve özgürlüğü destekliyor” diyordu. Liberal devlet ise düşürüyor ve sosyal ilerlemeyi yok ediyor…

(Çeviren: Deniz Uztopal)

ÖNCEKİ HABER

Akdeniz Üniversitesi'nde 1 Mayıs bildirilerine engelleme ve saldırı

SONRAKİ HABER

Bursa Demokrasi Güçleri ulaşım zammını ve YSK kararını protesto etti

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa