14 Nisan 2019 03:15

Avrupa’nın Libya politikası, Libya kadar bölünmüş durumda

Avrupa'nın gündeminde bu hafta Libya'daki durum, Macron'un onayladığı özelleştirme yasası ve İngiltere'de Brexit'in ertelenmesi vardı.

Kolaj: Evrensel

Paylaş

Almanya’da gündemdeki konulardan biri Libya’daki durum. Ülkedeki güncel gelişmeler, Avrupa Birliği’nin içinde bulunduğu bölünmüşlüğü bir kez daha ortaya koydu. Fransa’nın Libya politikası, “Kararı ben veririm, AB onaylar” şeklinde. TAZ’dan aldığımız yorumda “Avrupa’nın, Libya politikası, Libya’nın kendisi kadar bölünmüş durumda” deniyor ve AB, ortak tavır almaya çağrılıyor.

Fransa’da Emmanuel Macron hükümetinin, meclisin gündemine getirdiği özelleştirme yasa tasarısı onaylandı. Buna göre, Paris’in iki havaalanı; Orly ve Charles de Gaulle 70 yıllığına özelleştirilecek. Bugüne kadar devlet kasasına önemli kârlar aktaran havaalanlarının özelleştirilmesine karşı tüm muhalif gruplar ortak bir cephe oluşturmaya karar verdi. Sosyalist Partinin inisiyatifiyle referandum talebinde bulunabilmek için meclisin beşte birinin ve seçmenlerin onda birinin desteği alınarak Anayasa Mahkemesine başvuru yapıldı. Mahkemenin onay vermesiyle gerçekleşecek referandumda Macron’un kaybetmesi neredeyse kaçınılmaz olarak değerlendiriliyor.

Brexit’in ekim sonuna kadar ertelenmesi ise İngiltere’de Brexit çıkmazında bir nefes alma fırsatı sağladı. Milletvekillerinin ortak bir Brexit kararı alıp alamayacağı sorusunun cevabı ise bulunmuş değil. Nüfusu göçmenlere karşı kışkırtan, Muhafazakar Parti kesintilerini meşrulaştıran ve gericiliği körükleyen partizan medya ırkçı politikaları desteklemeye devam edecek görünüyor.


UÇURUMA GİDEN YOL

Dominik JOHNSON
TAZ

Yıllar boyunca dünya Libya’daki savaşı görmezden geldi. Oradaki olaylar can sıkıcıydı ama uykusuz geceler gerektiren bir durum yoktu. Şimdi bu dönem bitti. Düşman iki büyük güç merkezi; doğuda askeri yönetici olan Halife Hafter ve batıda Fayiz Sarrac başkent Trablus’un kapısında savaşıyorlar. Her biri müttefik yerel milisleri savaşa fırlatıyor ve hava saldırılarından bile çekinmiyor. Libya, Kaddafi sonrası çabaların çöküşünden bu yana bir barut fıçısı olmuştu, şimdi patladı.

Bu sadece Libyalılar için bir tehlike değil. Uluslararası topluluk Suriye’de olduğu gibi, bir kez daha, bir şey yapamadığını kanıtladı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, bir BM kararının aksine, askeri tırmanışı kınayan açıklama yapamadı. Bir girişim, pazar günü Rusya’nın direnişiyle başarısız oldu. Moskova, “güçlü adam” Hafter’in askeri zaferine dayanarak Libya’ya barışın getirilmesi çabasında. Batı, devletin zayıf kurumlarını güçlendiren ve bu parçalanmış ülkenin sayısız farklı güç merkezini ve çıkarlarını tek bir çatı altında toplayan politik bir süreçten yana tavır alıyor. Hafter taraftarları, Suriye’de Cumhurbaşkanı Beşar Esad veya Mısır’da Abdulfettah Sisi gibi otokratları örnek alıyor, hedefli şekilde vahşice hareket ediyor. Sarrac taraftarlarının ise herhangi bir rol modeli yok.

Bu gelişmeler karşısında en azından Avrupa’dan net bir tavır alması beklenebilirdi. Libya’nın istikrarı Avrupa’nın çıkarına çünkü. Akdeniz’de bir güney sahil devleti olarak Afrika-Avrupa göçünün en önemli transit ülkesi orası. Avrupa Parlamentosu seçim kampanyası öncesi Avrupa’nın dünyadaki çıkarlarını temsil etmek ve bir değerler topluluğu olarak hareket etmek için AB’nin tek vücut hareket etmesi gerektiği sürekli söyleniyor. Libya böylesi güzel sözlerin beş para değerinin olmadığını acımasızca ortaya koyuyor. Avrupa, Libya konusunda paramparça. Fransa, siyasi bir süreci destekleme konusunda ortak çözümden ayrıldı, tek taraflı olarak Hafter ve askeri çözümünü destekliyor. Başkan Macron bu mareşali uluslararası düzeyde kabul görmüş Fayiz Sarrac geçici hükümetiyle aynı seviyeye getirdi ve gizli şekilde özel kuvvetlerle destekledi. Bu destek, sivil kurumların zaten kırılgan otoritesini zayıflattı ve şiddetten medet uman Libyalılara güç verdi.

Fransa’nın tutumunun nedeni, Afrika’daki çok geleneksel bir Fransız politikası olan sadık yöneticilerin güçlendirilmesi. Fransa kendini, Sahra ve Sahel bölgelerinde bir numaralı askeri güç olarak görüyor. Hafter, Çad gibi komşu ülkelerin otokratik başkanları ile birlikte istikrarın garantörü olarak kabul ediliyor. Fransa, Hafter’in şubat ayında Libya’nın güney çöl bölgelerini kontrol altına almasını alkışladı. Bu onay, Mareşal’ın Trablus’a ilerlemesinin başlangıcıydı.

Ve her zaman olduğu gibi, söz konusu Afrika olunca, Fransa, Libya’da politikalarını diğer Avrupalı ortaklarla kararlaştırmak için bir neden görmüyor. AB, Fransa’nın angajmanının yol açtığı gelişmelere diplomatik bir meşruiyet ve çerçeve sağlayabilir, ancak angajmanı Paris kendi başına belirler.

Avrupa’nın, Libya politikası, Libya’nın kendisi kadar bölünmüş durumda. Düzeni sağlayacak bir güç ufukta görünmüyor. Sadece düzensizlik sağlayan güçler var. 2011’de Kaddafi diktatörlüğüne karşı savaşın dersi çıkarılmadı.

O zamanlar, Batı, Kaddafi’yi devirmenin yeterli olduğunu düşündü. Gerisini Libyalı direnişçiler nasıl olsa yaparlardı. Ülkeyi çok kısa bir süre sonra paramparça şekilde bırakarak terk ettiler.

Belki de bazı güçlü aktörlerin Libya denilen kargaşayı temizleyebileceği fikrine veda etmenin zamanı geldi. ‘Devrimden’ bu yana geçen sekiz yılda, yalnızca petrol gelirlerinin dağıtılmasıyla, her biri kendi meşruiyetiyle bir arada var olan birçok farklı iktidar ortaya çıktı. Yapılması gereken ülke çapında bir devlet inşa etmeden önce ülkedeki farklı güçlerin ortak çıkarlar temelinde iş birliği olmalı.

Bunun yerine şimdi, Putin ve Macron, diğerlerini yok edecek tek bir aktörün ülkeyi kurtaracağından yola çıkıyor.  Uçuruma götürecek olan bu yola kesinlikle girilmemeli. AB içinde artık ortak ve açık sözler söyleme zamanı.

(Çeviren: Semra Çelik)


PARİS HAVA YOLLARININ ÖZELLEŞTİRİLMESİNE KARŞI BİR REFERANDUM

Martin GAUSSERAN
Aurélien SOUCHEYRE
Humanite

Paris’teki hava yollarının özelleştirilmesine karşı mücadele eden Senato ve Meclisteki milletvekilleri boyun eğmek istemiyor. (Salı günü) Sosyalist Partinin (SP) milletvekilleri bu konuda Paylaşılmış İnisiyatif Referandumu (RIP) düzenlenmesi için yeterli imza topladıklarını açıkladılar. Sosyalist Milletvekili Valérie Rabault, “Ülkemiz açısından bir ilk olacak. Bir nevi bilinmeyene doğru bir atlayıştır” diye heyecanlanarak seviniyordu. Söz alan Senatör Patrick Kanner (SP) “Ulusal çıkarlar söz konusu olduğunda, siyasi çatışmalar bir kenara bırakılabilir” diye açıklama yapıyordu, zira soldan olduğu kadar sağdan da toplam 218 milletvekili bu inisiyatifi destekliyor. Başvurunun önce Anayasa Mahkemesine sunulması gerekiyor, orada metnin geçerliliği teyit edildikten sonra referanduma sunulması için seçmenlerin yüzde 10’unun, yani 4.5 milyon yurttaşın desteği alınması gerekiyor. (İnisiyatifi destekleyen) sağcı Gilles Carrez, “Tavrımız ideolojik olarak özelleştirmelere karşı olmak değil” diyerek partisinin (Cumhuriyetçiler) çizgisini açıklıyor. Fakat (sağcı) milletvekili, hükümetin Paris havalimanlarının (ADP) özelleştirmesine kesin olarak karşı çıkıyor, zira ADP’nin tekelinin bozulmasına karşı çıkıyor.

Tüm farklılıklarıyla Meclis ve Senatodaki Sosyalist Partili, Cumhuriyetçi ve Fransız Komünist Partili (FKP) parlamenterleri, Boyun Eğmeyen Fransa Partisi (FI) milletvekilleri, Avrupa sosyal ve demokratik bir araya gelme grubunun (RDSE), merkez birlik grubunun (UC) ve grupsuz senatörleri bu referandum tasarısını destekliyorlar. Meclisin farklı odalarında bugüne kadar ADP’nin özelleştirilmesi gündeme geldiğinde hepsi de karşı oy kullanmıştı. FKP’li Stéphane Peu’ye göre “Bu özelleştirme mali ve stratejik bir hata olmanın yanı sıra, ulusal hava şirketimize karşı da bir tehdittir”.

Cumhuriyetçiler, geniş bir mücadele cephesi oluşturmada ilk başta biraz tereddüt etmişlerdi. Fakat hepsi de ADP’nin 70 yıllığına ucuz bir fiyata feda edilmesine karşı çıkıyor, üstelik havalimanlarının faaliyeti genel hizmet çerçevesine girmenin yanı sıra devlet kasasına da önemli kârlar aktarıyor.

Bu karardan sonra, Stépahne Peu’ye göre gerekli (4.5 milyon seçmenin) imzasını toplayabilmek için geniş bir kampanya yürütmek gerekecektir.

(Çeviren: Deniz Uztopal)


İNGİLTERE: PARTİZAN MEDYA AŞIRI SAĞCILIĞI KÖRÜKLÜYOR

Simon WREN-LEWIS
New Statesman

Vatan hainliği; ajan ve suikastçılarla bağdaştırılan, devlete karşı en ciddi suçlular için kullanılan bir tabirdi. Son dönemlerde ortaya çıkan iki örnek; Sun gazetesinde ‘Vatan Haini (İngiltere Başbakanı) Theresa’nın özgürlüklerimizi teslim edişini anlatan yazı, “May’ın ismi Batı tarihinin en kötü yılanlarıyla birlikte anılacak ve bunu hak ediyor” diyor. Atlantik’i geçtiğinizde de Fox News spikeri “Donald Trump’ı suçlayan hain ve iş birlikçi grubun hapse atılması isteğini” gerçek adalet olarak gösteriyor.

Artık bir yazarın hemfikir olmadığı bir Başbakan ya da ABD Başkanı’na eskiden yakın olan bir grup şahsın davasını başarıyla tamamlayan bir yasal soruşturma hain olabiliyor. Üsluptaki bu tırmanma nasıl oldu ve önemli mi? Bu iki soruyu da cevaplayabilmek için iki örneğin ortak noktasına odaklanmak gerekir: Haberleri yayımlayan iki medya şirketinin sahibi de Rupert Murdoch.

New York Times yazarları Jonathan Mahler ve Jim Rutenberg’in Murdoch hanedanı üzerine araştırması Rupert’ın kurduğu ve oğullarıyla birlikte yürüttüğü çok başarılı medya imparatorluğunu gözler önüne seriyor.

Murdoch köklü geçmişi olan bir yapının parçası değil; tam da aksine çok etkin bir neoliberal elit kesimin üyesi. Fakat Murdoch, ve Birleşik Krallık’ın diğer medya baronları çalışanlarının “vatan haini” gibi kışkırtıcı bir dil kullanmasından neden memnun?

Medyadan birçok kişinin cevabı, gazeteyi sattırması oluyor. Gazeteler, radyo istasyonları ve televizyon kanalları sadece izleyicilerinin fikirlerini beyan ediyorlar. Bu konuda kısmen haklı oldukları kesin, fakat bu aslında iki-yönlü bir ilişki. Medya izleyicilerin fikirlerini yansıttığı kadar bu fikirlere şekil de verir. Başlıkların sadece okuyanların düşüncelerini ifade ettiği bahanesi, yazan ve söyleyenleri sorumluluklarından arındıramaz.

Medyanın takipçileri üzerinde güçlü bir etkisi olduğuna dair yeterince akademik veri şimdi elimizde. ABD’de, dijital çağda bile ana haber ve politik kampanya aracı olmaya devam eden, kablolu yayın kanalları üzerine iki ekonomistin yaptığı güvenilir bir araştırma mevcut. BU araştırmada izleyiciler, politik tercihlerinin aksine, bu kanalları izleme tercihlerine göre belirleniyor ve böylece kanalların etkisi ölçülüyor.

Fox News’un, 2000 yılında Cumhuriyetçi oylarını yüzde yarım yükselttiği belirleniyor; bu Fox’un etkisi üzerine değişik bir metot kullanan diğer bir araştırmanın sonuçlarıyla uyuşuyor. Dahası, artan izleyici sayısı ve Fox’un giderek daha sağcı duruşu 2008’de Cumhuriyetçi oylar üzerinde etkisini, diğer tüm kanalların etkisinden çok daha fazla bir oranda, yüzde 6’ya çıkarıyor.

Diğer önemli bir gözlem de Fox’un izleyici sayısını azamiye ulaştırmak için olması gerekenden çok daha sağda duruyor olması. Yani Fox’un, izleyici sayısını azamiye ulaştırmaktan çok sağa çekebilme yetisini azamiye çıkartacak bir yayın içeriği var. Maalesef, Trump’ın seçimine dair elimizde bir veri yok, fakat Fox’un Clinton’ karşı galibiyette büyük bir olasılıkla önemli bir rolü oldu.

Trump’ın Cumhuriyetçi adaylığını kazanacağı belli olunca Murdoch müstakbel Başkan’la yakın ilişki kurma fırsatının farkına vardı. Bu etki şu anda o kadar güçlü ki, yakın tarihteki bir New Yorker yazısının başlığı “Fox News Beyaz Sarayı’nın kuruluşu” olmuştu.

BRİTANYA MEDYASI

Böyle bir etkiden Britanya medyasında da söz etmek mümkün görünüyor. Bir araştırmaya göre Murdoch’un Sun gazetesi 1997’de desteğini İşçi Partisine çevirdiğinde oy oranı yüzde 2 arttı. Bu etki tayin edici olmamıştı fakat Sun 2010’da tekrar Muhafazakar Partiye geri döndüğünde ters yönde benzer bir etkisi oldu ve bu sonucu tayin etmede etkin oldu. Gazeteler kesintilere karşı tavırları belirlemede etkin olurken, göçmenlere karşı tavırların en iyi belirleyicisi de gazete okuyuculuğu oluyor.

Medyanın ana akım siyaset üzerine etkisi kabul edildiğinde, siyasetin uç noktalarına etki etmemesi sürpriz olur. Askerlerin atış talimlerinde ana muhalefet partisi liderinin fotoğrafını kullanması şaşırtıcıdır; fakat bunu sadece askerlerin şahsi düşüncelerine, Corbyn’in NATO’ya karşı tutumuna ya da geçmişteki ilişkilerine indirgemek mümkün değil. Askerlerin gözünde bu davranışlarını kabul edilebilir kılan İşçi Parti liderinin medyadaki şeytanlaştırılması. Medya hem gösteriyor hem etkiliyor.  

Finsbury Park Camii’ne saldıran -ve bir kişinin ölümüne sebep olan- teröristin hedefi de Corbyn’di. İşçi Parti Milletvekili Jo Cox, Brexit kampanyası sürecinde bıçaklanacak katledildi. Britanya terörizmle mücadele şefine göre Finsbury saldırısının sorumlusu “Çoğunlukla ana akım medyada gördüğü aşırı-sağcı mesajların etkisiyle harekete geçmişti”.

Aşırı-sağcı parti ve grupların yükselişinin istenmeyen bir yan etki olup olmadığı ise çok kesin değil; özellikle de BBC’nin Yeni Zelanda Katliamı’nı takiben bir aşırı-sağcı liderle röportaj yayımladığı bir ortamda.

Medyada yer bulan UKIP gibi aşırı-sağcı gruplara desteğin arttığı araştırmalarla ispatlanmış durumda. Partizan medyanın kullandığı bu dilin asıl sebebi ise “Tabanı hareketlendirmek” ve dolayısıyla politikacıların kendi istedikleri kararları almalarını sağlamak.

Böyle bir etki zinciri ABD’de belirgin ve yaygın. George W Bush’un eski bir konuşma yazarı olan David Frum’a göre “Cumhuriyetçiler olarak Fox’un bizim yararımıza çalıştığını düşünüyorduk. Şimdi de bizim Fox’un yararına çalıştığımızı görüyoruz.”

Şimdi bir benzerini Brexit’te görüyoruz; anlaşmasız bir Brexit’e karşı olan milletvekillerinin temsiliyet haklarının ellerinden alınması tartışılırken, liderlik planları yapanlar okudukları partizan medyanın etkisinde olan bir tabana hitap etmek için mücadele ediyor.

ABD ve Britanya arasında önemli bir fark mevcut. ABD’de geniş kesimlerce okunan ve medyanın etkisini tartışabilen bir bağımsız medyaya hâlâ sahip. Britanya’da bağımsız medya için bu daha zor ve genellikle de böyle bir çaba mevcut değil.

Medyanın sadece (olanı) yansıttığı ve etkisinin olmadığı rivayeti birçoğunun işine geliyor; dolayısıyla Britanya’da politika ve aşırıcılık tartışmalarında görünen ve konuşulmayan faktör medya olmaya devam ediyor.

*Simon Wren-Lewis Oxford Üniversitesi, Merton Kolejinde Emeritus Ekonomi Profesörü ve Araştırma görevlisidir.

(Çeviren: Haldun Sonkaynar)

ÖNCEKİ HABER

Özgür Müftüoğlu: AKP iktidarıyla krizden çıkmak mümkün değil

SONRAKİ HABER

Abdullah Öcalan'ın avukatları İmralı'ya hareket etti

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa