21 Nisan 2019 09:20

Her köşesinde mücadelenin izi var: İşçi kenti İstanbul

“Taşı toprağı altın” diye yola çıkıp gelinen İstanbul, işçi sınıfının patronlara karşı verdiği mücadelenin başkenti...

15-16 Haziran büyük işçi direnişi (1970)

Paylaş

Sinan CEVİZ

Türkiye işçi sınıfının başkenti diye anılan İstanbul, emek gücünü pazarlamak isteyenlerin Anadolu’dan göç ettiği, devasa sanayi bölgelerinde ekmeğini kazanmak için hayat mücadelesi verdiği bir metropol. “Taşı toprağı altın” diye yola çıkıp gelinen İstanbul, bu nedenle işçi sınıfının patronlara karşı verdiği mücadelenin de başkenti oldu.

Tarih sayfalarını karıştırdığımızda 1870’li yıllarda yaşanan işçi eylemlerinde İstanbul işçilerinin öncülüğünü görürüz. Yine Cumhuriyetin ilk yıllarında Amele Teali Cemiyeti İstanbul’da işçilerin öncülüğünde adımlarını atmış bir örgütlenme. İlk sendikanın kuruluşundan bugüne, Kavel grevinden 15-16 Haziran işçi direnişine ve DİSK’in kuruluşuna kadar birçok önemli gelişmenin adımları hep İstanbul’un sanayi bölgelerinde atıldı.  

SADECE EKONOMİK TALEPLER DEĞİL

Cumhuriyet döneminin ilk 1 Mayıs kutlaması da 1927 yılında İstanbul’da yapıldı. 1977’de Taksim’de yapılan 1 Mayıs kutlamasında yaşanan katliama ve askeri darbelerle birlikte gelen yasaklara rağmen İstanbul’da işçi sınıfı 1 Mayıs’ı tekrar tekrar direnerek kutlanır hale getirdi. İşçiler yalnızca ekonomik talepler için değil aynı zamanda, yaşamlarını olumsuz etkileyen anti demokratik uygulamalara, DGM’lere, sıkıyönetime ve sendikal özgürlüklerin kısıtlanması gibi baskılara karşı hak ve özgürlükler için de ayağa kalkarak harekete geçti.

İSTANBUL’UN HER KÖŞESİNDE İŞÇİLERİN İZİ VAR

İstanbul işçi sınıfı, bugün ortadan kaldırılmak istense de, kentin sosyal kültürel dokusuna da etki etmiştir. Örneğin Beykoz’un Paşabahçe cam fabrikasının etrafına kurulu bir ilçe olduğunu söylemek abartı olmaz. Ayrıca Beykoz Kundura ve Beykoz TEKEL fabrikaları Beykoz’u bir işçi bölgesi yapmıştır. Yine Cevizli TEKEL, Bakırköy Sümerbank gibi bir çok fabrika İstanbul’un kimliğinin işçi kenti olarak belirlenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Bu devasa fabrikaların yemekhanelerinde düğünler yapılmış, işçiler sinemayla tiyatroyla tanışmıştır. Bugün kadın işçilerin kreş talebi en doğal hak olmasına rağmen karşılanmazken, o dönemlerde kamuya ait bu fabrikalarda çalışan işçiler nitelikli kreşlere sahipti.

Özelleştirmelerle birlikte bu fabrikaların kapanması işçi sınıfı adına önemli kayıplar yaşanmasına neden oldu. Sadece işçilerin kazanılmış hakları değil, aynı zamanda bu fabrikalar etrafında oluşan kültürel doku da zarar gördü. İşçi sınıfın kazandığı her zaferde kentin sokaklarında başka bir rüzgar eserken, her yenilgide de hayat doğrudan etkilendi.

Bugün de kente yukarıdan baktığımızda bir ucunda bulunan Tuzla’ya tersane ve deri işçilerinin, diğer ucunda bulunan Esenyurt’ta ise gıda, metal ve lojisttik işçilerinin İstanbul’a rengini verdiğini görürüz. İkitelli’ye bakarsanız çocuk ve göçmen işçileri görürsünüz, Çağlayan göçmen işçilerin sömürü merkezi halindedir. Yenibosna nakış, Pendik askeri tersane, Avcılar dolum ve liman işçileri ile anılır. Binlerce çalışanın olduğu dev hastaneleri ve belediyeleri kentin her köşesinde görürsünüz ve elbette taşeron işçiler... İstanbul’un her köşesinde işçiler acıları, sevinçleri ile bu kente rengini vermeye devam ediyor.  

“Bu kentin işçi sınıfı açısından avantajlı yönü nedir?” diye sorulsa, yanıt hiç şüphesiz “Mücadele tarihi” olur. “Dezavantajı nedir?” sorusunun yanıtı ise elde edilen birçok kazanımın gasbedilmiş olması ve genç işçi kuşağının geçmiş mücadele deneyiminin birikimine sahip olmaması ve örgütlülüğün düşük olması olduğunu söyleyebiliriz.

KAZANANLAR MÜCADELEYLE KAZANDI

İstanbul’da işçilerin örgütlülük oranının ne kadar düşük olduğu TÜİK verilerinden de görülebilir. Oran düşüklüğünün nedeni işçilerin sendikalaşmaya ilgisizliğinden ziyade, sendikalaşma üzerindeki baskılar ve iktidarın bu baskılar karşısında patronların tarafında yer alması ve sendikal bürokrasinin tutumudur. Patronlar yasaları çiğneyip işçileri sendikaya üye oldukları için işten atarken, iktidar ise gözaltı ve tutuklamalarla, direniş çadırlarının kurulmasını engelleyerek patronlara desteğini sunmaktadır. Sendika bürokrasisi ise bu baskıları görmezden gelmektedir.

Bu baskı ve tehditler ancak fiili ve meşru mücadelelerle aşılabilmekte. İstanbul’un sanayi havzalarında sendikal mücadele nedeniyle yaz kış demeden kurulan çadırlar da bunun ifadesi ve bu çadırlar oldukça fazla mücadele deneyimi barındırıyor. Örneğin MATA ve DHL işçilerinin direnişleri. MATA işçileri sendikayı tanımayan patrona karşı iş durdurup fiili mücadeleyle örgütlülüklerini kabul ettirdi. Yine DHL işçileri sendika nedeni ile işten atılan arkadaşlarına sahip çıkmış ve uzun bir mücadeleden sonra kazanım elde edilmiştir. Yine Kazlıçeşme deri işçilerinin mücadelesi ve Topkapı ambar işçilerinin sendikal mücadeleleri, hak talepli eylem ve grevleri yol göstermeye devam ediyor.

TARİHİMİZDEN ÖĞRENELİM

Kriz fırsatçılığı yapan patronlar İstanbul’un bir çok sanayi havzasında birer ikişer işçileri işten atıyor. Kaygıyla “Aman işten beni çıkarmasınlar” diyerek sessiz kalan bir kesim olduğu gibi bu uygulamalara direnen fabrikalar da var. Örneğin Makel işçileri, patronun “Kriz var fazla ve ücretsiz mesaiye kalacaksınız, molalar daha kısa olacak” dayatması karşısında birlik oldular ve buna izin vermediler. Daha birçok fabrikada işçiler krizi fırsata çevirmek isteyen patronlara karşı, birlik olup geçit vermedi. “Krizin yükü patronlara” sözü ancak birlik olunca hayata geçebiliyor; bunun aksinin düşük ücretle, ağır koşullarda çalışma ve işsizlik tehtidi olduğunu buluyoruz.

Keza taşeron işçilerin sorunları da işçi sınıfımızın ana gündemlerinden biri. “Taşeron işçiler sendikalaşamaz”, “Taşeron işçiler düşük ücretle çalışır” algısı Kartal, Maltepe ve Avcılar belediye işçilerinin örnek mücadeleleriyle yıkıldı. Taşeron işçiler sendikalarında örgütlendi ve toplusözleşme haklarını elde ederek ücretlerini ve sosyal haklarını yukarı çekti.

Bugün hükümetin açıkladığı ekonomi paketinde kıdem tazminatının gaspı, zorunlu BES kesintileri ve vergi yükünün artırılması var. Bugünün ve geçmişin örneklerinde olduğu gibi bu saldırıları püskürtmenin tek yolu da yine mücadeleden geçiyor. Ve işçi sınıfı, bugün olduğu gibi, her dağınıklık yaşadığında, 1 Mayıs işçilerin bir araya geldiği, birbirinden güç aldığı ve silkelendiği gün oldu. Bu nedenle patronların ve iktidarlarının gücü, 1 Mayısları yok etmeye hiç yetmedi. 1 Mayıs’a sayılı günler kala taşerondan iş cinayetlerine, işten atmalardan sendikasızlaştırmaya kadar her konuda bu tarih bize bir kez daha “Birleşen işçiler yenilmezler” gerçeğini hatırlatıyor.

Bu nedenle bugün en temel ihtiyaçlardan biri de ileri işçilerin ve sınıftan yana tutum alan sendikaların bu deneyimleri genç işçilerle buluşturacak yöntemler geliştirmesidir. Ve aynı zamanda sendikal bürokrasinin daha fazla eleştirilmesine ve yarattığı tahribata karşı mücadele edilmesine ihtiyaç var. Bu açıdan İstanbul İşçi Sendikaları Şubeler Platformu Girişimi’nin varlığı önemlidir. İstanbul’da gelişen işçi hareketi tüm ülkeyi etkileme özelliğine sahiptir. Bu nedenle kıdem tazminatının gasbedilmesi başta olmak üzere hak gasplarına karşı tarihimizden öğrenerek birleşme ve 1 Mayıs’a hazırlanma zamanıdır.

NÜFUSUN YÜZDE 80’İ ÜCRETLİ AMA ÖRGÜTLÜLÜK ÇOK DÜŞÜK

TÜİK’in 2018 yılı verilerine göre İstanbul’da istihdamdaki nüfusun yüzde 80.8’i ücretlidir. 4 milyon 765 bin kişi ya işçi ya da memur olarak, kayıtlı ya da kayıt dışı olarak bir işverene bağlı, ücret, maaş ya da yevmiye karşılığı çalışmaktadır.

Yine TÜİK verilerine göre 2016 yılında İstanbul’da işçilerin sendikalaşma oranı sadece yüzde 7.67’dir. Örgütlülük düzeyinin düşük olması ve sendikal bürokrasinin yarattığı tahribat, kapitalistlerin işyerlerinde daha azgın sömürü yöntemleri uygulamasının önünü açmaktadır. Bu nedenledir ki bugün kriz gerekçe gösterilerek bir çok işçi işinden edilmekte ve az işçiyle çok çalışmanın koşulları zorlanmaktadır.

İŞ CİNAYETLERİ HER YIL KATLANIYOR

Uzun çalışma süreleri, yoğun çalışma, az işçiyle çok iş yapma, taşeronlaştırma gibi uygulamalar nedeniyle İstanbul’un sanayi havzalarında yaşanan iş cinayetleri katlanarak artıyor.

İstanbul İşçi Sağlığı ve Güvenliği Meclisi’nin verilerine göre İstanbul’da 2013 yılında 96, 2014’te 198, 2017’de ise 230 işçi çalışırken yaşmını yitirdi. Geçen yıl (2018’de) iş cinayetinde hayatını kaybeden işçi sayısı ise 226.

Ölümlerin her yıl arttığı, tablonun daha da vahim hale geldiği görülüyor.

İstanbul, iş cinayetleri yoğun yaşanmasına karşın sanayi merkezlerinde iş kazaları ve meslek hastalıklarına acil müdahale edecek ve tedavi uygulayacak hastanelerin bulunmadığı bir kent. Sadece bir tane meslek hastalıkları hastanesi var. Şimdilerde bazı hastaneler meslek hastalıkları ile ilgili poliklinikler açsa da bunlar ihtiyacı karşılamaktan çok uzak.

Sanayi havzalarında yaşanan iş kazaları sonucu işçilerin yönlendirildiği merkezler ne yazık ki özel hastanelerdir ve bu nedene bir çok iş kazası sonrasında gerekli raporlar tutulmamakta, işçiler yaşanan kazalardan sorumlu tutularak üstüne işlerinden de olmaktadır.

İş cinayetleri ile ilgili önleyici tedbirler ancak işçiler başkaldırdığında gündeme gelmiş ve uygulanmıştır. Örneğin Tuzla tersaneleri denildiğinde işçi ölümleri akla gelirdi. İşçiler kum torbası olarak kullanılıyor, suya düşen işçinin cesedi aylar sonra fark ediliyor, ölen işçi savcı beklerken köpekler parçalamasın diye halatla yukarı asılıyordu... Tersanelerde yaşanan bu durum, ancak işçiler ölümlere başkaldırarak mücadele verince yönetenlerin gündemine girebildi ve sınırlı da olsa önlemler alınabildi.

KAYIT DIŞI ÇALIŞMANIN MERKEZİ

İstanbul, kayıt dışı işçi çalıştırmanın da merkezi durumunda. Başta göçmen işçiler olmak üzere yüzbinlerce işçi kayıt dışı ve güvencesiz çalıştırılıyor. Bu gerçek herkesçe bilinmesine rağmen siyasal iktidarlar tarafından hep göz yumuluyor.

Kayıt dışı çalışmaya karşı nakış işçilerinin 2013’te yaptıkları grev örnek bir mücadele olarak hatırlanmalıdır. Sendikasız olmalarına rağmen birliklerini sağlayan nakış işçileri, işyerlerinde iş bırakarak verdikleri fiili mücadele ile işçilerin birliğinin önünde hiçbir engelin duramayacağını gösterdi. Grevden sonra nakış işçilerinin 12 saate varan çalışma süreleri 8 saate indi; sigortasız çalışan işçilerin sigorta primleri yatırıldı.

ÖNCEKİ HABER

Sınıf bilinci

SONRAKİ HABER

4 fabrika işçisi kimyasaldan etkilendi, tedavi gördükleri acil servis kapatıldı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa